Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 5, 2026

74. Hikmet: Hakk'ın Mükâfatı Dünyaya Sığmaz

Allah Teâla inanan kullarına mükâfatlarını vermek için âlı i ret âlemini yaratmıştır. Çünkü onlara sunmak istediği mükâfatlar bu dünyaya sığmaz. Dahası Cenâb-ı Hak kıymetlerini öylesine yüceltmiştir ki o kulların, bâki …

Hikem-i Ataiyye 74. hikmet Arapça metni

Allah Teâla inanan kullarına mükâfatlarını vermek için âlı i ret âlemini yaratmıştır. Çünkü onlara sunmak istediği mükâfatlar bu dünyaya sığmaz. Dahası Cenâb-ı Hak kıymetlerini öylesine yüceltmiştir ki o kulların, bâki olmayan bir âlemde ödüllendirilmelerini münasip görmemiştir.

Nazmen Tercümesi

Hemân ukbâyı kıldı hazreti Hak

Cezâ-yı müminine cây ancak

Muradı üzere Hakk’ın fazlı zirâ

Sığışmaz iş bu fâni dâra asla

Dahi kadr-ı ibâdı etti a’lâ

Cezadan bî-bakâ dünyada Mevlâ

İzah

İman etilini ödüllendirmek için Hak Teâla’nın âhiret yurdunu tayin ve tahsis etmesi iki hikmete binâendir.

Birincisi; vermek istediği ebedî nimederi içine almaya dünyanın hissen ve manen kâfi olmamasıdır. Hissen nasıl yeterli olsun ki; müminlerin avamından bir kimseye dünya dediğimiz şu küçük yerkürenin yetmiş kat büyüklüğünde bir cennet ihsan edileceğini Peygamber Efendimiz haber vermiştir. Müminlerin haslarına gelince; onların mazhar olacakları sonsuz mükâfatlar, artık şu yüce âlemlere nispetle bir zerre bile olamayan bu dünyaya nasıl sığışabilecektir.

Dünya; Rabbâni ihsanları manen nasıl içinde barındırır ki; iman ehline vaat edilen ebedî cennet şerefli ve yüce, dünya ise basit ve değersizdir. Çünkü Peygamber Efendimiz buyurdular ki: “Hoşnutluk bağı olan cennetin bir karış yeri dünya ve içindekilerinden hayırlıdır. Ve bir cennet hurisinin kolundaki bileziğin nûru güneşin ışığından kat kat üstündür!” Nitekim bu konuda Cenâbı Hak bir âyet-i kerimede “Yapnklarına karşılık onlar için saklanan müjdeyi kimse bilmez!” (Secde, 17.) buyuruyor. Ve şu hadîs-i kudsî de bu müjdeyi onaylamaya kâfi bir delildir: “Salih kullarıma hiçbir gözün görmediği, kulağın işitmediği ve kimsenin aklına gelmeyen ilâhi nimederimi hazırladım.”

İkincisi; âlemlerin Rabbi’nin yücelttiği müminlerin değeri ile onların ibadet ve tâatına karşılık olarak ihsan edeceği mükâfaü, sonu yokluk olan ve her sevinci hüzünle karışan şu dünyada vermesinin münasip olmamasıdır. Çünkü; yokluğa mahkum olan her şey müddeti ne kadar uzun olursa olsun başlangıç ve sonunun birleşmesiyle beraber hiçlik hükmüne gireceği şüphesizdir. Allah Teâla ise, hayy ve bâki olduğuna göre İhsam da bâki ve ebedî olması lazım gelir.

Binaenaleyh şu sonu çabuk gelen diyarın büyük mükâfat yurdu olması uygun olmadığından besbelli ki ilâhi mükâfatın zuhûr edip görüneceği âlem; sonsuzluk diyarı ve âhiret neşesi olacaktır. İşte bu bâki mükâfata misal olarak “Orada nereyi görsen, târih mümkün olmayan bir nimet ve büyük bir mülk (saltanat) görürsün!” (İnsan, 20.) âyet-i kerimesinin zikredilmesi yerinde olur. Şöyle ki; ilâhi sadâkat makamında bulunan bir velisine Cenâb-ı Hak, rehinlikten affedildiğini bildiren bir nâme ile bir melek gönderir. Ve ferman buyurur ki: “Ey melek o şanlı velime vardığında izin almadan huzuruna girme, eğer ki müsaade alamazsan geri dön, kabul edilirsen elçilik vazifeni yerine getir.” Bunun üzerine o fermanı taşıyan ilâhi elçi müsaade alıp o velinin huzurunda saygıyla ayakta durarak “Ölümsüz diriden ölümsüz diriye!” müjdeli cümlesiyle başlayan mezkûr nâmeyi ona takdim eder. Söz konusu veli mağfiret edildiğini bildiren mektubu açarak içindekilerden bir cümle olan “Ey has kulum! Sana özlemim artu. Artık vahdet misafîrhâneme teşrif etmez misin?” güzel hitabıyla davet edildiğini görmesiyle beraber kapıldığı vecd ve hâl üzerine ilâhi elçi olan meleğe, yanında kendisini alıp götürecek tecellî burağı olup olmadığını büyük bir arzuyla sorar. Melek cevaben yanında tecellî burağı olduğunu haber verirse de onun huzuru bozan iştiyâkı buraka binmeye de imkân ve mahal bırakmayarak belki o visâl yolunda şimşek gibi parlayan bakâ burağı da geri kalarak hemen can ve cânâmnı safâ nurlarına gark eden mana tecellîsinin şevkine binmiş olduğu halde kavuşma minderine vâsıl olur. “Allah’ım bizi vuslata erenlerden eyle!”

Süvâr-ı esb-i himmet ol güzer kıl vadi-i tengi Bu yolda menzil-i evvelde kaldı üştür-ü namus

(Himmet atının süvarisi, geç kıtlık vadisini Namus devesi ilk konakta kaldı bu yolda)