
Eğer bir kimse sorulan her soruya cevap veriyor, gördüğü her şeyi anlatıyor ve her bildiğini söylüyorsa, onun bu hah cehaletine kesin bir delildir!
Nazmen Tercümesi
Her suâle her kimi görürsen eder i’tâ-ı cevab
Her şühûdun keşfeder her bildiğin ityân eder
Eyle istidlâl ve fehm ey ârif-i sırr-ı Hudâ
Kim bu hâliyle o sâlik cehlini ilan eder
İzah
Bu hikmette cahillik ve kendini bilmezliğin göstergesi olan üç hâlden bahsedilmiştir. Birincisi; her sorulana derhal cevap vermektir. Bu ise sayısız konuları olan ilim ve fenlerin hepsini bilip kavramayı gerektirir. Oysa Cenâb-ı Hakk’ın “Size ilimden ancak pek az bir şey verilmiştir!” (Isrâ, 85.) yüce sözüyle sabit olduğu üzere sonlu olan insan için her şeyi bilmek imkânsız olduğundan, böyle bir iddia ilmin içeriğinden habersiz olmanın neticesidir ve elbette cehalet eseridir. Ayrıca soranın anlayışına göre cevap vermek gerekiyor olmasına rağmen her soruyu cevaplandırmak, soran kişiye ehil olmadığı bir meseleyi açıklamak demektir ki, bunu yapuran da cehalettir.
Peygamber Efendimiz de ilimlerin kapalı yönleri hakkında bilgi edinmek isteyen bir adama bildiği zaruri ilimleri sorup cevap aldıktan sonra “Git şu bildiğin ile amel ettikten sonra gel ki, o zaman sana ilimlerin anlaşılması zor olan taraflarını öğreteyim!” buyurmuşlardır. Allah Teâla ilmi ehlinden saklamamak üzere ezelî âlemde din âlimlerinden söz aldığı gibi, ehlinden gaynsına ilimleri emanet etmemek üzere de ahd vermiştir. Âlemin gözünün nûru olan Efendimiz Aleyhisselam: “İlim üçtür; biri kaim farzlar, diğeri daimi sünneder, biri de “Bilmiyorum!” dur. Yani her sorulan soruya cevap vermeye kalkışmayarak Bilmiyorum! demektir!” buyurdular. Buna göre bazen bir şeyin idrakinden âcizlik göstermek de bir nevi ilim sayılır. Her soruyu cevaplamaya kalkmak ise cehaletin kendisidir.
Cahilliğin ikinci alâmeti; tanık olduğu sûrî (görünüşe ait) ve manevî durumları anlatmak ve kalbindekileri açığa vıırmakur. Bunun cehalet oluşu, gizliliği icap eden derimi sırrın ifşasını içerdiği içindir. Çünkü; ahrârın (hür kişilerin) kalpleri, sırların mezarlarıdır. Dahası tarikat sırrı, Cenâb-ı Mevlâ’nın kula tevdi ettiği bir emanettir. O nu söyleyip ifşa etmek ise şüphesiz cinayettir. “Doğrusu Allah hâinleri sevmez!” (Enfal, 58.)
Ayrıca manevî işlerde ifade vesilesi ancak ima ve işarettir. Emanet edilmiş olan sırrı sözle anlatmak ise, kıymetini bilmemek ve ifşa etmek demektir. Halbuki zevke dair işlerin ve manevî müşâhedelerin ağızdan çıkan cümlelerle hakiki idraki imkânsızdır. O yüzden parlak hakikatin şâhidi olan kişi her ne kadar söz ve ibare kisvesiyle mananın varlığını arz ederse de, tasavvuf ilminde hoş görülmeyip kınanan belirsizlik ve anlaşılmazlıktan başka yine meramı anlatmaya yarayan bir faydası olmaz. Nitekim yararsız ve belki zararlı olan söz ise cehalet eseridir. Binaenaleyh Ebu Ali Rûzbâri hazretleri: “Ariflerin ilmi ima ve işarete vabestedir. Her ne zaman söz ve ibare kisvesine girerse kendisini gizler!” buyurdular.
Cehaletin alâmetlerinin üçüncüsü; her bildiğini söylemektir. Çünkü âlim olan zat, bilgisini tasnif etmiş ve söylenmesi uygun olanla olmayanı belirlemiş olsaydı; bazısının söylenmesinin bilâhare kulları inkâr, zarar ve fesada götüreceğini anlayarak susmayı seçerdi. Çünkü istidatların farklı farklı, idrak ve ilimlerin muhtelif olduğu aşikârdır. Binaenaleyh bir kimsenin havsalasına sığabilen bir ilmi diğerinin havsalası almayacağından, onun zikredilmesinin mecburi inkârdan başka bir fayda sağlamayacağı gayet tabiidir. İşte bu hikmete binaen Peygamber Efendimiz Aleyhisselam: “Fevkalâde kıymeti bir ilim vardır ki; onu ancak ârifler bilir. Eğer ki bu ilmi onlar açıklamış olsalar, Allah’a karşı mağrur olan kimseler şüphesiz inkâr ederler!” buyurmuşlardır. İmam Zeynel Âbidîn hazretlerinin bu konuda şu sözleri ne güzel bir hikmettir: “Bazı ilim vardır ki, eğer onu açıklayacak olsam putperestlikle suçlanırım. Bir takım Müslümanlar da kanımı döker ve bu çirkin fiili güzel zannederler. Ben ilim hâzinemdeki cevherleri elbette gizlerim. Ta ki idrak etmesi mümkün olmayan sûretperest kimseler Hakk’ın hakikatini göremeyerek fime ve belâya tutulmasınlar”
Resûlullah’ın hâdimi olan Ebu Hureyre de (R. A.): “Ben ilâhi ilmin şehri Cenâb-ı Peygamberden iki ilim öğrendim. O nun birini insanlara açıkladım. Eğer diğerini açıklayacak olsam gırtlağımı keserdiniz!” buyurdu. Bu sebeptendir ki Hallâc-ı Mansur hazretleri; kendisine Cenâb-ı Hakk’ı soran birine, üzerindeki cübbeyi göstererek “Bunun altında Allah’tan başka bir şey yoktur!” cevabını vermekle ilâhi sırlardan bir sırrı ifşa ettiğinden, yani “Enel Hak!” dedi diye öldürülmüştür. Halbuki onun bu sözle maksadı, kendi mevcudiyetini de içine alan eşyâ Allah’ın varlığıyla kâim, ve ilâhi mutlak vücûd da ancak eşyâda zâhir olduğuna işaret etmekten ibaretti. Çünkü masivâ (Allah’tan gayrı eşyâ); gizli ve açık bilcümle nefis, ruh ve cisimleri sonsuzluğu içine alan imkân sahasıdır. Yüksek akıl sahibi kimseler; masivânın Cenâb-ı Hakk’a alâka ve nispetinde farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Mutasavvıflar bu konuda: “Hak, âlemin ne dahilinde ne haricindedir. Bütün cihetlerden münezzeh olduğu halde her yerde hâzır ve nâzırdır!” diyerek nefy ve isbât arasında bir yol seçmişlerdir. Şu halde masivâullah (Allah’tan gayrisi) için varlık olmayıp, eğer ki aklî yargı ile bir başka mana tasavvur edilmesi gerekse; masivâullah, ilâhi ilimde eşyânın ezelden beri sâbit olan sûret ve hakikatlerinin meydana çıkmalarından ibaret olur. Ve her ne zaman bu izâfi vücûdlar mevcut kabul edilse, masivâullah ve âlem adıyla isimlendirilir. İşte bu itibarla masivâ denilen eşyânın mutlak varlık olan Hakk’a nispeti, gölgenin şahsa nispeti gibidir. Yani gölgenin varlığı şahsın varlığına bağlı olduğu gibi eşyânın da aslında hiçbir varlığı bulunmayıp ancak Hakk’ın varlığıyla var olur. Hiç kuşku yoktur ki gölge kendi zâtıyla mevcut olmayıp şahsa tabidir. Hakk’ın gölgesi olan eşyâ dahi bizzat mevcut olmayıp Hakk’ın varlığı ile kâimdir.
Eşyâya masivâ denilmesi vücûd-u Hak’tan feyizli ve izafi vücûd ile mevcut olması itibarıyladır. Yoksa vücûd; Hakk’ın aynı olan tek hakikattir, Hallâc-ı Mansur da “Cübbemin altında Hak’tan başka bir şey yoktur!” sözünü bu noktaya istinaden söylemiştir. Bazı zatlar bu sözü Cenâbı Cüneyd’e nispet ederek hazreti Mansur’un yalnız “Enel Hak!” dediğini söyleye gelmiştir. Hatta şeyh-i pürsefâ, Cenâbı Vefâ’ya: “Mansur’un Ene’l-Hak! demesine ne buyurursunuz?” diye sorulduğunda o buna cevaben, “Ene’l-bâtıl mı demeliydi?” diyerek âlemde vücûda gelen bilcümle eşyâda tasavvur edilmiş bâtıl bir şey olmadığını beyan ederek zikredilen sözü tefsir ve tevil buyurmuştur. “Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın.” (Âl-i İmrân, 191.)
Gerçi tabiatperestler, âlemin sürerinde zâhiri ve duyularla algılanan mevcûdâttan başka bir şey müşâhede etmezlerse de; zulmâni meydana çıkışların perdesini yırtan Hak ehli, vâhid hakikat olan Hakk’ın vücûdunu gaybî keyfiyet ve kevnî sûretlerden müşâhede ederler. Şüphesiz ayne’l yakın Hakk’ın nûrunu halkın zulmetinde, ve halkı Hakk’ın vücûdunun nûru ile görürler. Şu halde bundan ne Hakk’ın halk ve ne de halkın Hak olması lazım gelir ki Mansur’un kadini gerektirsin! Tatmayan bilmez.
Ayne’l-yakîn: Görerek elde edilen katiyet, müşâhede ile kazanılan kesin bilgi.
