Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 5, 2026

248. Hikmet: Hakk'a Yakınlık Güneşi

Hakka yakınlığın tahakkukundan beşeriyet vasfının yokluğu lazım gelmez. Ancak yakınlığın misâli, gündüz güneşinin doğması gibidir. Ufukta göründüğü halde ufkun kendisine mahsus değildir. Cenâb-ı Hakkın her biri bir …

Hikem-i Ataiyye 248. hikmet Arapça metni

Hakka yakınlığın tahakkukundan beşeriyet vasfının yokluğu lazım gelmez. Ancak yakınlığın misâli, gündüz güneşinin doğması gibidir. Ufukta göründüğü halde ufkun kendisine mahsus değildir. Cenâb-ı Hakkın her biri bir hakikat güneşi olan yüce vasıfları bazen senin varlık gecenin üzerine doğar, ve bazen de senden Hak Teâla o doğuş ve tecellîyi alarak seni beşerî sınırlarına geri döndürür. Şu halde; yalanlık gündüzü ne şendendir, ne de sana racidir. Fakat senin üzerine vârid oluş ve parlayışın tecellî göstermesidir.

Nazmen Tercümesi

Sâbit olmakla husûsiyet-i hal

Adem olmaz beşeriyet ki muhal

Hem misâl oldu hususiyete bak

Rûz-i rûşende güneşte işrak

Olmamışken ufkun zâtı bu nûr

Oluyor onda ziyâpâş-ı zuhur

Hakkın evsâfı şumûsu yekbâr

Şeb-i evsâfını etmekte nehâr

Bir de kabz ile bu işrakı hudâ

Seni evsâfına eyler iclâ

Hâsılı olmadı gündüz senden

Ne de râci’ sana ol nûr-u efkin

Şu kadar ki o sana ey zâhid

Cânib-i Hazret-i Hak’tan vârid

İzah

Bu hikmet; sûfî şeyhlerin fenâ fî’llâh, baka bi’llâh tabirleriyle ifade ettikleri Allah’a vuslaü açıklar. Bazı mutasavvıfların ise bu vuslaü tamamen beşerî sıfatların yok oluşu ve Allah’a vâsıl olan kimsenin rubûbiyet sıfatıyla vasıflanması diye tefsir etmelerinin zındıklık ve dalâlete düşürücü olduğunu bildirir. Dahası fenâ (yokluk) ve Allah’a yakınlığın hakikati öyle bunların iddia ettikleri gibi olmayıp belki Allah’ta fenâ olan sâlikin insâni his ve beşerî vasıflarından gaip olmasından ibaret olduğunun beyanını ihtiva eder.

Şu halde mürid için Hakk’a yakınlık; Allah’ın (c.c.) evliyâ-yı kirâmını mahlukatta tasarruf, gaybî halleri keşf ve kerâmet zuhuru gibi kudsî eserleriyle seçkin ve insanlar arasında dîni bütün ve üstün ettiği ilâhi tecellîleridir. İşte bu rabbâni tecellîlere mazhariyetten fakr ve acz, cehl ve fânilik gibi zevâli mümkün olmayan beşerî vasıfların tamamen yokluk ve inkılâbı lâzım gelmeyip, belki zikredilen vasıfların hükümlerinin mürid üzerine galebe yokluğu lazım geleceğinden ârif müellif onu özel bir misâl ile ispat ve takdir eyledi. Yani; insâni vasıfların ufkundan doğan ilâhi sıfat güneşlerini, sema ufkundan sabah ışıklarını yayan parlâk gündüz güneşine benzetti. Güneşin doğduğu yerden saçılan nurlar; sema ufkunun zâtına mahsus şeyler olmayıp güneş sebebiyle ârız olduğundan ve arazî (sonradan vaki) şeylerin zâta mahsus şeyleri izâle edemeyeceği de aşikâr bulunduğu için; her ne zaman nurlu güneş karanlık ufuklar üzerinde ışıklar yayarsa ufuklar ondan aydınlık kazandığı ve güneşin batmasıyla da aslî karanlık derhal geri döndüğü gibi ilâhi sıfat güneşleri de zatî beşer vasıflarının ufukları üzerinde tecellî göstermesiyle zikredilen vasıflar ondan nurlanır, ve beşerî varlık gecesi hakkani sıfat nurları ile aydınlanıp bilâhare ayıklık haline dönüş sebebiyle ilâhi sıfatların tecellîsinin kabz olunması üzerine de, derhal beşerî vasıflar önceki haline geri döner, acz ve fakr gibi tabii haller zâhir olur (görünür). İşte bu hikmete binaen; denizlerde zâhiri sebeplere teşebbüs etmeksizin yürüyerek seyahat eden bir veliyullâh, ufacık bir havuzda yüzemeyerek boğulup vefat eder gider. Kudret sıfatı tecellîsine mazhariyetle büyük dağları alt üst etmeye kadir olan bir veli; zikredilen tecellînin zevaliyle beraber bir âciz insandan başını kurtaramayarak onun elinde zelil esiri olup kalır. Bunun gibi ilim sıfatı tecellîsine mazhar olarak ilâhi işlerin sırlarına tercüman bulunan bir rabbâni âlim; bilâhare mezkûr tecellînin kabz olunmasını müteakip zaruri malûmâündan haber veremeyerek Hakk’a ilticâdan başka selâmet çaresi bulamaz. Binaenaleyh, bir ârif-i billâhın ölüleri diriltmesi, diğerinin dirileri öldürmesi de “Muhyî” ve “Mümît” yüce isimlerinin delâlet ettiği ilâhi sıfatlara mazhariyetin semeresidir.

Şu halde; gündüzün varlığı sema zirvesinin zâti vasıflarından olmayıp, belki güneşin doğmasına bağlı bulunduğu gibi; zikredilen husûsiyetin (özel yakınlığın) zuhur etmiş olması da beşerî zâtiyete ait vasıflardan olmayıp, Cenâb-ı Hakk’ın rabbâni iradesine bağlı bulunarak gelen bir tecellînin hususi neticesi olduğu anlaşılır. Fakat bu husûsiyetin (yakınlığın) bazen beyan edildiği gibi zevâli vuku bulsa da, husûsiyetin temeli olan kalplerin nurları; yani, ledünni marifetler ve gizli sırlar yine gurûb perdesinin arkasına gitmeyeceği bütün guyûb erbâbının ittifak ettiği bir keyfiyettir.