
Nimetlere şükretmeyen, onlann yok oluşunu kendi istemiş olur. Rabbine nimetleri için şükreden kimse ise, onlan sağlam bir iple bağlamıştır.
Nazmen Tercümesi
Nimetin ister zevâlin her kim oldu kâfiri
Nimeti eyler ikal (bağ) ile müftd şâkiri
İzah
insan zât ve sıfatların hepsine numunedir / Zira bu (insan) tüm mertebelere zuhûr mahallidir.
Söz, fiil ve inançla nimetin icaplarını yerine getirmek şükürdür. Dalâlet vadisine düşmekten inşam alıkoyan sağlam kuvvete de akıl dediler. Şükür nimetin artması, şükürsüzlük de nimetin eksilmesi neticesini doğurur. “Celâlim hakkı için, eğer şükrederseniz, muhakkak size nimetimi arttırırım” (İbrahim, 7.) ifadesi, ilk hükmün delilidir. “Bir millet kendilerinde olan (iyi hâli) değiştirmedikçe Allah onlara olan nimetini değiştirmez.” (Ra’d, 11.) âyet-i kerimesi de ikinci hükmün ispaüdır.
Arap ve Acem âlimleri, nimetleri tutan en güçlü bağın şükür olduğu hakkında görüş birliği içindedirler. Demişlerdir ki “Şükür; mevcut nimeti tutmak, olmayanı da avlamaktır.” Kalp, dil ve diğer azalarla ortaya çıkması bakımından şükür üç tarzda ifa edilir:
Kalbin şükrü, mevcut nimetlerin tamamının ilâhi lütuflardan ibaret olduğunu bilmektir. İşte buna “Size gelen her nimet Allah’tandır.” (Nahl, 53.) nazm-ı celîli delildir.
Dilin şükrü; Cenâb-ı Hakk’a hamd ve senâ ile şükür vazifelerini ifa etmek ve Rabbâni nimetleri meşru surette şükür ve teşekkür ile anlatarak Hakk’a tâbi olmakur. Buna da “Rabbinin nimetine gelince, artık onu (şükranla) anlat.” (Duhâ, 11.) âyet-i kerimesi apaçık bir kanıttır. O nun için, Râşit halifelerden sayılan Ömer bin Abdülaziz: “Allahü Teâla’nın nimetlerini anın! Çünkü nimeti yâd etmek, nimetin şükrüdür!” buyurmuştur. Peygamber Efendimiz Aleyhisselam da şöyle buyurdular:
“Aza şükretmeyen çoğa da şükretmez; nimetin vesileleri olan insanlara şükreylemeyen kişi, insanların Rabbine de şükreylemez!”
“insanlardan Cenâb-ı Hakk’a en çok şükreden kimse, insanlara fevkalâde şükür ve teşekkür edendir!”
Diğer âzâların şükrü “Ey Dâvûd âilesi! Şükredin!” (Sebe 13.) ilâhi emrinden anlaşıldığına göre, salih amel işlemektir. Salih amelin şükür kabilinden olduğunu gösteren şudur; Cenâb-ı Peygamber Efendimiz Aleyhisselâm yukarıdaki âyet-i kerimenin inmesi üzerine geceleri mübarek ayakları şişecek kadar namaz kılmaya başlamış ve ashâb-ı kirâm “Niçin bu kadar kendinize eza ediyorsunuz? Halbuki Cenâb-ı Allah sizin geçmiş ve gelecek günahlarınızı mağfiret buyurdu!” diye sorduklarında Peygamber Aleyhisselâm “Ben Rabbime şükreden bir kul olmayayım mı?” demişlerdir.
Birisi gözün şükrünü Ebu Hâzım hazretlerine sordu. Söz konusu Zât bu soruyu: “Göz ile bir hayır görüldüğünde söylemek ve şer görüldüğünde gizlemek gözün şükrüdür!” diye yanıtladı. Adam “Kulağın şükrü nedir?” dedi. O zât da: “Hayır işittiğinde haürda tutmak, şer işittiğinde defnetmek (unutmak) kulağın şükrüdür!” cevabını verdi. Ellerin şükrünü sordu. O, “Sana helal olmayan şeye yapışmamak ve ilâhi hukuku menetmemek, ellerin şükrüdür!” dedi. Bâunın şükrünü sordu. “En aşağısı sabır, en yükseği ilimdir!” buyurdu. Yani insanın içe ait şükrünün, cinsel uzuvları sabırla haramdan muhafaza ve kalp evini ilim ve irfan ile nurlandırmak olduğunu işaret etti. Sonra adam, mahrem yerlerin şükrünü sordu. O zât da: “Cenâb-ı Hak onu “Eşleri ve câriyeleri dışında, ırzlarını herkesten koruyanlar, doğrusu bunlar kınanmazlar!” (Meâric, 29.-30.) âyet-i kerimesinde tayin buyurdu” dedi. Adam; ayakların şükrünü sordu. O zât: “Sadece Allah’ın razı olduğu yerlere gitmektir!” cevabını verdi.
Yalnızca dil ile şükredip de âzâlarıyla şükrü terk eden kimse, bir tarafı giyinik diğer yanı çıplak olan adam gibidir. O nu bu elbise soğuk ve sıcaktan korumadığı gibi, yalnız diliyle şükreden kişinin şükrü de nimeti yok olmaktan koruyamaz. Kısacası şükür hakkındaki ibârelerin ortak ifadesi şudur: “Kalp ile marifet, dil ile zikir, âzâlar ile amel şükürdür!”
Cüneyd-i Bağdâdî, şeyhi, Sırrı Sekati hazretlerinin huzurunda bulunduğu bir gün oradakiler şükrün incelikleri hakkında konuşuyorlardı. Henüz Cüneyd-i Bağdâdî o sırada yedi yaşında bir çocuktu. Sırrı Sekati hazretleri Cenâbı Cüneyd’e hitâben: “Delikanlı! Şükür nedir?” diye sordu. Cüneyd: “Cenâbı Hakk’a O’nun verdiği nimetler ile âsi olmamaktır!” dedi. Şeyh bu hikmetli cevaba, ve hazreti Cüneyd’deki gençlik feyzine bakarak “Ya Cüneyd! Ümit ederim ki yakında senin ilâhi feyzlerden nasibin konuşmanın açıklığı ve düzgünlüğü (talâkat-ı lisân) olaçaktır!” buyurdular. Sırrı Sekati bu sözle Cenâbı Cüneyd’in ledün ilmi ve tasavvuf sanatının müşküllerini çözen, füyûzât kapılarını açan bir zât olacağına işaret etmiştir.
Endişe değil âlem-i mânâdır bu Esmâ deme kim ayn-ı müsemmâdır bu
Esrâr-ı hakâyık olmuş onda pinhân D il nâmına bir nüsha-i kübrâdır bu
