Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 5, 2026

69. Hikmet: Edepsizlik Cezasız Kalmaz

Edebe aykırı davranmakta olan bir mürid, uğraması gereken cezasının tehir edilmiş olmasına bakıp da “Davranışım çirkin olsaydı ilâhi destek kesilirdi ve Haktan uzaklaştırdırdım!” derse, bu onun cehâleti yüzündendir. …

Hikem-i Ataiyye 69. hikmet Arapça metni

Edebe aykırı davranmakta olan bir mürid, uğraması gereken cezasının tehir edilmiş olmasına bakıp da “Davranışım çirkin olsaydı ilâhi destek kesilirdi ve Haktan uzaklaştırdırdım!” derse, bu onun cehâleti yüzündendir. Çünkü ondan ilâhi yardım kendisinin bilmediği bir yönden kesilmiş olabilir. Şayet kesilmese bile, aslında yardımın artmıyor olması da yeterli bir cezadır. Dahası o, huzurdan uzaklaştırdmıştır da kendisi farkında değildir. Şayet bunların hiçbiri olmayıp da, yalnızca Cenâb-ı Hak onu nefsiyle baş başa bıraksa, ceza olarak yine kâfidir.

Nazmen Tercümesi

Mürid-i feyz-i Mevlâ sâlik-i râh

Edip sû-i edep bir gün ol âgâh

Teehhür eylese ondan ukubet

Bu istidraç ona verse cesaret

Dese bu ma-vakaa, bu vaz, bu hâl

Eğer sû-i edeb olsaydı derhal

Ederdi Kibriyâ’dan kat’-ı imdâd

Dahi îcâb ederdi Hak’tan eb’ad

Müridin muktezâ-yı cehlidir bu

Meded kim munkati’ vâkıf değil o

Meded ger munkati’ olmasa da vâh

Eder men’-i mezîd elbette Allah

Makam-ı bu’d olur hem de mekânı

Hayıflar ki değil vâkıf o câm

Bu ib’ad olmasa farzet ki câna

Eder hâli seni kâmınla Mevlâ

İzah

Edebe aykırı davranış ya Hakk’a, yahut halka karşı olur. Hakk’a karşı olan kısmı; Allah’ın fiillerine itiraz, takdirin hilafına tedbir, Rabbani kazadan kederlenme, halka elemini anlatma ve şikâyet gibi kulluğun şanına yakışmayan hallerdir, işte buna aşağıdaki paragraf yeni bir misal olarak hikâye edilen vakıalardandır:

Bir gün vücudunda biraz kırıklık hisseden Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri: “Ya Rab, bana âfiyet ihsan eyle!” diye duâ etti. Bunun üzerine derhal gaipten bir ses: “Ya Cüneyd! Sana ne oldu ki benimle benim mülküm olan vücudun arasına girerek âfiyet talebinde bulunuyorsun?” diye seslenip onu kınadı.

Halka karşı olan edepsizlik de; Ya pir ve üstatlarına, ya akranına, yahut müridin kendi nefsine karşı olur. Pir ve üstatlara karşı olan kısmı, onların fiillerine itiraz etmek ve vaki olan işaretlerini kabul etmemektir. Bu kısım en büyük edepsizliktir. Çünkü Ehlullah: “Üstatlara isyan, tevbesi kabil olmayan bir günahtır. Pirlerin emirlerine karşı illet ve sebepler araştırmak da gururu ve mahvoluşu netice verir!” dediler.

Imam-ı Kuşeyrî; “Bir kimse gönle âgâh bir şeyhe arkadaş olduktan sonra kalbiyle ona itirazda bulunursa sohbet ahdini bozmuş olacağından ona tövbe vacip olur!” dedi. O itirazı câiz olmayan pirler ve üstatlar, elbette peygamber varisleri olan mürşid-i kâmiller ve müttakî âlimlerdir. Yoksa bazı zamâne şeyhleri gibi, yemek arzusu sebebiyle şekil değiştiren, ilmi ve dini dünya menfaatlerine vesile kabul eyleyen sahte şeyhlere ve aslında dünyayı çekmek için dünyayı terk eylemiş kasıntılara itâat etmek Hakk’a tabi olanların ne vicdan borcudur, ne de vazifesi... Hele şeriata aykırı olan hâllerde bunlara tâbi olmak, yalnızca dalkavukluk olacağı ve bunlarla sohbet, maddî ve manevî zarardan başka bir şey getirmeyeceği apaçık bir gerçektir.

Akranına karşı edepsizlik; nefsin mukayese hükmüne tâbi olarak bir kimseden meydana çıkan davranışlara itiraz ve müdahaledir ki; buna şeriat lisanında zemm ve gıybet denilir. Cenâb-ı Hak gıybeti “Sizden bir kimse, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?” (Hucurât, 12.) manasında inzâl buyurduğu yüce fermanıyla haram ettiğinden Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerine bu hakikat şu aşağıdaki surette aşikâr olmuştur: Bu veli bir gün, kendine kolay gelen dilenciliği seçmiş olan bir fakiri görerek içinden: “Eğer ki bu adam bir iş tutmuş olup da nefsini şu zilletten muhafaza etmiş olsaydı daha güzel olurdu!” der. Ve o gece âlem-i istiğrakta kalabalık bir cemaat, o fakiri pişirilmiş yemek gibi bir sofra üzerinde götürerek etinden almasını Cenâbı Cüneyd’e teklif ederler. Ve kendisinin uyanıklığı sırasında o fakiri zemm ve gıybet etmesi sebebiyle bu teklifin yapılmış olduğunu bildirirler. Hazreti Cüneyd bir dehşede fırlayarak hemen sözü edilen dilenciyi araşnrıp bulur. Selam vererek ona yöneldiğinde, o dilenci Hazreti Cüneyd’in durumunu keşfederek: “Ya Eba’l Kâsım! Bir daha gıybet etmeyeceksin, değil mi?” diye sorar. Cenâbı Cüneyd de: “Hayır etmem!” cevabını verdikten sonra o dilenci: “Seni Gaffar olan Allah (c.c.) mağfiret etsin!” duasıyla onu teselli ederek gider. Ve kendisinin dilenci suretinde bir merd-i kâmil olduğunu belli eder.

Müridin nefsine karşı edepsizliği; nefsinin arzularım istediği gibi yerine getirip Cenâb-ı Mevlâ’ya yakınlığı icab eden halleri icra etmemektir.

İşte farklı kısımlarıyla ortaya çıkan bu sû-i edepten dolayı gereken cezanın tehiri de bir nevi istidracür. Cezanın tehiriyle beraber, İlâhi desteğin kesilmesi, meydana gelişine göre dört kısımdır; mühletsiz, mühletli, aşikâr ve gizli.

Aşikâr ceza, azap iledir. Gizli ceza ise, hicâbın vücûdu (Allah’la kul arasındaki perde) iledir. Azap ile ceza, hata ve günah ehline mahsustur. Hicâb ile ceza ise, Allâm-ül guyûb olan Allah’ın huzurunda edebe aykırı davranışa cüretkâr olanlaradır. Bazen mürid için mühledi ve gizli olan ceza; mühletsiz ve aşikâr cezadan daha şiddetli olur. Bu da, Cenâb-ı Hakk’ın sadık müridden manevî desteğini keserek onu uzaklık makamında bulundurmasıdır. Bu durum, hicâbın (Hak’tan perdelenmenin) başlangıcıdır. Bu ibulâdan sonra ilâhi rahmet müridi takip etmezse; Allah’ın gözünden düşmüş ve kalp aynasına zulmetli hicab vurmuş olur da mürid için artık önceki hâle dönüş mümkün olmaz. Çünkü bu halde; gelen ilâhi yardımlar ve vâridât kesilerek müridin vicdan semasında irfan güneşi tutulup söner.

Mühletsiz ve aşikâr cezanın gecikmeyerek gelmesi ise; Hakikati anlayıp yanlışlıktan dönmeyi netice verir ve bununla mürid, yapnğı edebe aykırı işlerin edepsizlik olmadığını düşünmek gibi ilâhi desteği kesen amellerini beğenip hâlinden hoşnut olmanın kulluğun kaidesine uymadığını idrak eder. İşte bu hâline rızayı ve amellerini beğenmeyi doğuran keyfiyet ise; ilâhi desteğin kesilmesine sebep olacak olan manevî yardımın kesilmiş olması durumudur. Eğer edepsizliğine rağmen yine de ilâhi yardım müride ulaşmış olsaydı, istiğfar etmesi gerekirdi de; o mürid hâlini beğenmeye asla cesaret etmezdi.

Amelleri güzel görüp hâlini beğenmeyi doğuran bir durum da müridin kendi hâlinde başıboş bırakılmış olmasıdır. Bu da, uzaklık makamında bulunduruluyor olmanın bir sonucudur. Çünkü sadık mürid yakınlık makamında bulunmuş olsa, nefsi görmekten uzak, nefsâniyetinin isteklerine karşı şüpheci ve Allah’ın murâdına vâkıf olurdu.

Binâenaleyh; Cenâb-ı Hakk’ın kuluna yardım etmesinin alâmeti üç kısımdır denildi. Biri; kastetmeksizin salih amellere muvaffakiyettir. İkincisi; günah işlemeye tam yaklaşmışken araya engellerin girmesidir. Üçüncüsü; her halde ve her zaman (Allah’a) ihtiyaç kapısının açık olmasıdır.

Yardımsız ve desteksiz kalmanın alâmeti de üçtür. Biri; çabalamaya rağmen tâat ve ibadetin güçleşmesidir. İkincisi; korku ve çekinme ile beraber mâsiyet ve günahın devam etmesidir. Üçüncüsü; sığınma ve ihtiyaç kapısının kapanması, ve duânın terk edilmesidir.

Velhasıl edeb sultanının tasavvuf ikliminde yüksek mevkisi ve şerefli mertebesi vardır. Hatta Ebu Hafs-ı Kebîr hazretleri: “Tasavvufun bütünü edeptir. Çünkü; her vaktin edebi, her hâlin edebi, her makamın edebi vardır. Her kim ki vakiderin edeplerine riâyet ederse ricâlin (Allah adamlarının) değerine ulaşır. Ve bir mürid edeplere uymaz da onları zayi ederse, yakınlık kazanmak istediği taraftan uzaklık ve güzel kabul beklediği yerden reddedilişle karşılaşır!” buyurmuştur.

Cenâbı Rüveym de: “Amel tuz, edeb de un gibi sayılmalıdır ki her ikisinin vücûd sofrasında toplanması kalbi hissiyâta lezzet versin!” dedi. Bazı büyükler de: “Edeb yalnız bir açıdan olmayıp hem zâhiren, hem bâtınen ona sımsıkı sarılmak lazımdır!” demişler. Zinnûn-u Mısrî hazretleri de: “Edeb sınırından dışarı çıkan bir mürid; insanın düştüğü yerden kalktığı gibi, çıktığı yerden geri dönmesi lazımdır!” buyurdu. İbn Mübarek de: “Müridin ihtiyacı, çok ameli olmasından daha ziyade az edebi bulunmasıdır!” dedi. Hazreti Sevrî de: “Vakit hakkında edepli olmayan sâlikin, vakti makt’tan (kötülükten) ibarettir!” buyurmuştur.

İmdi sadık müride lazım olan âdâb; zahir ve bâtın hallerin tümünü içine alır. Ve nitekim zahiri edepler, bânnî edeplere tâbidir. Bânnî edepler ise; bütün iyi tavırlarla donanmak ve güzel ahkâklarla süslenmektir. Binaenaleyh; güzel ahlâkın sultanı Peygamber Efendimiz Aleyhisselâm: “Beni Rabbim terbiye edip yetiştirdi. Sonra güzel ahlâkta en üstün kıldı. Bana afla muamele etmemi, örfe tâbi olmamı ve cahillerden yüz çevirmemi emretti!” buyurmuştur.

Edep bir tâc imiş nûr-u Huda dan Giy o tâcı kurtul her türlü belâdan