
Halkı Hak olarak gören ile varlıktan Hakk’a delil arayan iki grup arasında büyük fark vardır. Cenâb-ı Hak ile mevcûdâta bakan kim
Nazmen Tercümesi
Vücûd-u Hak ile ekvâna istidlâl eden âkd
O ekvânı delil-i Hak edenden oldu çok fâzıl
Vücûd-u Hak ile eşyaya istidlâl eden şol zât
Verip Hakk’a vücûdu eyledi ispat-ı mevcûdât
Vücûd-u Hakk’a âsârıyla istidlâle kalkışmak
O’nun mahcûbu olmaktan gelen bir haldir mutlak
Aceb gâib mi kim muhtac-ı istidlâl ola Mevlâ
Baîd olmuş mu hiç tâ ki ona mûsel ola eşyâ
İzah
Seyr ü Sülük: Bir şeyhin nezaretinde, Allah’a vuslat için çıkılan yolculuk. Tâkip edilecek usûl. Bir terbiye yoluna girip devam etme. Tarikata devam etme. seye gerçek varlığın Allah’a mahsus olduğu malûm oldu da, bir vehimden ibaret olan âlemlere varlık kazandıranın Hazret-i Yezdan olduğunu tasdik etti.
Mahlûkatı inceleyerek Cenâb-ı Hakka delil araştırmak ise, O’na ulaşmamış olmaktan dolayıdır. Yoksa O ne zaman göz önünden kayboldu ki, eserlere bakarak bulunmaya çalışılsın? Ve O ne zaman uzak oldu ki, eserler O’nun vahdet meclisine masivâ ile perdeli olanları ulaştırsın?
İlk yaratıldığında cehaletle damgalanmış olan insanoğlu için her şey sadece bir bilinmezlikten ibaretti. Cenâb-ı Allah onu annenin dar rahminden çıkarıp bu geniş âlemde vücûda getirdi. Bu konuda mukaddes kitabımızda, “Ve Allah sizi analarınızın karnından (siz) hiçbir şey bilmez bir halde iken çıkardı.” (Nahl, 78) buyrulmuştur. Bazıları, “Size kulaklar, gözler ve kalpler verdi!” âyeti gereğince ilahi nimet sofrasından marifet salkımları toplayarak özel inayet ile Allah’ın has kulları olmuşlardır. Bu karşılıksız lütuf, en büyük şükrü icap ettirdiği için Cenâb-ı Hak sözü edilen âyeti kerimeyi, “Belki şükredersiniz!” sözleri ile sona erdirmiştir.
Şükredenler iki kısımdır; biri “Murad” diğeri “Mürid” olanlardır. Başka bir ifade ile “Meczûb” ve “Sâlik” olanlar. Birinci kısım ki muradlar ve diğer namıyla meczûblardır; bunlar daha başlangıçta Allah’a cezbolunurlarsa ehli şııhûd, sülûktan sonra meczûb olurlar ise arifler diye isimlendirilirler. Bu Arkayı nâciyenin varlık âleminde Allah’tan başka bir şey gözlerine görünmediğinden ve Cenâb-ı Hak bunları huzura kabul ederek gönüllerine marifet nuruyla kendini bildirmiş olduğundan, bunlar ancak vücûd-u ilâhi ile varlığı görür ve, “Lâ mevcûde illâ hû!” deyip dururlar. Gerçi ârifler zümresi de ehli şuhûd gibi cezbe ehlinden iseler de, vakar ve temkin sahibi olduklarından dolayı zâhiri hallerinde şuhûd ehlinde olduğu gibi cezbe ve aşk aşikâr olmaz. Bu yüzden hakikat erbâbı; ehl-i sülûkun nihayeti, ehl-i cezbenin bidayeti (başlangıcı) olduğunu söyleye gelmişlerdir. Cezbe yönünden insanların en önde geleni nebiler ve resuller olduğu da bildirilen haberlerdendir.
ikinci kısım; müridler, namı diğerle sâliklerdir; bu sadık firka seyr ü sülûklarına devam ederken yalnız ağyarı ve eserleri gördüklerinden Cenâb-ı Hak’la aralarında perde mevcuttur. Bu açıdan Hakk’ın varlığı, gaybler hâzinesine rehindir. Sözü edilen kimseler, ilk önce Hakk’ın vücûdunu göremediklerinden gördükleri mevcûdattan yola çıkıp delillere dayanarak Cenâb-ı Hakk’ın varlığını anlarlar. Meçhûl ile malûmu bilmek ve yokluk ile varlığı bulmak için uğraşırlar. Bunların bu zehâbının nedeni gözlerinde perde, önlerinde sebepler oluşu ve henüz vuslat ile yakınlık sağlanmayışıdır.
“Murad” fırkası ise, âlemde “Vâcib-ül Vücûd” dan başka bir mevcut görmeyip Hak ile halka mana verirler. Bu yüzden bu iki fırka arasındaki büyük fark sabit ve aşikâr oldu. Şu kadar ki, şuhûd ehlinin anlama kudreti cezbe halinde olmayıp ayıklık ve uyanıklık halinde olduğu gibi, aklî delil ve fikrî nazar ile de olmayıp yalnızca eşyânın varlığının Allah’ın varlığı ile olduğunu mülâhaza iledir. Çünkü eşyâ için vücud yok ki, eşyânın yaratıcısının vücûduna ulaştırıcı olsun; ve görünmek yok ki, eşyânın göründüğü yer olsun! Dahası delil ve ispatlar, kayıp ve aranan şeyler içindir. Meydanda olan ve görünen için değildir.
Zuhuru perde olmuştur zuhura Gözü olan delil ister mi nura
