Ârâf matla, yani Hakk'ı her şeyde, o şeyi O'nun mazharı olarak bütün sıfatlarıyla tecelli eder bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a müşâhede etine makamıdır. Bu makam, her tarafı seyretme makamıdır. Allah Teâlâ: Arâf üzerinde herkesi simâlarından tanıyan adamlar vardır. Ârâf, 7/46) buyurmuştur. Hz. Peygamber ise Her âyetin zâhiri, bâtını, haddi ve matla'ı vardır buyurmuştur (Heysemi, VII, 152). (Kâşânî, 30; Câmi’, 76
araz/a'râz ,sİ / 32 , ) (bk. cevher/cevâhir-'araz/a'râz
ârif/ ârifün alâmeti ârif; ârif-i billah; ma'süm
Âbid, O'na (Hakk'a) hâl ile, ârif ise hâl içinde ibâdet eder. 114 ârif/ ârifün
Ârifin en aşağı len basit) sıfatı üzerinde Hakk'ın sıfatlarının ve rububiyyet cinsinin cereyân etmesidir
Ârif sürekli bilir, Ârif mârifetlerde boğulup gidene kadar mârifetler de bilinir. Böylece ârif, (hakiki) Ârif (olan Hakk) hakkında konuşur ve ârifte mârifet kalmaz
Ârif, hiçbir şeyle sevinmez ve hiçbir şeyden korkmaz... Ârif Rabb'ini, âlim ise nefsini düşünür
Ebü Yezid'e (Bistâmi'ye) Ârifin alâmeti nedir? diye sorulunca şu karşılığı vermiştir: /O'nun) zikrinden bıkmamak, hakkından usanmamak ve O'ndan başkasıyla ünsiyet kurmamak...
Bir başka sefer şöyle demiştir: Allah kullarına emir ve yasaklar vermiştir. Onlar da bunlara itâat etmiştir. Onları elbiselerinden soymuş, onlar da O'ndan gelen elbiseyle yetinmişlerdir. Ben Allah'tan sadece Allah'ı isterim.
Ebü Yezid'e ârifin derecesi sorulduğunda şöyle demiştir: Orada hiçbir bir derece yoktur. Bilakis ârifin elde ettiği en yüksek fayda mârifetinin varlığıdır.
Ârifin düşüncesi kendisine ümid verir. Zâhidin düşüncesi ise onu yiyip bitirir
Ârif, kendi hâllerine a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/siddet/" şiddetle /a esen rüzgârın yetişemediği ve aniden düşen bir yıldırımın ulaşamadığı kişidir. Hiç kimse onu târif edemez. Her vakitte Allah'ın iyilik, lütuf, kerâmet, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/azamet/" azamet /a ve rahmeti onun sırrı (gönlü) etrafında dönüp dolaşır. Göz aşıp kapayıncaya kadar geçen en küçük bir an bile, Allah'ın üzerindeki lütfunu kesintiye uğratmaz. O Allah için âriftir. Nefsi Allah katındadır. O, nefsinin kötü a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ahlak/" ahlâk /a ve kusurlarını inkâr etmekle ârif değildir. Onun söz ve fiillerinde bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hikmet/" hikmet /a vardır. Bunların hepsi kendisine ancak O'nun (Hakk'ın) fazilet ve lütuf denizinden verilmiştir. (Beyân, 86
Ebü Türâb Nahşebi'yert ârifin sıfatı sorulunca şöyle demiştir: O öyle bir kişidir ki, hiçbir şey onu bulandırmaz, her şey onunla saflaşır. (Luma , 56
Şibli'ye (Hasan Ali Yezdânyâr'a (Ta'arruf)) Ârif ne zaman Hakk'ın mazharı olur? diye sorulunca şu karşılığı vermiştir: Şahid (mârifetin ilk tecellileri) ortaya çıkınca, şevâhid (halka ait görüntüler) fâni olur, hisler gider, idrâk kaybolur... (Lüma', 57; Ta'arruf, 104) Bu durumun başlangıcı ve sonu nasıldır? diye sorulunca da şöyle demiştir: Başlangıcı O'nun mârifeti, sonu tevhididir. Yine şöyle demiştir: Şunlar mârifetin alâmetleri arasındadır: Kişinin kendini filâhi) izzetin kabzasında lavucunda) görmesi ve üzerinde lilâhi) a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kudret/" kudretin /a tasarruflarının gerçekleşmesi. Mârifetin alâmeti a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mehabbet/" mehabbettir /a . Zira O'nu tanıyan a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mutlak/" mutlaka /a ) O'nu sever. (Lüma', 57
Zünnün" şöyle demiştir: Arifin alâmeti üçtür: Mârifetinin nüru, verâının nürunu söndürmez; zâhirt hükümlere aykırı bir ilm-i bâtına bağlanmaz ve Allah'ın kendisine ârit/ ârifün verdiği nimet ve kerâmetler onu Allah'ın haramı kıldığı şeylerin perdelerini parçalamaya sevketmez. (Luma , 61; Avârif, 317
Mü'min Allah'ın nüruyla bakar; ârif Allah'la bakar. Mü'minin bir kalbi vardır; ârifin kalbi yoktur. Mü'minin kalbi zikirle mutmain olur; ârifin kalbi Allah'tan başkasıyla mutmain olmaz. (Lüma', 63
Ârifler üç sınıftır: Onların bir sınıfı nefsi olmayan kimselerdir. İkinci sınıfı vecdin kendilerini Hakk'ın bütünüyle hükmettiği bir hâle teşvik ettiği insanlardır. Üçüncü sınıf, âdet ve alışkanlıkları yok olan kimselerdir. Hakk'ın inâyetiyle onların nazarında konuşmak, susmak ve bunların dışındaki şeyler eşittir. Sussalar Allah için susarlar, konuşsalar Allah'tan konuşurlar. (Luma , 420
Zünnün'a Ârifin yükseldiği ilk derece hangisidir? diye sorulunca şöyle demiştir: Önce tahayyür , sonra iftikar Allah'a muhtaç olma), sonra ittisal, sonra İyine) tahayyür. İlk hayret, kulun fiillerinin Allah ile gerçekleşmesi ve Allah'ın kulu nezdindeki nimetleri ile ilgilidir. Bu durumda kul kendi şükrünü O'nun nimetine denk kabül etmez. Hâlbuki bu nimetlere şükürle karşılık vermesi gerektiğini bilir. Kul Rabb'ine şükrederse, bu da (O'ndan gelen) bir nimettir ve (bu durumda) şükre de şükretmek gerekir. Kul, değersiz ve küçük gördüğü fiillerini nimetin karşılığı olmaya lâyık görmez. Fakat şükrü de terkedilmesi câiz olmayan bir vazife olarak görür. (Ta'arrııf, 105
Fâris şöyle der: Ârifin ilmi hâlidir; hareketleri a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/galebe/" galebedir /a , (yani bilgisiyle ameli arasında kopukluk yoktur, hareketleri de iradi değil, mecburidir). Cüneyd'e's ârifin kim olduğu sorulduğunda şöyle cevâb vermiştir: Suyun rengi kabının rengidir. Bununla şunu kasd etmiştir: Ârif, her hâlinde olması gerektiği en iyi hâl (ve hareket) içinde olur. Bu sebeble hâli (sürekli) değişir. Bu yüzden O, ibnu'l-vakt'tır (vaktinin oğludur, vaktinin gerektirdiği işi yapar) denilmiştir
Zünnün'a Arif kimdir? diye sorulunca Burada idi, şimdi gitti demiştir. Yani ârifi iki vakitte bir hâl içinde göremezsin. Çünkü onu sevk ve idare eden başkasıdır. (Ta'arruf, 106
Ârifbütün gayretini Allah için harcayan, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhib /a olduğu mârifet a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a Allah'ın bir lütfu olarak gerçekleşen, her şeyi terkederek Allah'a dönmesi isâbetli olan kişidir. (Ta'arruf, 106
Âriflerin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyâ /a hayatlarında, başkalarından farklı olarak kendilerine mahsüs makam ve dereceleri vardır. Sanki onlar bedenlerindeki örtüler içinde gibidirler. O
