Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 5, 2026

29. Hikmet: İçteki Nûrun Dışa Vuruşu

Sır ve kalp hâzinesine emanet edilen marifet ve nurlar, vücut âzâlarmda kendini gösterir, aşikâr olur. Nazmen Tercümesi Serâirde olan bâtın Zevâhirde olur zâhir İzah Bu hikmet, sâlikin hâlini ve kalbinde tecellî eden …

Hikem-i Ataiyye 29. hikmet Arapça metni

Sır ve kalp hâzinesine emanet edilen marifet ve nurlar, vücut âzâlarmda kendini gösterir, aşikâr olur.

Nazmen Tercümesi

Serâirde olan bâtın

Zevâhirde olur zâhir

İzah

Bu hikmet, sâlikin hâlini ve kalbinde tecellî eden idrak arnşlarım belli eden açık bir hakikattir. Çünkü her şeyin görünen tarafı görünmeyen yüzünün ön sözüdür.

Kalplerde hükümran olan hâller, daima yüzlerde ve dış görünüşlerde belirtilerini gösterdiğinden, şeriat-ı mutahhara, bir kimsenin söz ve işleriyle dini kabul etmesini, imanın hakikati olan kalben tasdiğe delil saymıştır. Hatta Ebu Hafs-ı Kebîr hazretleri, Peygamber Efendimiz’in (as.) bir adama işaret suretiyle, “Eğer ki şu adamın kalbi Allah’a karşı itaatkâr olsaydı, bütün vücut âzâları da boyun eğmiş bir hâlde olurdu!” buyurduklarım delil kabul ederek, “Zâhiri güzel edep, bâtınî edebin güzelliğinin işaretidir!” derdi. Ebu Hafs’ın Irak’a teşriflerinde ziyaretine giden Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri bu zatın yanındakileri pek ziyade itaatkâr gördüklerinde, “Ya Ebu Hafs, yârâmnızı bir padişaha yakışır surette terbiye etmişsiniz!” dedi. Ebu Hafs hazretleri buna karşılık olarak, “Ya Cüneyd öyle değil, ama ashabımın zâhiri edepleri, bâtınî edeplerinin unvanı ve işaretidir!” cevabını verdi. O halde seyr ü sülûk yolunda olanlar, kötülüğü emreden nefislerinin gaye ve emellerini daima basiret gözüyle kontrol altında tutmalıdır ki; görünürdeki halleri bırakıp da, kalp sırlannın salâhını vehme düşüren fiil ve ameller sebebiyle hile, ve tuzakların esiri olmasın! Çünkü bu hal; sûretsiz siren, kabuksuz özü, sözsüz manayı talep etmek gibi boş bir iddiadan ibarettir, hükümsüzdür. Bir kimse ki, kalben marifetullah ve muhabbet-i resulullahı iddia ettiği halde kavlen ve fiilen ilâhi emirlere uyup yasaklardan sakınmaz ve Peygamber Efendimiz’in (as.) sünnederine yapışmazsa elbette o, Yahudi ve Hıristiyanların, “Biz Allah’ın oğullarıyız ve sevgilileriyiz!” (Mâide, 18) demeleri gibi, cehennemi hak etmiş bir yalancıdır. “Hevâsını (nefsâni arzularını) kendisine ilah edinen kimseyi gördün mü?” (Furkan, 43) Eğer ki bu iddiacının bâtınî halleri kendi iddiasına uymuyorsa ve zâhiren de orta yoldan ayrılmışsa, artık hiç kuşkusuz o tam bir yalancıdır. Dahası hali de sözü de şirk ve nifaka daha yakın olduğu için ondan Cenâb-ı Hakk’a sığınmak lazımdır.