
Vârid: Tasavvuf dilinde, kalbe gelen rabbâni marifet ve ruhâni letâiften hâllerdir. Mükâşefât: Mükâşefe: Bir husûsu keşif yolu ile anlamak, bilmek. Cenâb-ı Hakk’ın zât ve sıfatlarına ve şâir İlâhi sırlarına vukufiyyet. Nurlar; sırlan ve kalpleri Allah’a (c.c.) vasıl eden mukarrebîn ve ebrâr binekleridir.
Nazmen Tercümesi
Envâr ile vasıl olur Allah’a olanlar
Vicdan ve dilin çün bineği nûr-u Huda’dır
İzah
Nurlar; sûrî ve manevî görme vasıtası olan tecellî eserleridir. Gözler için sûrî (surete ait) nurlar, eşyâyı görme vasıtası olduğu gibi, zikir ve riyâzederden hasıl olan manevî nurlar da basireder için ilâhi sıfat ve isimlerin hakikatlerinin bilinme vasıtasıdır. Dahası nûr, mücerred ilâhi ilimlerin suretlerinin zuhûr vasıtası olan vücûd-u hakikidir ki; Vâcib-ül Vücûda nispetle ayn-ı zat (zânn kendisi), ve mümkinâta nispetle mevcûdatın direğidir. İşte bu manayı dikkate alan bazı tasavvuf ehli “Allah göklerin ve yerin nûrudur!” (Nûr, 35.) âyeti celilesindeki nûru; ayn-ı zât olan ilâhi hakiki vücûd ile tefsir edip bütün kâinatta, cihanı gösteren bir aynada görünen yansımalar gibi o vücûd-u hakiki ile gölgelerin ve hayallerin kaim olduğunu ifade etmişler ve gölgeleri gösteren güneşin nûru olduğu, nursuz gölgeyi görmek mümkün olmadığı gibi varlık nurlarının yansıması olan bu kâinaü bize gösteren de Cenâbı Vâcib-ül Vücûd olduğunu söylemişlerdir. Şu halde söz konusu müfessirlere göre zikredilen âyet-i kerimedeki nûru, münir (nurlandıran) diye tevil etmeye hacet yoktur. Göklerin ve yerlerin varlık sahnesine çıkmasının vesilesi, ve ademoğlu nev i için rü’yet (görme) vasıtası olan nur, nurların nûru olan H Hakkın vücûdudur. Şu âyeti kerimenin bu manayı tefsir etmekte olduğu da irfan ehline kapalı değildir: “Rabbinin yaraüşına bir bakmadın mı? Gölgeyi nasıl uzatıp yaymıştır? Eğer dileseydi onu elbette sâbit kılardı. Sonra biz güneşi onun üzerine delil (o gölgenin sebebi) kıldık. Sonra onu (uzanan o gölgeyi nasıl) azar azar alıp kendimize çektik.” (Furkân, 45.-46.)
Bu hikmetteki nurdan kastedilen mana ise; nûrun birinci manasının ikinci kısmı olup o da Cenâb-ı H Hakkın ehl-i irfanın kalplerine atnğı marifet
Mukarrebîn: Takva ve ubûdiyyet ile evliyâ derecesine gelmiş, Cenâb-ı Hakk’ın indinde çok kıymetli ve mübarek büyük zatlar. Ebrâr: Sâdıklar. Özü sözü doğru olanlar. ve tecellî ışığıdır. Fen ilmi açısından malûm olduğu üzere ışığın aksedişindeki hız nazarı dikkate alınırsa, kalp ve sırrının bineği nurlar olan irfan ehlinin göz açıp kapayıncaya kadar uzak diyardaki vakıaları keşf ve müşahede etmesindeki ani hareket, artık tereddüt ve hayreti gerektiren bir şey olmaz. Çünkü bu mübarek zümrenin bedenleri ruh ve kalplerine, ruh ve kalpleri Rabbani tecellî nurlarına tabi olduğundan dolayı bunlar hiçbir zaman ruhları beden zindanlarına mahpus insanlarla kıyas edilemez.
Hikmetin neticesi; kalp ve sır erbâbı, nihai menzil olan Cenâb-ı Hakkın vahdethânesine marifet nurlarıyla vasıl olur. Nur vasıtalarına binmeyenler ise, tabiatın korkulu vadisinde kalarak safâ ve vuslattan mahrum olup giderler.
Kulûbu’l âşıkîn lehâ uyûrı Terâ mâ lâ yerâhun nâzırîn
