
Her kim mükâfat ümidi ya da azap korkusuyla ibadet ederse, o kimse noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah’a karşı kulluk vazifesini hakkıyla yerine getirmiş olmaz.
Nazmen Tercümesi
Hudâ’ya her kim eylerse ibadet
Berâ-yı ecr ve def’i kahr-ı Yezdan
O âbid olmadı hayfâ ki kâim
Hudâ’nın hakkı evsâfıyla bir an
İzah
Mükâfat elde etmek ya da azaptan kurtulmak için ibadette bulunmak; hakikat erbâbı nazarında makbul olmayan ve kulluğa yakışmayan bir keyfiyettir. Zira kulun ilâhi sıfatların hukukunu yerine getirmesi, ibadetlerinin nefsâni hazlardan sayılan mükâfat beklentisinden ve azap kokusundan soyunmuş olmasıyla hâsıl olur. Nitekim mabûd, zâtında ibadete lâyık olduğundan ibadete karşı mükâfat ile kayıtlı olmaz. Kul ise; zâtında kulluğa mecbur olduğu için mabuduna karşı ibadetle mesul ve kayıtlıdır. Muhabbetin en yüksek derecesi olan bu mertebede âşık kulun dâima sevgilinin rızası ile bağlı ve tutkun, bütün istekleri de şüphesiz sevgilinin isteklerinin aynı olur. Dolayısıyla artık ibadetin ilâhi azamete hürmet, ve şükür sebebi olan samedâni sıfatların hakkını yerine getirmek için ifa edilmesi, ve nefsâni hazlardan vâreste kalınması, has kullar için vazgeçilmez bir kulluk mesuliyeti olduğu ispata muhtaç değildir. Cahillerin ibadeti ise; ibadeti, mükâfata nail olmak ve cezadan kurtulmak için ettiklerinden zevk ve marifetten mahrum, ve gaflet çölünde şaşkın bir hâldedir.
Sehl bin Abdullah-ı Tüsterî hazretleri: “Güneşin doğuş ve batışı ile yeryüzünde günlerini geçiren insanların hepsi Hak ve hakikat cahilidir. İrfan erbâbı ise; Cenâb-ı Yezdan'ı nefs ve ruhuna, ve bütün mevcudâta tercih edendir!” dedi. Eski semâvi kitaplarda vâki olduğu üzere, Cenâb-ı Hak, hazreti Dâvud’a: “Benim dosdarımın en ziyâde sevgilisi, mükâfadara tâlip olmayarak yalnızca ilâhlık hakkını ifa için bana ibadet edendir!” buyurmuştur. Yine Zebur kitabında: “Cennet ümidi ve cehennem korkusundan dolayı bana ibadet eden insandan daha zalim kim olabilir? Ben cennet ve cehennemi yaratmamış olsaydım acaba ibadete müstahak olmaz mıydım?” buyrulmuştur.
