Yukarıda sabit olduğu gibi muhakkak kemâl sahibi olmak isteyen bir müride lazım olan; kendisini hak yoluna irşat eden, yönlendiren ve nefsindeki karanlıkları aydınlatan, bir mürşide iltihak etmelidir ki yüce Allah’a basiret, hidayet ve yakîn ile ibadet ede.
Bütün ayıplardan uzak olmak, güzel sıfatlarla süslenmek ve ihsanın aslına ve makamlarına yükselmeyi tahakkuk ettirmek üzere, mürşide söz verip biat etmelidir. Biat almak, Kur’an’da, sünnette ve sahabenin hal ve gidişatlarında sabittir.
Kur’an’dan deliller : Allah’u Teâlâ’nın kavlinde, Fetih Suresi 10.ayetinde:
“Muhakkak ki sana biat edenler ancak Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli (kudreti) onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah’u Teâlâ ile olan ahdine vefa gösterir ise Allah ona büyük bir mükafat verecektir.”
Bu biat aslında Allah için olduğundan, yüce Allah biat edenlerin biatlarını bozmalarından sakındırdı. Nahl Suresi 91.ayetinde:
“Anlaşma yaptığınız zaman, Allah’u Teâlâ’nın ahdini yerine getirin ve Allah’ı üzerinize şahit tutarak pekiştirdikten sonra yeminleri bilir” bozmayın.
Şüphesiz
Allah
yapacağınız
şeyleri
pekiyi
buyurmuştur.
Yine Cenab-ı Allah İsra Suresi 34.ayetinde:
“Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz sorumluluğu gerektirir” buyurmuştur.
Sünnetten Deliller : Sünnet-i mutahharada ahd ve biat almak yalnız bir şekil üzere olmadığı gibi, Müslümanlardan herhangi bir cemaate de mahsus değildir. Muhakkak sünnet üzere ahd almak, toplum olarak cemaatlere, erkeklere, kadınlara ve fertlere hatta daha ergenlik çağına gelmeyen çocukların da biat etmelerinin sünnette yeri vardır.
Erkeklerin Biatı : Buhari Sahihinde Samit‘in oğlu Übade ( radıyallâhu anhu )’den tahriç etti; Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) etrafında sahabelerden bir cemaat olduğu halde buyurdu ki: “Allah’u Teâlâ’ya ibadette hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarınızı öldürmemek, ellerinizle ayaklarınız arasında bir iftira uydurup getirmemek, hiçbir marufta (iyi işte) isyan etmemek üzere bana biat ediniz. İçinizden sözünde duran olursa mükâfatı Allah’u Teâlâ’nın üzerinedir. Bu dediklerimden birini yapıp da, ondan dolayı dünyada cezalandırılır ise bu ceza ona kefarettir. Bunlardan birini yapıp da yaptığı fiili, Allah’u Teâlâ örterse işi Allah’u Teâlâ’ya kalır. İsterse onu affeder isterse ona ceza verir. Biz de bu şart üzere Peygamber’e biat ettik.”[1]
Cemaatle Telkine Gelince : Şeddad‘ın oğlu Ya’lâ ( radıyallâhu anhu ): Babam (Evs’in oğlu Şeddad) bana konuştu. Samit‘in oğlu Übbade de orada hazır bulunuyordu ve onu tasdik ediyordu. Biz Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın yanında idik. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “İçerinizde garip yani ehl-i kitaptan bir kimse var mı?” dedi.
Biz: “Yok ey Allah’ın Resulu” dedik. Kapının kapanmasını emretti ve buyurdu ki: “Ellerinizi kaldırın, “Lâ ilâhe illallâh” deyin. Biz de ellerimizi kaldırdık “Lâ ilâhe illallâh” dedik. Ondan sonra Efendimiz; “Elhamdülillâh! Ey Allah’ım beni bu kelime ile gönderdin, bununla emrettin ve bunu söyleyene cennet vaadettin. Muhakkak sen vaadettiklerine muhalefet etmezsin.” Ondan sonra, “Haberiniz olsun ki Allah’u Teâlâ’nın sizleri affettiğini müjdelerim.” buyurdu.[2]
Fertlere Telkine Gelince : İmam Ali ( radıyallâhu anhu ) şu sözü ile Resulullah’a: “Ey Allah’ın Resulu! Kullarının Allah’u Teâlâ’ya en yakın, en kolay ve O’nun katında en faziletli olan yolunu göster?” dedi. Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Gizli ve aşikâr Allah’ın zikrine devam etmeyi iltizam eyle!” diye buyurdu. İmam Ali ( radıyallâhu anhu ): “Bütün insanlar zikir ediyorlar, sen bana mahsus bir şey söyle” dedi. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Benim ve benden evvelki Nebilerin dediklerinin en faziletlisi “Lâ ilâhe illallâh” kelimesidir. Eğer yerler ve gökler terazinin bir kefesine konsa, “Lâ ilâhe illallâh” kelimeside diğer kefesine konsa, “Lâ ilâhe illallâh” ağır gelir. Dünyada” Lâ ilâhe illallâh” diyen olduğu müddetçe kıyamet kopmaz.” Bundan sonra Ali ( radıyallâhu anhu ): “Nasıl zikir edeyim” dedi. Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Gözlerini kapat, beni dinle.” Üç defa “Lâ ilâhe illallah” dedi. Sonra üç defa sen söyle ben dinleyeyim, sonra yüksek sesle bunu böyle yaptı.” buyurdu.[3]
Yine fertlerin telkini hakkında “ Taberanî” Evsat’ta, Ebû Nüaym, Hakim, Beyhakî ve İbn-i Asakir; Beşir ibn-i el-Hasasiye’den rivayet ettiler. Dedi ki: “Biat etmek için, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a geldim. Ya Resulallah! Sana ne üzere biat edeyim? dedim. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) elini uzatıp: “Allah’tan başka ilah olmadığına, tek olup şeriki olmadığına ve Muhammed ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet edersin, beş vakit namazı vaktinde kılarsın, farz olan zekatı yerine getirip eda edersin, ramazan orucunu tutarsın, Beytullah’ı hac edersin ve Allah yolunda cihat edersin” buyurdu. Ben dedim ki: “Ya Resulallah! İkisinden başkasını yaparım, o ikiye gücüm yetmez zekat, Allah’u Teâlâ’ya yemin olsun ki benim malım on zevt (iki ile dokuz arası deve)tir. Onlar ailemin sütü ve binekleridir. Cihada gelince ben korkak bir kişiyim, her kim savaştan döner de kaçarsa Allah’u Teâlâ’nın gadabını kabullenmiş olur diyorlar. Harb hazır olduğunda nefsime uyup kaçarım ve Allah’u Teâlâ’nın gadabına uğramaktan korkuyorum. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) elimden tutup sallayarak: “Ya Beşir! Sadakasız (zekatsız) ve cihatsız hangi şeyle cennete girersin?” dedi. Ben de: “Ya Resulullah, uzat elini sana biat edeyim dedim, elini uzattı, bunların üzerine O’na biat ettim.”[4]
Abdullah’ın oğlu Cerir ( radıyallâhu anhu )’den rivayet olundu. Dedim ki: “Ya Resulallah! Bana şart koşuldu, o şartın ne demek olduğunu sen çok iyi bilirsin. Resulullah da ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) şöyle dedi: “Tek olan yüce Allah’ı tevhit edip (ibadet etmen) ona hiçbir şeyi ortak koşmaman, namazı dosdoğru kılman, zekatı vermen, Müslümanlara nasihat etmen ve şirkten uzaklaşman üzere sana biat veriyorum.” [5]
Yine Cerir ( radıyallâhu anhu )’den; “Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a namaz kılmak, zekat vermek ve bütün Müslümanlara nasihat etmek üzere biat ettim” dedi.[6] Abdullah ibn-i Ömer ( radıyallâhu anhu )’den: “Resulullah’a hay hay! Baş göz üzerine itaat etmek üzere biat ettiğimizde, Resulullah bize (gücünüz nisbetinde) derdi.”[7]
Kadınların biatı
Adiyy b. Neccar kabilesinden, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in teyzelerinden ve Resulullah ile( sallallâhu aleyhi ve sellem ) beraber iki kıbleye namaz kılanlardan Selma binti Kays ( radıyallâhu anha ) dedi ki: “Resulullah’a gittim, Ensar’dan kadınlarla beraber biat ettim. O vakit, Allah’a hiçbir şeyi şirk koşmamamız, hırsızlık yapmamamız, zina etmememiz, çocuklarımızı öldürmememiz, ellerimizle ayaklarımız arasında bir iftira uydurup getirmememiz ve meşru olan hiçbir şeye isyan etmememiz bize şart koşuldu ve kocalarınızı aldatıp hile yapmayacaksınız diye buyurdu. Biat ettikten sonra döndük, ben onlardan bir hanıma dedim ki: “Dön de Resulullah’a sor, kocalarımızın malından bize haram olan nedir? Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) da: “Kocanın malını alıp başkasına vermendir” diye buyurdu .[8]
Rukayka’nın kızı Ümeyme ( radıyallâhu anhuma ): “Biat eden kadınlarla beraber Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a geldim. O kadınlar: “Allah’a ve Resulu’ne hiçbir şeyi şirk (ortak) koşmamak, hırsızlık etmemek, zina etmemek, çocuklarımızı öldürmemek, ellerimiz ve ayaklarımızın arasında iftira edip bühtan getirmemek ve maaruf (meşru) olan şeye isyan etmemek üzere sana biat ederiz.” dediler. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Gücünüz yettiği ve yapabildiğiniz kadar” buyurdu. Allah ve Resulü bize nefsimizden daha çok merhamet edip acıyor, dediler. Hemen şimdi sana biat edelim Ya Resulullah dedik. (Ben kadınlarla musafaha etmiyorum dedi. Resulullah: “Muhakkak ki benim bir kadına sözüm, yüz kadına sözüm gibidir)” buyurdu.[9]
Yine Rukayka’nın kızı Ümeyme ( radıyallâhu anhuma ) İslâm üzere ona biat etmeye geldi. Resulullah: “Allah’a hiçbir şeyi şirk (ortak) koşmaman, hırsızlık etmemen, zina etmemen, çocuğunu öldürmemen, ellerin ve ayakların arasında iftira ederek, bühtan getirmemen, iyiliklerini sayarak ölüye ağlayıp feryat etmemen, cahiliyyet kadınlarının süslendiği gibi sen de (başkalarına karşı) süslenmemen üzere sana biat veriyorum” buyurdu.[10]
Hayıl’ın kızı Azzet ( radıyallâhu anhu ) Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a biat etmek üzere geldi. Resulullah ona: “Zina etmemen, hırsızlık yapmaman, kızını diri diri açıktan veya gizli olarak öldürmemelisin” diye biat verdi. Açıktan çocuk öldürüp gömmeyi anladım, acaba gizli çocuk öldürmek nedir? Bunu Resulullah’a soramadım, o da bana haber verip bildirmedi. Muhakkak ki benim aklıma gelen onun çocuk düşürmek olduğu idi. Allah’a yemin olsun ki ebediyyen çocuk düşürüp, ifsat etmedim.”[11]
Ergenlik Çağına Ermeyenlerin Biatı
“Taberani,” Hüseyin’in oğlu, Ali’nin oğlu Muhammed ( radıyallâhu anhu )’den tahriç etti. Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) Hasan, Hüseyin, Abbas’ın oğlu Abdullah ve Cafer’in oğlu Abdullah ( radıyallâhu anhuma )’a henüz yüzlerinde sakalları bitmemiş, buluğa ermemiş, küçük çocuk oldukları halde onlara biat verdi. Bizden başka küçükler olduğu halde, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) bizden başkasına biat vermediğini söylerler.[12]
Yine “Taberani”de, Zübeyr’in oğlu Abdullah ve Cafer’in oğlu Abdullah ( radıyallâhu anhuma )’ın, yedi yaşlarında iken Resulullah’a biat ettikleri, o zaman Resulullah onları gördüğünde tebessüm ederek elini uzatıp, onlara biat verdiğini tahriç etti.[13]
Hülâsa
Sahabe-i kiram ( radıyallâhu anhu m), çeşitli şekillerde Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a biat ederdi. İslâm üzerine biat ettikleri gibi, İslâm amellerini yapmak, hicret etmek, yardım ve cihat etmek, gerekirse ölmek, emrini dinlemek ve itaat etmek üzerine de biat ederlerdi.
Sahabe’nin, Resulullah’ın Halifelerine biatlarına gelince
İbn-i Şahin, sahabeden Münteşir’in oğlu İbrahim’den, o da babasından, o da dedesinden tahriç etmiştir. Allah’u Teâlâ Fetih Suresi 10.ayet:
“ Muhakkak sana biat edenler ancak Allah’a biat etmektedirler” indiğinde insanlar bunun üzerine, Allah’a biat ve Hakk’a taat için biat ettiler, dedi. Ebû Bekir ( radıyallâhu anhu ) biat esnasında: “Allah’a itaat ettiğim müddetçe bana biat ediniz” buyurdu. Ömer ( radıyallâhu anhu ) ve ondan sonrakilere biat etmek, Nebiyy-i Zişan’a biat etmek gibiydi.[14]
Enes ( radıyallâhu anhu ) : “Ben Medine’ye geldiğimde Ebû Bekir ( radıyallâhu anhu ) vefat etmiş, Ömer ( radıyallâhu anhu ) onun yerine halife olmuştu. Ben Ömer’e, elini kaldır, sen, senden evvelkine nasıl biat ettinse, ben de sana biat öyle edeceğim. Gücüm yettiği kadar baş göz üzerine dedim.”[15]
Süleym Ebû Amr ( radıyallâhu anhu )’dan, Hamre cemaatı, Osman ( radıyallâhu anhu )’a geldiler. Onlar Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamalarına, namazı kılmalarına, zekatı vermelerine, ramazan orucunu tutmalarına, mecusi bayramını terk etmelerine dair biat ettiler. O vakit bunları kabul edip evet dediklerinde onlara biat verdi.[16]
Sûfi mürşitlere vâris olanlar, her asırda biat almada Resulullah’ın yolundan gittiler. Üstad en-Nedvî “Ricalü’l Fikir ve’d Da’vet fi’l İslâm” adlı kitabında şunları zikretti: Şeyh Abdulkadir Geylanî, biat ve tevbe kapılarının her iki kanadını arkasına kadar açtı. İslâm aleminin her tarafından Müslümanlar biata giriyorlardı. Allah’a ahd ve misaklarını yeniliyorlardı.
Şirk
koşmamaları,
küfür
etmemeleri,
fasıklık yapmamaları, bid’at yapmamaları, zulmetmemeleri, Allah’ın haram kıldıklarını helal etmemeleri, Allah’ın farz kıldıklarını terk etmemeleri, bütün gayretleri ile dünyaya gönül vermemeleri ve ahireti unutmamaları üzere ahd verirlerdi. Allah’u Teâlâ’nın Şeyh Abdulkadir Geylanî’nin eli üzere açmış olduğu bu kapıdan, sayılarını ancak Allah’ın bildiği birçok insanlar girdiler. Halleri düzgün İslâmları güzel oldu. Şeyh onları terbiye ve muhasebe etti, onları kontrol altında tuttu ve onların daha ileri gitmelerini sağladı. O ruhî talebeler biat, tevbe ve imanlarını yeniledikten sonra mesuliyetlerinin farkına varıyorlardı.[17]
İşte bu ahit ve biatlar, ferdin ve cemaatın tezkiyesi ve ıslahında onlara büyük bir nimet ve etken olmuştur.
A-izin Almanın İntikali
Bu izin, telkin ve ahd, erlerden erlere, elden ele Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) zamanından günümüze gelinceye kadar böyle devam etmektedir. Zincirleme bir şekilde tahkik edilip (doğrulayarak) kayıtlı olarak bize kadar ulaşmıştır. Sûfi taifesi biat, izin ve telkine “el-Gabdatü” ismini vermişlerdir. Nasıl ki pozitif ve negatifin karşılaşması ile (birleşmesi ile) cereyanın bağlantısı (elektrik enerjisi) meydana geldiği gibi mürşitler de her biri diğeri ile karşılaşarak biri diğerinin elini tutar. Senet de böylece birleşir, mücerrep hissedilen ruhî tesir nüfuz edip ulaşır. İşte bu yenileyici mürşitler asırlar ve zamanları peşi peşine takip ederek insanların kalplerini kendilerine bağlayıp onları Efendimiz ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in nuruna kavuştururlar. Sanki şu elektrik misali gibi elektriğin doğuş merkezlerinden uzak yerlere konan trafolar etrafında olanlara kuvvetli tutuşan bir ışık vermek için güçlerini üretim merkezlerinden alırlar. Bu trafo merkezleri ışığın çıkış yeri değil, lâkin ışığın kendine dağıldığı ve naklolduğu yerlerdir. Ancak mesafenin üretim yerine uzaklığından dolayı, doğuş yerine bağlantılı olan elektrik hattındaki zayıflayan ışığı kuvvetlendirmek için bu trafo merkezlerine ihtiyaç duyulur.
İşte böylece mürşitler kendi asırlarında maharetleri ile imanı yenilerler. Dini bid’atlardan temizleyerek nuru Muhammediyye’yi uzun bir zamandan ve birbirini takip eden asırlardan sonra ilk ziyasına ve parlaklığına çevirirler. Bu da Muhammed ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in: “Âlimler peygamberlerin vârisleridir.” sözünün yansımasıdır.[18]
Ahd almanın semeresi (ödülü), ameli tecrübe üzerine güzel neticeler, tercih edilen ve sevilen hasletlerin meydana gelmesine en büyük delildir. İşte bunun içindir ki selef ve vârisleri olan halef buna sarılmışlardır. Ümmetin çoğunluğu buna rağbet etmişlerdir.
B- Müridin Edepleri
Giriş
sellem )‘in varisi olan zatın hususî Muhammed ( sallallâhu
sohbetlerinin suretini, fayda ve ehemmiyetini bildirdikten, terbiye ile makamlara çıkmanın ve silsile ile Nebiyyi Zişan’a yetişen olgun bir mürşidin elinden çıkan kâmil erleri, şerîat ve hakikatı birleştiren, sonra biatın ehemmiyetini ve ahd almanın lüzumunu açıklayan, izinli olan bir mürşidi bildirdikten sonra sadık bir müridin matlubuna yetişmesi, tahakkuk etmesi için istenilen bazı edepleri burada zikredeceğiz. Bilumum ehlullahın ittifakına göre edebi olmayanın bu yolda seyri de (yürüme başarısı da) olmaz. Her kimin seyri (yürüme başarısı) olmazsa umduğuna vasıl olma başarısı da olmaz. Zira edep sahibi az bir zamanda kâmil olan ricalın (erlerin) yetişmiş olduğu yüce makamlara yetişir. İşte biz müridin şeyhi ve ihvan kardeşleriyle olan bazı edeplerini anlatıp nakil edeceğiz.
a. Müridin Şeyhi ile Edebi
Bu edepler batinî ve zahirî olmak üzere iki nevidir.
Batini Edepler
1- Mürid, şeyhine teslim olup bütün emir ve nasihatlarında ona itaat etmelidir. Bu durum, aklını terk eden ve şahsiyetinden soyunan kişinin kendini götürene tâbi olması gibi körü körüne bir bağlılık değil, ihtisas ve bilgi sahibi birine teslim olma bâbındandır. Şeyhinin esas fikirlerine kesin bir güvenden sonra şeyhinin almış olduğu iznini, ehliyetini, hususiyetini, hikmetini ve rahmetini tasdik etmesidir. Çünkü o şerîat ve hakikatın arasını birleştirmiştir. Bu durum hastanın tâbibine tamamen her yönden tedavi ve tavsiyesine boyun eğerek teslim olmasına benzer. Bu halde hasta aklından sıyrılıp varlık ve şahsiyetini terk etmiş sayılmaz. Bilakis şifa talebinde insaflı ve akıllıca davranıp ihtisas için teslim olmuş sadık bir kişi sayılır.
2Müridlerin terbiye yolunda şeyhine itirazı olmamalıdır. Çünkü o ihtisas ve deneme hususunda bu konuda müçtehid ve yetki sahibidir. Şeyhinin bütün tasarrufatında, müridin hiçbir zaman tenkit bâbını nefsine açması uygun olmaz. Bu davranışlar onun güvenini zayıflatır, nice hayırlarına engel olur. Şeyhi ile kendi arasındaki kalbin birleşmesini ve ruhun yardımını keser.
Allâme b. Hacer el-Heysemî ( rahmetullâhi aleyh ) : “Her kim meşayiha itiraz kapısını açar, hallerini ve fiillerini düşünüp mütâlaa ederek onları araştırırsa bu durum mahrumiyetinin ve sonunun felaket alametidir. O hiçbir zaman neticeye varamaz.”
Bundan dolayı demişler ki: “Her kim şeyhine “niçin?” derse ebediyyen arzusuna nail olamaz.”[19] Şeyhi ile olan bu durum sülûk ve terbiye esnasındadır.[20]
Şeyhin tasarrufatından bir tasarrufun etrafındaki şer-i müşkilleri şeytan müridin kalbine birden bire getirdiğinde bu durum vuslatı keser, güveni söker. Müride lazım olan şeyhine hüsn-ü zan ede, şer-i tevil ve fıkhî çıkış araya. Şayet buna gücü yetmez ise edep ve hürmetle şeyhinin tefsir etmesini isteye. Bu durum müridin şeyhi ile müzâkeresi bahsinde gelecek.
Yine Allâme b. Hacer el-Heysemî ( rahmetullâhi aleyh ) diyor ki: “Her kim meşayiha tevil bâbını açar, hallerini görmezden gelir, işlerini Allah’a bırakır, kendi nefsi ile ilgilenir ve gücü yettiğince mücâhede ederse onun maksadına yetişip muradına en yakın zamanda vasıl olması umulur.[21]
3Mürid şeyhini masum (günahsız) diye kabul etmemelidir! Bir şeyh en kâmil halde de olsa yinede masum değildir. Lâkin kâmil şeyh zelle (hatalar) ve sürçmede ısrarla devam etmez. Himmeti ve gayreti ebediyyen Allah’tan gayriye takılıp kalmaz. Eğer mürid şeyhinin günahsız olduğuna itikat ederse sonra ondan bunun hilafını gördüğünde, kesilmeye ve mahrumiyete sebep olan itiraz ve isyana düşer.
Lâkin ismetten hali değil diye, emirlerinde, yasaklarında ve tâlimatlarında, daima şeyhinin hata ihtimalini göz önünde tutması müride layık ve uygun olmaz. Zira bu durum nefsinin istifade etmesine mani olur. Şol bir hasta gibi ki tâbibin yanına varır, kalbinde tâbibin tedavisinde hata etme ihtimali fikrî olursa bu durum güvenini zayıflatır, nefsinde şek, şüphe ve isyan oluşturur.
4İlk başta yani araştırma safhası geçtikten sonra şeyhinin kemâline, terbiye ve irşad için tamam olduğuna itikat edip inanmalıdır. Muhammed ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’e vâris olacak bir şeyhin zikrettiğimiz şartlarını şeyhinde tahakkuk etmiş olduğunu görmelidir. Şol kimseler şeyhe arkadaş olduklarında imanlarını, ibadetlerini, ilimlerini ve ahlâklarını onun ilahi bilgisi ile ilerletirler.[22]
5Şeyhi ile sohbetinde, sadakât ve ihlâsla sıfatlanmalı, istek ve arzusunda ciddi, nefsanî isteklerinden ve menfaatlerden uzak olmalıdır. 6Şeyhinin huzurunda ve gıyabında hürmetini muhafaza ede. İbrahim b. Şeyban el-Kırmisînî ( rahmetullâhi aleyh ): “Her kim meşayiha hürmeti terk ederse yalancılığa ve rezil olmaya müptela olur.”[23]
Muhammed b. Hamid et-Tirmizî ( rahmetullâhi aleyh ): “Hazret-i Allah seni makama ulaştırır da o makamın ehlinin hürmetinden ve ulaştığı makamın lezzetinden seni mahrum ederse bil ki muhakkak sen yavaş yavaş gurura düşmüşsün.”
Yine buyurdu ki: “Her kim meşayihinin emirlerine ve terbiyesine razı olmaz ise muhakkak o Kitap ve sünnet ile de terbiyelenemez.”[24]
Ebû Abbas Mursî ( rahmetullâhi aleyh ): “Bu kavmin (tasavvuf ehlinin) hallerine tâbi olup izledik, bunları inkâr edip de hayır üzere ölenleri görmedik.”[25]
Efendim Şeyh Abdulkadir Geylanî ( kuddise sirruhu ): “Her kim bir velînin (Allah dostunun) şeref ve itibarını düşürmeye uğraşırsa Allah’u Teâlâ onu kalp ölümüne müptela kılar.”[26]
7Diğer şeyhlerin kadrine noksanlık vermemek şartı ile kendi şeyhine üstün bir sevgi ile bağlanması, sevgide fasit bir hadde kadar taşkınlığa yetişmemesi, şeyhini beşerîyet durumundan çıkarmamalıdır. Muhakkak ki müridin şeyhine olan sevgisi, müridin şeyhine emir ve nehiyde uyması, sevmesi ve seyr-i sülûkunda Allah’ı bilmesi ile kuvvetlenir. Ne zaman ki müridin muvafakatla şahsiyeti büyürse marifeti de ziyadeleşir. Ne zaman ki marifeti ziyade olursa o zaman muhabbeti de ziyade olur.
8Kalbi iki şeyhin arasında dağılmaması için, şeyhinden başkasını gözeterek gitmemeli. Bu müridin misali, bir hastanın aynı vakitte iki doktorun yanında cisminin tedavi olması gibidir. Çünkü hayrete ve tereddüde düşer.[27]
Zahirî Edepler
1Hastanın doktoruna tâbi olduğu gibi mürid de emir ve nehiyde şeyhine tâbi olmalı!
2- Onun meclisinde vakarı ve sükuneti iltizam ede! Bir nesneye yaslanmaktan, esnemekten, uyumaktan, sebepsiz yere gülmekten, sesini (şeyhinin) sesi üzere yükseltmekten ve izin almadan konuşmaktan sakınmalıdır! Zira bu durum şeyhe önem vermeyip ona hürmet etmediğinin göstergesidir. Her kim meşayıhla edep ve hürmet dışı arkadaşlık ederse onların yardımından, bakışlarının semerelerinden ve bereketlerinden mahrum olur.
3- Mümkün olduğu kadar onun hizmetine koşmada acele etmelidir! Zira her kim hizmet ederse ona da hizmet edilir.
4- Uzak yerde olsa bile meclisinde hazır olmalı, gücü yettiği kadar ziyaretini tekrar etmeli! Bunun için denilir ki: “Mürebbînin ziyareti insanı yüceltir ve terbiye eder.”
Muhakkak sûfilerin saadatı (üstadları) seyirlerini üç usûl üzere bina etmişlerdir: İctima (toplanmak), İstima (dinlemek), İttiba (tâbi olmak). Bunlarla İntifa (menfaat) hâsıl olur.
5-
Şeyhin,
müridin
kalbî
hastalıklarından,
nefsanî münasebetsizliklerinden ve bunun gibi kötü hasletlerinden kurtuluşunu kastederek onu tenkit etmesine, yüz çevirmesine, razı olmaması gibi hallerin karşısında, mürid için terbiyeye muvafık olduğundan dolayı sabretmelidir!
İbn-ü Hacer el-Heysemî, ( rahmetullâhi aleyh ): “Tevfikin olmadığı birçok nefisler var ki üstadın terbiyesinde şiddet gördüklerinde ondan kaçarlar, şeyhleri o ithamlardan uzak olduğu halde, ona kabahat ve noksanlıklar itham ederler. Şeyhinin sevgisini elde etmiş kişi dikkat etsin, çünkü nefsi onun helakını ister. Şeyhinden yüz çevirerek nefsine itaat etmesin! ”[28]
6- Şeyhinin kelamını nefsine ve şeyhine zarar gelmemesi için insanlara akılları ve fehimleri kadar nakletmeli. (Ancak kendilerinin anladığı, insanların anlayabileceği kadarını söylemeleri yerinde olur.) Bu konuda Efendimiz Ali ( radıyallâhu anhu ) : “İnsanlara bildikleri kadar konuşun. Siz hiç Allah ve Resulünün tekzib edilmesini ister misiniz?”[29]
Bu edeplerin hepsi huzuru ilâhiyeye yetişmeyi murad eden hakiki müridlerden istenir. Mürebbî ve mürşitlerin yanında malum olduğu gibi mecazî müride gelince onların kastı, sûfi taifesine girmek değil, ancak akit yoluyla onların kıyafeti ile ziynetlenmektir. Bunların, sohbetin şartlarına ve edeplerine uymaları lazım değildir. Bunların misali bir yolu bırakıp diğer yoldan gitmeye benzer. Teberrük yolunda bir tarikatten diğerine geçmede bir zorluk yoktur. Bu durum mürebbî ve müridlerin yanında bilinen bir meseledir.
b. Müridin İhvanları ile Edepleri
1Gaipte ve hazırda olsalar dahi hürmetlerini muhafaza edip onlardan
kimseyi
gıybet
etmemeli,
hem
de
kimseyi
kusurlu bulmamalıdır! Zira ulema ve sülehanın etleri gibi onların etleri de zehirlidir.
2- Onların nasihatlerinde, bilmeyenlere öğretmek, sapıkları irşat etmek ve zayıflıklarını kuvvetlendirmektir. Nasihatlerin şartları vardır ki buna iltizam etmek gerekir. O şartlardan üçü nasihat edene, üçü de nasihat alanadır:
Nasihat edenin şartları
1- Nasihati gizli olmak
2- Lütuf ile olmak
3- Kendini yüksek görmemek
Nasihat alanın şartları
1- Nasihati kabullenmek
2- Nasihat edene teşekkür etmek
3- Nasihati tatbik etmek
3“Kavmin efendisi onlara hizmet edendir”[30] dendiği için, onlara tevazu etmek, onlarla beraber olduğunda insaflı davranmak ve mümkün olduğu kadar hizmetlerinde bulunmak gerekir.
4- Onların ayıpları ile meşgul olmayıp hüsnü zan etmeli! Durumlarını Allah’a havale etmeli! Bir şiirde olduğu gibi:
“İtikat etmiş olduğun halde insanlara gizli,
Sana açık olan kendi ayıbına bak!
Başkalarının ayıbını görme!” denildi.
5Özür dilediklerinde, özürlerini kabul etmektir.
6İhtilaf ve husumet ettiklerinde aralarını ıslah etmektir.
7Onlara eziyet olunduğunda veya hürmetleri çiğnendiğinde onları müdafaa etmektir.
8- İhvanları üzerine liderlik ve öne geçmeyi talep etmemeli! Zira liderlik, isteyene verilmez. Sâlikin üzerine vacip olan edeplerden bazıları bunları muhafaza etmesi ve riayet etmesidir. Çünkü bu yolun hepsi adaptan ibarettir. Hatta bazıları : “Amelini tuz, edebini un yap!” demişlerdir
Ebû Hafs en-Nisâbûrî ( rahmetullâhi aleyh ) : “Tasavvufun hepsi edepten ibarettir. Her vaktin, her halin ve her makamın edepleri vardır. Her kim edebe iltizam ederse olgun erlerin ulaştığı makama yetişir. Her kim edepten mahrum olursa o yakın zannettiği yerden uzaktır. Kabul olunduğunu zannettiği yerden reddedilmiştir.”[31]
Hülâsa
Müridin; şeyhi, ihvanı ve diğer insanlarla beraber olduğunda edebli olmasında sınır yoktur. Bu hususta İbn-i Arabi El-Hatimi, Şa’rânî, Ahmed Zerrûk, İbn-i Acîbe, Suhreverdi ve diğerleri gibi terbiyeci şeyhlerin birçok özel eserleri yazmışlardır.
Dipnotlar
- Buhari Sahihinde, Kitab-ul İman’da tahriç etmiştir. Müslim, Tirmizi, Nesaî de tahriç etmişlerdir. Et-Tergib ve Terhib c.2 s.415’de olduğu gibi
- İmam Ahmed, Tabarani ve Bezzar tahriç etmişlerdir. Ravileri sağlamdır. Mecmauz Zevait c.1 s.19’da olduğu gibi.
- Taberani’de, Bezzar isnadı hasen ile rivayet ettiler.
- İmam Ahmed b. Hanbel rivayet etmiştir. Heysemî Mecmauz Zevaid’de ravilerinin sağlam olduğunu söylemiştir. c.1 s.42
- İmam Ahmed ve Nesaî, El-Biatü Alennushi li Külli Müslim bâbında rivayet etmişlerdir.
- Buhari, Sahihinde Bâbul Beyati, ale İkamissalet bâbında tahriç etmiştir.
- Buhari Sahihin de Kitabul Ahkam’da, Müslim’de Kitab-ul İmare’de rivayet ettiler.
- İmam Ahmed, Ebû Yala ve Taberanî rivayet etmişlerdir. Ravileri sağlamdır, Mecmauz Zevait c.6 s.38’de
- Tirmizi Kitabus Siyerinde, Bâb-u Biatin Nisa’da tahriç etmiştir. Nesaî’de Bâb-u Beyatin Nisa’da rivayet etmiştir. İsnadı hasendir.
- Nesaî tahriç etmiştir. Tirmizi de sahih olduğunu söylemiştir. Hayat-us Sahabe, c.1 s.231’de olduğu gibi.
- Taberani Avsat-u Kebir Kitabında Mecmau’z Zevaid c.6 s.39’da olduğu gibi rivayet etti.
- Heysemi, Mecmau’z Zevaid’de c.6 s.140’da mürsel olduğunu söylemiştir, ravileri sağlamdır.
- Mecmauz Zevaid’de c.9 s.285’de
- El-İsabe c.3 s.458
- Hayat-us Sahabe c.1 s.237
- İmam Ahmed b. Hanbel Hayat-us Sahabe’de olduğu gibi.
- Ricalul fikir Ved Da’vetü Fil İslâm s.248
- Tirmizinin Kitabul İlim’de Ebû Derda (radıyallâhu anhu)’dan rivayet ettiği hadisin bir bölümüdür.
- Bu edepten maksat, terbiye, kemâl ve Allah’a vasıl olmayı isteyen mürid içindir. Âlimlerde ilim alan öğrenciye gelince ona layık olan, hocasına itiraz edip, soru sorup, münazara etmeli ki onun ilminden faydalansın.
- Hicri 974 senesinde vefat eden muhaddis İbn-i Hacer El Heysemî El Mekkî’nin, Fetava-ul Hadisiyye s.55’de.
- El Fetava-ul Hadisiyye s.55
- Bir kişinin zahire aldanacak şekilde duygusal olması uygun değildir. Yoksa sağlam şer-i bir ölçüye vurmadan ve akl-ı selim ile düşünmeden sahte mutasavvıfların ağına düşer. Tasavvufu iddia eden her kişi sûfi ve mürebbî olamaz. İster ki mürşid kıyafetinde görünsün. Nasıl ki hastanelerde doktor elbisesi giyen her kişinin doktor olmadığı gibi. Çünkü bu elbiseyi, hasta bakıcı, hemşire, kapıcılar ve diğerleri de giyerler.
- Tabakat-üs Sûfiyye s.405
- Tabakat-üs Sûfiyye s.283
- Medaric-üs Sulük İla Melikil Müluk s.12. Bu kitap hicri 1284 yılında vefat eden Şeyh Ebû Bekir b. Muhammed Bennani Şazeli’nindir.
- Medaric-üs Sulük İla Melikil Müluk s.12. Bu kitap hicri 1284 yılında vefat eden Şeyh Ebû Bekir b. Muhammed Bennani Şazeli’nindir.
- Şunu dikkate almak gerekir ki; buradaki şeyhten maksat, terbiye şeyhi olup, eğitim şeyhi değildir. Çünkü bir ilim talebesinin birkaç hocası olabilir. Müridin de ilimde birçok hocası olabilir. Çünkü onlarla olan bağı ilmidir. Halbuki müridin terbiye şeyhi ile olan ilişkisi kalbi ve terbiyevidir.
- El Fetava-ul Hadisiyye s.55
- Buhari Sahihinde Kitab-ul İlim’de
- Hadisi, İbn-i Mace ve Tirmizi Ebi Katade (radıyallâhu anhu)’den tahriç etmişlerdir. Münavînin Feyzul Kadir, Şerhu Cami-us Sağir c.4 s.122
- Sülemî, Tabakat-üs Sûfiyye, s.119
- Birinci baskıda ilim konusuna temas etmemiştik. Çünkü kitabımız tasavvufi işaretler, gerçeklerin açıklanması ve o husustaki şüphelere cevap için tahsis edilmişti. Bundan dolayı akaid, ibadet ve muamelat konularına değinmemiştik. Diğer yönden bir Müslüman nefsini tezkiye etmeye, kalbini temizlemeye, içini ve dışını düzeltmeye çalışırken, her şeyden önce imanını tashih etmesi, farz olan ibadetlerin tamamını yerine getirmesi ve muamelelerinde dürüst olması lazımdır. Bu da ancak sıhhatli bilgi ile olur. Bu ise açık ve aşikar bir durumdur. Çünkü ilmin fazileti apaçık meydandadır. Amelleri tashih etmede ilmin şart olması herkesin ittifak ettiği bir durumdur. Bu baskıda ilim bahsini yazmamız, ilmin şeref ve menzillerini açıklamak ve tasavvuf ricalının ilme değer vermeyip ona gereken ihtimamı göstermediklerini iddia edenlere cevap vermek içindir.
