
Hak Teâla; eserleri ile isimlerine, isimleri ile vasıflarına, vasıflan ile de vasfın bizzat mevcudiyeti muhal olduğu için öz zâtına delâlet etti, imdi; cezbe ve aşk erbâbma ilk olarak ilâhi zâtın kemâli keşfolunduktan sonra Hak Teâla onlan sıfatlarının müşâhedesine geri çevirir, sonra isimlerine taalluka, bundan sonra da eserlerinin müşâhedesine döndürür. Seyr ü sülûk ashabma ise, tam tersi olur. Bu sebepten sâliklerin son durağı meczûblann yolunun başı, ve sâliklerin ilk durağı meczûblarm yolunun sonudur. Lâkin bu, yalnızca bir tek anlam taşıyor değildir. Binaenaleyh; sülûk eldi terakkide (yükselmede), ve cezbe eldi tenezzülde (aşağı inmede) iken her iki tâife Hak yolunda bazı kere karşdaşır ve bir araya gelir.
Nazmen Tercümesi
Cümle âsârdarı Hudâ-yı bî-adîl
Hestî-i esmasına etti delil
Hem de esmasıyla Rabb-ı kâinat
Eyledi bî-şübhe isbât-ı sıfât
Zât-ı Hakka oldu hem evsâfı dall
Kim kıyâmı bi-n-nefs vasfın muhâl
Keşfolur erbâb-ı cezbe evvelâ
Şol kemâl-i zât-ı baht-ı kibriyâ
Sonra evsâfın şühûda Gird-gâr
Redd eder bu zümreyi bî-ihtiyâr
Sonra da esmâsına Mevlâ-yı berr
Eylemek üzere taalluk sevk eder
Ba’de izin bu zümreyi Rabbi ehad
Eyler âsârın şühûda sevk ve redd
Aksine oldu mecâzibin temâm
Sâlikan-ı râh-ı Mevlâyı enâm
Oldu artık intihası sâlikin
ihtidası cezb ve aşka mâlikin
Sâlikîne hem olan şey mübtedâ
Oldu meczûbîn için ol müntehâ
Şol kadar var ki bu iki kavm-i hâd
Etmediler her cihetten ittihâd
Bazı kere bu iki sınıf-ı safâ
Râh-ı Mevlâda eylediler iltika
Lîk sâlik halktan Hakka çıkar
Ehl-i cezbe Hak’tan ol halka iner
İzah
Allah’ı bilen ve O’na vasıl olan has kullar; biri sâlikler, diğeri meczûblar olmak üzere iki kısma ayrılmışür. Siliklerin şâm, ilahi eserler ile Cenâb-ı H Hakka delil getirmektir. Böyle olmakla bunlar “Biz âlemde her neyi görmüş isek ondan sonra ancak hakiki mükevvin Cenâb-ı Hakkı gördük!” dediler. Meczûb tâifesinin hali ise; Hak Teâla ile eşyâ ve ekvâna (mahlûkata) delil getirmektir. Böyle olmakla bu yüce fırka da “Biz âlemde her neyi görmüş isek Cenâb-ı Hakk’ı ancak ondan evvel gördük!” dediler. Delil, her halde delil getirilen şeyden daha açık ve zahir olduğuna göre, sâlikler zümresine evvela görünen sûfilerin lisanında ef’âlullâh diye tâbir olunan ilâhi kudret eserleridir. Bu zevât-ı kiram; ilâhi eserler ile eserlerde hükümran olan rabbâni isimlere, ve rabbâni isimler ile de bu isimleri iktiza eden sübhâni sıfatlara, ve sıfatların bizzat (kendiliğinden) varlığı mümkün olamayacağı için sübhâni sıfatlar ile de samedâni öz zât’a delil getirdikleri cihetle, bunların hali daima halktan Hakk’a, ve eşyâdan eşyânın yaratıcısına, ve en aşağıdan en yukarıya yükselmektir. Böylece makamları elbette “Sümme denâ / Sonra yaklaştı!” (Necm, 8.) sırrının tecelligâhı oldu. Meczûblar tâifesi ise; seyr ve sülûkta sâliklerin bir aksi olmakla onlar için başlangıçta zahir ve peyda olan da Hudâ’nın öz zâtının hakikatidir. Bu mukaddes zümre ayan beyan ilâhi zânn kemâlini idrak zevki ile idrak ve müşâhede ederek sonsuz nurlara müstağrak olduktan sonra sıfatları müşahedeye döndürülürler. İlâhi sıfatların H Hakkın zân ile kıyam ve irtibannı müşâhede ile tecellîye nail olduktan sonra da ilâhi isimlere taalluka dönerler.
Hakkın güzel isimlerinin eserlere ve fiillere taallukunu müşâhede ettikten sonra da; âsân şühûda, yani eserlerin ilâhi isimlerden sudûrunu müşâhedeye iade olunurlar. Binaenaleyh; bu zevât-ı kirâmın da hali daima Haktan halka, ve en yüksekten aşağıya inmek olmakla yüce makamları zaruri olarak “Fetedellâ / ve aşağıya indi.” (Necm, 8.) hükmünün taayüngâhı oldu. Şu halde sâliklerin nihâyeti; meczûbların hidâyeti, meczûblann hidâyeti de; sâliklerin nihâyeti olduğu gibi sâliklerin hidâyeti de; meczûbların nihâyeti olacağından sâliklerin başlangıç noktası olan eserleri müşâhede ve ef’âl tecellisi; meczûbların son durağı ve meczûbların başlangıcı olan zat tecellîsi de sâliklerin sülûkunun son mertebesi olmuş ise de, her iki mukaddes firka-i nâciyenin şu üç derecesi her yönden belirli ve müsavi değildir. Zira; sâliklerin nihâi mertebesi olan zat tecellîsinde gerçi cezbe mevcut ise de lâkin sâlikler bu makama bir çok mücâhedeler ve meşakkaderle vasıl olabildiklerinden onların cezbeleri temkin ve temekkün, tarikat hallerine vukuf, nefsin âfetlerine marifetle kayıtlıdır. Meczûbların hidâyeti (başlangıç mertebesi) olan cezbe ise; bu zikredilen vasıflar ile kayıtlı değildir.
Sâlikler zümresi, irşad edilmeyi isteyenlere merci olarak dinî menfaati artırıcı, ve müridlere terbiyeci olacağından elbette meczûblar fırkasından efdâldir. Zira irşad postuna oturabilmeleri, nefsi kemâle erdirip halini tasfiye ederek ayıklık haline gelmeye bağlı olup bu kemâl ise, onlardan cihanın manevî kutbu Seyyid Ahmed-i Bedevi hazretleri gibi bazı cezbedârân-ı tedelliye nadiren ihsan olunmuş hallerdendir. Her ne kadar “Delle bivücûdi âsârihi” cümlesinden çıkarılan manaya göre sâlikler fırkasının ilminin başlangıcı delil getirme olduğu anlaşılıyor ise de, her iki fırkanın da ilim ve marifetleri Allah’ın lütfü ile olduğu şüphesizdir. Mamafih meczûblar zümresi; cezbe halinde oldukça, tarîk makamlarına vakıf ve nefis âfetlerine ârif olamayacağından müridleri irşada selâhiyetli olmadığı gibi sâlikler fırkası da, zat tecellîsi derecesine vasıl olmadıkça henüz nâkıs (eksik) olduğundan m müridleri terbiyeye lâyık olamaz. Nebilerin varisleri olan irşad makamındaki evliyâullâh ise; cezbe ve sülûku cem eden hilâfet makamına âşinâ vesilelerdir. “Allah bize onlardan faydalanmak nasip etsin!” Geçip bâb-ı fenâdan vâsd-ı serhâd-ı irfân ol Baka-yı Hak ile istersen olmak kaim ve baki
