Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 5, 2026

42. Hikmet: Allah'a Güzel Bakmak

Allah’a sübhâni vasfından dolayı hüsn-ü zan etmezsen, bari seninle hoş ve latif muamelesinden dolayı olsun zannını güzel eyle. Zira O, sana hep yardım ve inâyette bulunur ve nihayetsiz nimetler ihsan eyler. Nazmen …

Hikem-i Ataiyye 42. hikmet Arapça metni

Allah’a sübhâni vasfından dolayı hüsn-ü zan etmezsen, bari seninle hoş ve latif muamelesinden dolayı olsun zannını güzel eyle. Zira O, sana hep yardım ve inâyette bulunur ve nihayetsiz nimetler ihsan eyler.

Nazmen Tercümesi

Kemâlinden için ger eylemezsen hüsn-ü zan Hakk’a

Cemâlinden için gel bari kd zannın güzel cânâ

Sana ihsânından özge etmedi bir şeyi çün âdet

Dahi nimetlerinden gayrı bir şey etmedi esdâ

İzah

Cenâb-ı Hakk’a karşı zannı güzelleştirmek, yakınlık ehlinin makamlarından sayılmıştır. Bu konuda tevhîd erbâbı, hâss ve avam diye iki kısma ayrılır. Birinci kısmın Allah’a olan hüsn-ü zannı, yüce sıfatlarla vasıflandığından dolayıdır, ikinci kısım ise; kendilerini sayısız nimet, ilâhi fazl ve keremde gark olmuş gördükleri için hüsn-ü zanda bulunanlardır.

Bu iki makam arasındaki fark gayet açıktır. Şöyle ki, ikinci makamda korkuya neden olan değişim ve inkılap mevcutken birinci makamda böyle şeyler söz konusu değildir. Çünkü birinci makamdakiler; kemâl sıfatları ve celâl vasıfları ile vasıflanmış olan Hak Teâla’nın marifetiyle mutmain ve gönülleri yakîn nurlarıyla münevver olduğundan, artık sükûnete ermiş nefislerinde ne töhmete mahal kalabilir, ne de sû-i zanna mecal, ikinci makamdakiler ise; Hak Teâla'ya sû-i zannı algılama mahalli olan düşüncelerden tamamıyla kurtulamazlar. Çünkü bu makamda olanlar henüz tevhid-i ef’al mertebesini aşamamışlardır. Ve Allah Teâla’nın fiillerinde her an değişim ve çeşitlilik vuku bulduğundan dolayı ruhi kuvvetlerinin tahammül edemeyeceği hallerin meydana gelmesi de ilâhi isim ve sıfatların gereğidir. Hakiki kemâl ise; faydaları veren ve zararları defedenin ancak Cenâb-ı Allah olduğunu yakînen bilerek hüsn-ü zan etmek ve Allah’tan gayrıya iltifat eylememektir. Bu hüsn-ü zan has kullara özgü biçimiyle gerçekleşmezse, en azından avam insanların hüsn-ü zannına sahip olmalıdır ki kulluk vazifesi yerine getirilmiş sayılsın.

Cenâb-ı Hakk’ın yüce vasfını görmekle meydana gelen hüsn-ü zannın semeresi Rabbe karşı muhabbet, tevekkül, sohbet ve itimattır. Allah’ın iyi muamelesine bakarak hüsn-ü zan etmenin neticesi ise; nimete şükür, ilâhi fazlın yolunu gözlemek ve mağfiret ummakür. Bu hüsn-ü zan; ya dünya veya âhiret işi hakkında olur. Dünya işindeki hüsn-ü zan; insanın takdire uygun olan maksat ve menfaatlerini, müteşebbis sebepler olsa da olmasa da er geç Cenâb-ı Hakk’ın yaratacağına emin ve hele belâ ve musibet zamanlarında daha ziyade mutmain olmasıdır. Doğrusu bu hüsn-ü zan insana beden ve zihin rahatlığı, hal ve istikbal emniyeti verir. Ahiretle ilgili hüsn-ü zan da; her imanlı kimsenin işlediği salih amelleri Cenâb-ı Hakk’ın kabul ettiğine ve mukabilinde mükâfata nail olacağına kuvvetli zan ve ümidinin bulunmasıdır. Bu da ibadetleri artırma ve salih amelleri çoğaltmayı icap eyler.

Binaenaleyh Abdülaziz hazretleri: “Hak Teâla’ya hüsn-ü zan; olacak ve olmayacak gibi evhamdan alâkayı kesmekten ibarettir!” buyurdu. Hüsn-ü zannın en lazım olan zamanı can çekişme anıdır. Çünkü hadis-i şerifte meâlen şöyle buyrulmuşum “Herkes Cenâb-ı Hakk’a ancak hüsn-ü zan ederek vefat etmeye çakşsın!” Bu peygamber sözünü doğrulayan şöyle bir âyeti kerime de vardır: “İşte Rabbinize karşı beslediğiniz bu zannınız sizi helâk etti, bu yüzden hüsrana uğrayanlardan oldunuz.” (Fussilet, 23)

Ebu Talib Mekkî hazretleri, Ashab-ı Kirâmdan İbn Mesud’un (r.a.) yemin ederek şöyle buyurduğunu anlatmıştır: “İnsan Cenâb-ı Hakk’a hüsn-ü zan ile O’ndan bir şey isterse elbette o eşsiz Yaratıcı onu verir. Çünkü hayır O’nun kudret elindedir. Madem ki O’na bu hüsn-ü zannı vermiştir, umduğunu da vereceği şüphesizdir. Zira kendisine hüsn-ü zan edilen Yüce Zat, o hüsn-ü zannın gerçekleşmesini dileyen Hak Teâla’dır.”