
İyi amelleri kaçırdığına üzülmemek ve hatalarına pişman olmamak, kalbin ölüm alâmetlerindendir.
Nazmen Tercümesi
Gönül ölmüş ise etmez teessüffevt-i tâate
Pişmanlık dahi göstermez asla fıil-i zellâte
Tekellüf: Gösterişe kapılmak. Özenmek. Yapmacık hâl ve hareket.
İzah
Kaçırdığı ibadetten mahzun olmayıp işlediği günahtan pişmanlık duymamak, kalbin manevi ölümüne alâmettir. Buna göre iyi amellerden memnun, kötü fiillerden mahzun olunması da kalbin hakiki hayatına şahitlik eden kesin bir delildir. Bu sebepten dolayı: “Her kim yapnğı iyilikten huzur duyar ve kötü işi kendisini kederlendirirse kâmil mümindir!” buyruldu. Kötü ve iyi amellerin kalbin ölüm ve hayanna delil gösterilmesinin hikmeti, amellerin ya Allah’ın rızasına veyahut gazabına delâlet etmesidir. Zira Allah (c.c.) bir imanlı kulunu güzel işlere muvaffak kılarsa bu durum ilâhi rızanın alâmeti olduğu için sevinci gerektirdiğinden o kimsede ümit daha fazla hakim olur. Ve eğer o imanlı kulunu Cenâb-ı Hak koruma dairesinde tutmayıp da günahlara cesaretli eylerse, Rabbâni gazaba alâmet olması bakımından hüzün ve kederi icap ettireceğinden korku onda ümitten daha ağır basar.
Ümit ibadetlerin kaçırılmasını önemsiz görmek demek olmadığı gibi, korku da kişiyi insanlık icabı işlenen günahlara üzülüp istiğfar edemeyecek kadar umutsuzluğa düşürmemelidir.
Bu sûrede iyi amellere sevinip kötü fiillere üzülmek, Allah’ı seven evliyâ ve müridlerin şanındandır. Peygamber Efendimizden (a.s.) rivayet edilen aşağıdaki hadîs-i şerifte, ‘irâde ehli’nin alâmeti ve hâli pek güzel tasvir edildiğinden bu sayfaya alınıp takrir edilmiştir. Hadisin râvisi olan, Ashâb-ı kiramdan Abdullah İbn Mesud (r.a.) hazretleri buyuruyor ki: “Bir gün Resûlullah’ın (a.s.) nurlu huzurundaydık. Birdenbire bir zat çıka geldi. Yanımıza yaklaşıp Resûlullah’ı (a.s.) gördükten sonra bindiği deveyi çöktürdü ve yürüyerek Peygamber Efendimize yöneldi. Karşısına vardığında tam bir edeple: “Ya Resûlullah! Dokuz günlük yoldan geliyorum. Uykularımı kaçıran ve beni düşüncelere gark eden iki meseleyi size arz etmek için gündüz susuz, gece uykusuz olarak altı gündür yol aldım!” dedi. Efendimiz ona kim olduğunu sorunca, Zeyd-ül Hayl namıyla tanınan bir şahıs olduğunu söyledi. Yine Âlemin Nûru Efendimiz: “Hayır sen Zeyd-ül Hayl değil, hiç kuşkusuz Zeyd-ül Hayr’sın, ben şimdiye kadar içinden çıkılmaz pek çok işlerden suâl olundum. Sen de müşkülâtını söyle bakalım!” dediler. Sonra sözü edilen Zeyd konuşmasını sürdürdü ve ilâhi iradenin cilvegâhı olan irfan ehli ile, iradeye mazhar olmayan insanın sıfatı, ve Cenâb-ı Hakk’ın bunlar üzerindeki alâmetinin ne olduğunu sordu. Efendimiz onun bu sorusunu beğenerek takdir etti ve onu irşâd için, geceyi ne halde geçirdiğini ve nasıl sabahladığını izah etmesini istedi. Zeyd cevaben iyiliği, hayır ehlini ve hayır ile ameli sevdiğini; hayır ve hasenattan bir şey kaçırırsa üzüldüğünü; az çok bir salih amel işlediğinde sevabına sevinerek sabahladığını anlatü. Peygamber Efendimiz de: “Ya Zeyd! İşte ilâhi iradenin aksetmesi sonucunu doğuran keyfiyetin alâmeti budur. Eğer Cenâb-ı Hak seni bundan gayrı bir şey için irâde buyurmuş olsaydı, seni ona harekete hazır kılardı da hangi vadide helâk olduğuna da aldırmazdı!” cevabını verdi. Bunun üzerine Zeyd-ül Hayr, aldığı cevabın müşkülünü çözmede kâfi olduğunu söyleyerek hiç konaklamaksızın hemen geri dönmek üzere yola koyuldu.”
