Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 5, 2026

220. Hikmet: Tasavvuf, Şeriatta İstikamettir

Semeresini bilmediğin İlâhi varidi (tecellîyi) asla tezkiye etme ve onunla sevinme. Zira buluttan maksat yağmur olmayıp ancak meyvelerin oluşudur. Nazmen Tercümesi Eyleme tezkiye sakın ey dil Bir tecellî ki onda yok …

Hikem-i Ataiyye 220. hikmet Arapça metni

Semeresini bilmediğin İlâhi varidi (tecellîyi) asla tezkiye etme ve onunla sevinme. Zira buluttan maksat yağmur olmayıp ancak meyvelerin oluşudur.

Nazmen Tercümesi

Eyleme tezkiye sakın ey dil

Bir tecellî ki onda yok âsâr

Çün buluttan değil matar maksûd

Maksad ancak tahassul-u esmâr

İzah

Hâl diye tabir edilen ilâhi vârid ve rabbâni tecellînin semeresi, kalbi bununla tesir alnnda kalan müridin Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edip kulluk vazifelerini ve rabbani hakları yerine getirerek kötü vasıflarım bırakıp iyi sıfatlarla vasıflanmasıdır.

Zira ilâhi vârid, buhar neminin parçacıklarından toplanan bulut gibi olup nasıl ki buluttan maksat; yalnızca yağmurun yağması değil, bilâkis yağmur sebebiyle yerler, ekinler, ağaçlar ve bahçeler üzerinde bolluk ve bereketin görünmesi ise, ilâhi vâridden murad da yukarıda zikredilen semerelerin elde edilmesidir. Eğer ki şu tecellî semeresi görünmez ise; vaki tecellîler ile sevinmemek, bilâkis onu bir çeşit gururlanma ve zafer görüntüsü ile aldatılma bilip ondan sakınmak gerekir. Çünkü bu gibi kalbi hâllerin elde edilmesiyle mağrur olan ve böylece zâhiri amelleri terk edip bulunduğu mertebeden düşerek en aşağıya kadar gittiğini sonradan idrak eden pek çok kimseler vardır. Zevk husulü ile kendisinden teklifin düştüğünü söylemek ise bir nevi ilhâd (dinden çıkmak) ve zındıklıktır.

Eğer manevî terakkilerin neticesi vuslat, Allah’a vuslatın semeresi de teklif ve külfetin kalkması olsa idi, insanların en hayırlısı olan Peygamber Efendimiz’in mübarek ayakları kıyamda dura dura şişip de Cenâb-ı Hak tarafından “Biz sana Kur’ân’ı, meşakkat çekmen için indirmedik, ancak Allah’tan korkanlara bir öğüt olarak indirdik !” (Tâ-Hâ, âyet-i kerimeleri nüzûl eder miydi? Zira Hudâ’nın habibinden daha ziyade Allah’a vasıl olmuş dünyada kim tasavvur olunabilir? Bu mevzuda İslâm ve iman ehline, tarikat ve irfan erbâbına örnek olan, dahası bütün insanlığa hidayet ve kemâl yolunu gösteren ashâb-ı güzînden amelleri terke dair acaba gelmiş bir eser ve işitilmiş bir haber mi vardır? Bunca ümmet büyüklerinin ibadetler üzerindeki tahammülü mümkün olmayan mücâhede ve himmederi ortada, Hz. Ömer’in (r.a.) namaz kılarken ve Hz. Ali’nin (r.a.) sabah namazına giderken yaralanarak şehid oldukları kitaplarda sabit değil mi? Hususiyetle Peygamber Efendimiz’in (a.s.) son nefesleri namazın tavsiyesiyle nihayet bulduğu ve bir kulun Allah’a (c.c.) en yakın olduğu zaman, secdede bulunduğu an, ve o namazın zaünda da iman ehlinin mîrâc ettiği sahih hadîs-i şerifler ile malûm iken nefsin hazzı kabilinden zuhûr eden bir tecellîye mağrur olarak amelleri terke cesaret etmek kadar artık âlemde ahmaklık olur mu? Çünkü ilâhi tecellînin semeresi, mücâhede ve ibadetin tadını alarak bir kat daha kulluk hukukunu yerine getirmede itina ve dikkat eylemektir. Yoksa zikredildiği tarzda semeresi görülmeyen tecellî, ve hatta zuhûr eden keramet belki istidrac ve imdad kabilinden olması daha fazla muhtemel olduğu yönle, hiçbir vakitte övülmeye layık ve gururlanmaya münasip olamaz! Binaenaleyh tasavvuf; şeriatta ancak istikametten ibarettir.