
Tevazu ettiği vakitte kendisini yaptığının fevkinde (üstünde) gören kimse mütevazı değildir. Lâkin mütevazı, tevazu ettiği zamanda kendisini yaptığı şeyin daha aşağısı gören kimsedir.
Nazmen Tercümesi
Gören fevkinde kendin filinin olmaz tevâzukâr
Tevâzu filinin dûnunda görmektir kişi kendin
İzah
Bir kimse mesela girdiği meclisin tevâzu ederek en aşağısına oturmak gibi bir hareket göstermekle beraber, kendisini o hareketin fevkinde meclisin baş köşesine layık görürse o kimse mütevazı değil, belki tevazu perdesi altında bir kibirlidir. Mütevazı, bir meclise girerek üst tarafa yakın ortada bir yerde oturduğu halde, kendisini o meclisin en aşağı tarafına oturmaya layık gören ve ortalarda oturduğundan dolayı da mahcup kalıp utanan kimsedir.
Tevazuyla ayaktadır kâinatın esâsı (temeli) / Bin vücûdu olsa da akıllı kişi, nefse varlık vermez. Öyleyse tevazu nefsinde mevcut ise, ispata muhtaç olmaz. Mevcut değil ise, onu ispata kalkışmak yükseklik sebeplerinin şartlarını sağlamak kabilinden bir tür kibirlilik olacağı kuşkusuz değil mi ? Şu hâlde hakikaten mütevazı olan bir kimsenin nefsi için tevazu ispat etmeyeceği aşikâr olur. Bu sebepten Şeyh Şiblî (k.s.); “Nefsinde kadr ve kıymet gören kimse tevazudan hissedâr olamaz!” dedi. Ebu Abdülkureşî hazretleri de: “Zillette övünç lezzeti duyan müridde kibir ve izzet kırıntıları vardır!” dedi. Süleyman-ı Dârânî hazretleri de; “İnsan kendi nefsini bilmedikçe Cenâb-ı H Hakka karşı mütevazı olamaz !” dedi.
Ariflerin sultanı, Bâyezid-i Bistâmî hazretleri de; “İnsan, varlıklar arasında kendisinden daha kötü bir kimse olduğunu zannettikçe kibir ve büyüklenmeden kurtulamaz!” buyurduğu gibi, “Öyleyse mütevazı kimdir?” suâline de “Nefsi için âlemde bir yüksek makam, bir şerefli hâl görmeyen ve her bir kimseye de irfan ve kemâl derecesine göre tevâzu eyleyen kimsedir!” cevabını verdi. Hakiki tevazuun delil ve alâmetine gelince, o da; tevazu gösteren kimsenin yüzüne karşı biri kötü sözler söylediğinde kızmaması, müteessir olmamasıdır. Dahası insanlar arasında tanınan değil, bilâkis namsız nişansız biri olmayı şiddetle arzulaması, insanların kalplerinde bir ihtiram mevkiini asla hak ettiğini tasavvur etmemekle beraber her halinde sıdk ve istikameti kendine lazım kılması gibi hâllerdir.
Etmesin kadir-girânın seni asla mağrur Nâkısın küfe-i mizanda yeri
