
Cenâb-ı Hakkın sürekli zikir ve ibadette bulundurduğu bir kulda, eğer ariflerin ve âşıkların hâlini göremezsen, sen yine de Hak Teâla’nın ona ihsanım küçümseme! Çünkü Hak Teâla ona feyz ve muhabbet vermeseydi, devam ettiği vird ve zikir olmazdı.
Nazmen Tercümesi
Görürsen bir kulu ey merd dâim
Hudâ kdmış onu vird ile kâim
Onu etmiş idâme hem de Yezdân
Edib imdâd o evrâd üzere her an
Bu lülf-u Hakk’ı tahkir eyleme sen
Deyip onda mehâsin görmedim ben
Eğer ki olmasaydı vârid-i Hak
Teyessür eylemezdi virdi mutlak
İzah
Allah’ın (c.c.) has kulları; biri mukarrabîn, diğeri ebrâr olm ak üzere iki kışıma ayrılmıştır. Mukarrabîn; nefsini hazlarından ve zâtı vâridadarından fâni olarak yalnızca Cenâb-ı Hakk’ a rıza ve kulluk yolunda bulunan ârifler zümresidir. Ebrâr ise; bunlardan tamamen fâni olmamakla beraber salih amel ve tâatlerde bulundurulan, cennetlerde yüksek derecelerle mükâfata mazhar olan zâhidler ve âbidler fırkasıdır. Bunlar da her biri bulundukları kulluk makamında derecelerine göre ilâhi yardım ile desteklenir.
İşte bu fırkadan bir âbid kula zâhiri amel ve daimî virdlerin kolaylaşürıldığı görülüp de, onda iradeyi terk, nefsini hazlara sabır, masivâdan uzaklaşma, hakiki maşuğun hizmetiyle hayat bulmak gibi irfan ve aşk alâmederinin görülmemesi durumunda da yine onun müdavimi olduğu vird ve zikirlerin küçümsenmesi icap etmez. Çünkü eğer onun kalbine feyz membaından taşıp akmış bir ilâhi tecellî olmasaydı, ondaki vird ve zikir daimî olmazdı. Yani o âbid; çalışma ve irade ile meydana gelen ibadet ve tâatleri sürekli işleyemezdi.
İmdi söz konusu vird ve zikrin devam ediyor olması açıkça gösteriyor ki bu âbid, Allah’ın (c.c.) terbiye ve himayesinden çıkmamıştır. Öyleyse onu küçümsemenin sebeb-i hikmeti, hiç kuşkusuz cehalet, edepsizlik ve akıl noksanlığıdır.
Ekser kişinin suretine sîreti uymaz Ya Rab bu ne hikmettir ilâhi bu ne hâlet
