
(Hikmet-i mektûbiyye)
Vuslata ermiş sâlikler; fena makamı olan “sidre-i müntehâ” dan kulluk hukukunun semâsma veyahut nefsâni hazlann arzma indikleri vakitte ilahi müsaade ve temkine nail, ve yakîne meleke kazanmış olarak inerler. Ondan dolayı; bunlar kulluk hukukunun semâsma sû-i edep ve gafletle, ve nefsâni hazların arzma da şehvet ve menfaat arzusuyla inmezler. Bilâkis bu mukaddes zümre bu menzillerin herbirine Allah'ın izni ile, Allah nzası için, Allah tarafından memur olarak ve Allah’a tevessülen dahil olur.
Nazmen Tercümesi
Semâvât-ı hukuka inseler ger
Veya arz-ı huzûza iş bu erler
inerler temkinin izniyle el-hak
Kemâl-i marifetten sonra ancak
Hukuka bunlar etmez şol hasbile
Ne gafletle ne de sû-i edeple
Huzûz-u nefse de inmezler asla
Tarik-i nef’ ve şehvetten hemanâ
Girer bunlar bu emre belki billâh
Dahi lillâh minallâh ilâllâh
İzah
Bu mektubî hikmette; seyr-i sülûkun en son derecesi olan fenâ makamına ulaşan sâlikin zikredildiği üzere “cem-ül cem” âleminin halleriyle hallendikten sonra “fark âlemi” denilen “beka makamı”na inme keyfiyeti, ve insanlara karışma ve muamele sureti anlatılmıştır. Taayyün ve fark âleminin ve halka karışmanın gerektirdiği halk ve Hâlık’a ilişkin şer’î hükümler olan vacip haklar, ulviyette ve ona yükselmedeki zorlukta yüce semalara benzetilmiştir. Unsurî tabiat ve beşerî ihtiyaçların icap eylediği tabiî hükümler olan nefsâni hazlar, alçaklıkta ve onun üzerinde istikrardaki kolaylıkta toprak olan arza benzetilmiştir. Böylece benzetilen sema ve arz, onlara benzediği düşünülen vacip hak ve nefsâni hazlara muzaf (tamlayan) kılınmıştır. Nitekim hukukun semâya ve hazların arza benzetilmesiyle beraber sâlikin bunlardan birine inişi de yükseliş seferine mukabil iniş seferi farzedildiğinden artık yükselişin sonu olduktan sonra zaruri inişin başlangıcı olan cem makamı, beşer akıllarının idrakinin son noktası bulunan sidret-ül müntehâya, ve sâlikin şu iki suretle vaki seyr ve seferi (yükseliş ve inişi) de Sultân-ül Enbiyanın (a.s.) miracına hayalî benzerlik ile benzer. Nitekim yükseliş yönünün; “Sonra yaklaştı” (Necm, 8.) hükmünü, ve iniş yönünün; “...ve aşağı indi” sırrını haiz olması sebebiyle şu iki yönü kendinde toplayan “cem-ül cern’in geçen hikmette tafsilâtıyla anlatılan kudsi ahvâli de “Araları iki yay aralığı kadar belki daha da yakın oldu.” (Necm, 9.) ifadesinin gizli sırlarını şerh ve ihtiva etmiş olur. M utasavvıflar indinde yükseliş seferine ehadiyyet kavsi (yayı), ve iniş seferine vahdâniyet kavsi denilmesi de ehadiyetin zâta ve vahdâniyetin sıfatlara ilişkin olması yönüyledir. Nitekim Cenâb-ı Hak yaratılmışların en kâmili olan insanı iç yüzünden zat sırrına tecelligâh, ve dış yüzünden sıfatlar hükmüne mazhar olarak yaratmış ve yükselişe kabiliyetli ruhlar ile mütehakkık, ve inişi gerektiren cisimler ile müteayyin buyurmuştur. Hak ile halk, Hakk’a râci (yani halketme münasebetiyle yine Hakk’a ait olan) bir lütuf lâmı ile ayrıldığı gibi, ilâhi sıfatların tam mazharı bulunan Ahmed’le ehad da Ahmed’e râci bir imkân mimi ile ayrılmıştır.
Ahmed’derı ehadırı farkı hemân bir mirn-i imkândır Bu farkı fark eden fark farîk-i sır-ı Furkan’dır. Binaenaleyh; Cenâb-ı Hak bize bizden yakın olduğu halde yakınlık elde etmek için seyr ü sülûku icap eden keyfiyet Cenâb-ı Hak’taki latîfiyyet, ve halktaki kesafet, ve Cenâb-ı Yezdan'daki vücûb-u vücûd, ve ekvân ve insanda hükümran olan imkândır. İşte bu sülûkun son mertebesine öyle ilim ve söz suretiyle değil bilâkis şühûd (görme) ve hal kuvvetiyle vâsıl ve vâkıf olduktan sonra, şer’î hukuk ve beşerî hazların imkân dairesine iniş de sâlik ve vâsılların kendi arzu ve ihtiyarlarıyla olmayıp belki Cenâb-ı Hakk’ın sübhâni müsaade ve iradesiyle gerçekleşir. Hatta cem erbâbının ‘baka’ sıyla ‘fena sı onların irade ve ihtiyarlarına verilmiş olsa fark ve bakayı terk ile cem ve fenâ âlemini ihtiyarda mecbur olurlar idi.
İşte âriflerin sultanı Bâyezid-i Bistâmî’nin halka karışıp insanları irşad için fark ve baka âlemine inmesi Allah (c.c.) tarafından emredildiğinde, onun büyük bir nârâ atarak feryadı figana başlaması üzerine, Cenâb-ı Hakk’ın melâike-i kirâma hitaben: “Kulum Bâyezid’i benimle cem ve vahdet âlemine iade edin! Zira; o benim ayrılığıma tahammül edemez!” buyurduğu zevk ve hal ashâbının rivayetidir.
