
Tefekkür; kalbin masivâullâh meydanlarında gezinmesidir.
Nazmen Tercümesi
Tefekkür meyâdîrı-i ağyarda
Dilin serteser seyr ve cevelânıdır
İzah
Ağyar meydanlarından maksat; İlâhi mahlukat ve sübhâni eserlerdir. Cenâb-ı Hakk’ın akıl sahiplerine “Akleden bir kavim için bunda âyetler vardır!.” nazm-ı celîliyle gerekli kıldığı, ve “Basiret sahipleri için deliller vardır!” fermanıyla da teşvik buyurduğu tefekkür; kalbin cümle varlıklarda seyr ve cevelân edip mahlukatta gizli olan rabbâni hakikaderi keşfetmesidir. Böylece cemâl ve celâl sıfatlarını tanıyarak irfanını kemâle erdirir ve hakkanî varlığı elde eder. Nitekim mevcudât sahasında dolaşan fikir ve mülâhaza; bu yaratma ve kudret fabrikası için bir mevcudun açık lüzumunu icap ettiğinden, Hakk’ın vücûdunu tevhîd ve tasdike sebep olarak imanı şüphelerden kurtarmaya vesile olur. Ve buna “umumi tefekkür” denilir.
Bir de âbidlerin tefekkürü vardır. O da; hayrat ve hasenata ve bunların mükâfatlarına, kötülüklere ve nefsâni arzulara ve bunların cezalarına bakıp üzerinde düşünerek kötülükleri terk ve iyiliklere rağbet etmektir. Bundan sonra da zahitler için bir tefekkür vardır. O da; zahitler zümresinin bu kudret elinde olan dünyanın vehim ve hayalden veyahut yokluk aynasında akis ve gölgelerden ibaret olduğunu ve sevincinin kederlere, safâsının cefaya dönüştüğünü, her nimetinde bir ceza, her kemâlinde bir zevâl bulunduğunu fikir ve mülâhaza etmeleri, dolayısıyla hayaünda bekası, talep edenine vefası pek az olan böyle kararsız ve geçici bir âleme muhabbet göstermeyerek terk ve tecerrüdü seçmeleri, ve dünyanın fâni hallerinden tamamen el çekmeleridir. Bu tefekkürün üstünde bir de âriflere mahsus fikir ve murâkabe vardır. Bu mukaddes zümrenin fikir ve murâkabesi; ilahi lütuf ve ihsana tahsis edilmiştir. Zira bunlarda nimeti tefekkür, hakiki nimetlendiriciye ulaşma vesilesi olur. Böylece “Nimeti verene teşekkür alanın üzerine vaciptir!” hükmü zuhur eder ve sonsuz şükür ile ârifâne kalpleri nur alâ nur olur.
Tefekküre; ağyar meydanlarında kalbin seyri denilmesi, İlâhi öz zât hakkında düşünmenin caiz olmadığından dolayıdır. Zira ilâhi zat hakkında tefekkür için imkân yoktur. Nasıl tefekkür mümkün olabilir ki; ilâhi öz zât akıl ve hayâle gelen bütün fikir ve düşüncelerden uzaknr. Bu yüzden fikir ve murâkabe erbâbı, daima ilâhi âyetler (deliller) hakkında düşünmüş ve sübhâni hakikader üzerinde tefekkürden çekinmişlerdir. Nitekim Peygamber efendimiz (a.s.) bir hadis-i şeriflerinde: “Mahlûkat hakkında tefekkür edin, Allah’ın (c.c.) zân hakkında tefekkür etmeyin. Zira buna güç yetiremezsiniz!” buyurmuşlardır.
