ulaşamadığı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a , süretleri müşâhede etmeye cür'et eden birini gördüğünde, anla ki o meftün ve mağrur (kapılmış ve aldanmış) olup, nüru müşâhede etme mertebesine girememiştir
Zâbit: Veli büyük günâhlar husüsunda mâsüm değildir; küçük günâhları da işleyebilir. Fakat o, büyük günâhlardan a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mahfuz/" mahfüzdur /a (korunmuştur), küçük günâhları da bağışlanır
Râbıt: Velinin amelleri ilmi görüşlere bağlıdır. İlmini de amel hâllerinde lamel etmede) kullanır
Zübit: Eğer beşeri nefs unutturarak veliyi gaflete düşürmek isterse o, şeytana uymaya devam etmez. Aksine onu tevbe etmeye zorlar. Veli, bu hâlin meydana her gelişinde a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mutlak/" mutlaka /a büyük bir samimiyetle bundan döner
Râbıt: Cemâl mertebesindeki veli meftün, celâl mertebesindeki veli ise aldanmıştır. Cemâl ve celâl mertebelerini birleştirmiş olan veli ise a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâl /a sâhibidir
Zâbit: Cemâl müşâhedesine a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib-olan/" sâhib olan /a kimse zayıf olup, bu kişiye tâbi olan yoldan sapmıştır. Celâl müşâhedesine sâhib olan kimse ise a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hidayet/" hidâyete /a ermiş, hâdi (hidâyet ermeye vâsıta olabilecek kişi) ve kuvvetli bir muhtedidir (sağlam bir hidâyete ermiştir). Kâmil kişi ise, cemâlin celâlini ve celâlin cemâlini müşâhede edebilen kişidir
Râbit: (Bütün bunlar) makamın elverdiği ölçüde olur. (Kavânin, 49
Her dem a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/salat/" salât /a ve selâm et Rabb'im
Seçilmiş Peygamber'e
Sırların kaynağı o
âriflerin hazinesi
başlangıç noktası nürların
Âlemlere rahmet olarak gönderdin onu
Cehennem azabından korudun
Selâm onun yakin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibi /a Ashâb'ına da
Onların sevgisi yeter bana
Her veli, ondan önce peygamberlerle velilerin üzerinde bulunduğunu bildiği ve vaktini bildiği a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucudda/" vücüdda /a zuhür eder. Hâtem-i velâyet ise, Hz. Muhammed'in gittiği yol üzeredir. Çünkü o, bu câmi (kapsayıcı) külli Muhammedi nürdan bir parıltı, Resülullâh'ın nürlarından bir nürdur. Geniş mânâdaki velâyet onunla son bulur. Ondan sonra kâinât, umümi velâyete mensüb olan bir adamdan (veliden) hâli kalmaz. Bu husüsta hiçbir cemâate husüsi bir muâmele yapılmaz ve (o veli de) hepsinden gizli kalır. (Nefehât, 150
vera" 3 ) fehl-i vera ; şübühât; vera'-ı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/siddik/" sıddikin /a
Dedim ki : Verâ nedir? Dedi ki: Allah'ın . hoşlanmadığı şeyden uzak durmaktır. Hz. Ömer'in Hırsızdan uzak durun, onu gözetlemeyin' sözü, Onu yüklerinizin başından def edin, hırsızlık yapıncaya kadar onu gözetlemeyin' mânâsına gelir. Arabca'da, Deveden sakın mânâsında 'verri sözünü kullanırlar
Takvâ, âbidlerin ilk mertebesidir. Onunla bir üst mertebeye ulaşır ve onunla amellerini tezkiye ederler. Çünkü Allah Teâlâ, kendisiyle rızâsı aranmayan hiçbir ameli kabül etmez. Allah'a yemin ederim ki, takvâ sâhiblerinin çoğu takvâ ile yetinmemiş, Allah Teâlâ yolunda kalb ve bedenle daha çok a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/gayret/" gayret /a a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/erek/" ederek /a , bu uğurda mal ve canlarını harcamışlardır
Sen bir bak bakalım, onlara nazaran nerdesin. Zamanımız âbidlerinin çoğunun bu husüsta aldanmış olduklarından korkarım. Nice kimseler vardır ki, nefsinde zelil, zühd içerisinde dünyâyı terk etmiş görünür, ama değersiz a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyânın /a yularını tutarlar. Yine nice kinıseler vardır ki bunlar, âlemlerin Rabb'ine karşı kalbden gelen bir sadakatten mahriim bir şekilde namaz kılar, oruç tutar, hacca gider, gazâlara katılır, gözyaşı dökerek duâ ederler. Onlar, bedenleriyle yapmacık bir şekilde ortaya koydukları tâatlarla, dünyâdan el etek çektiklerini ve zâhid olduklarını insanlara göstermek ister, (bu husüsta) ihlâslı görünürler. Ancak gözleriyle Allah'ın hoşlanmadığı şeylere bakar, sinirlendiği veya birileriyle samimiyet kurduğu zaman da diliyle kötü sözler söyler, dedikodu ederler; bedenleriyle de ( Allah'ın hoşlanmadığı) başka kötü işler yaparlar. (Ri'âye, 9
Tâat; kurtuluşun yolu, ilim ise bu yolun rehberidir. Tâatın aslı (temeli) verâ, verâm aslı takvâ, takvânın aslı nefs muhâsebesi, nefs muhâsebesinin temeli ise, havf ve recâdır. Nefsi muhâsebesinin rehberi de ilimdir. (Ri'âye, 12
Ehl-i verâ (verâ ehli) üç tabakadır: Birinci tabaka, helâl veya haramlığı açıkça belli olan şeyler arasında kalan ve kesin olarak helâl veya haram denilemeyen şübheli şeylerden sakınanlardır. Bu husüsta İbn Sirin"? şöyle demiştir: Bana verâdan daha kolay gelen hiçbir şey yoktur. Bir şey bana şübhe verdiğinde onu hemen terk ederim. İkinci tabaka, daha bir şeye elini uzatırken kalbiyle duruma vâkıf olup içi sıkılanlardır. Bunu ancak kalb erbâbı ile muhakkikler bilebilirler. Üçüncü tabaka ârifler ve vecd ehlidir. Bunlar Ebü Süleymân Dârâni'nin dediği gibidir: Seni Allah'tan alıkoyan her şey hayırsızdır.
vera' 1211 Sehl Abdullah'a saf helâl in ne olduğu sorulduğunda şöyle cevâb vermişti: Helâl, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a Allah'a isyân söz konusu olmayan, saf helâl ise, Allah'ın unutulmadığı helâldir. Allah unutulmadan gerçekleştirilen verâ ise Şibli'ye sorulan verâdır. O'na Verâ nedir ey Ebü Bekr? diye sorulduğunda şöyle karşılık vermişti: Göz açıp kapayıncaya kadar bile olsa kalbinin Allah'la alâkasını kesecek şeylerden kaçınmandır. Birincisi avâmın, ikincisi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/havassin/" havâssın /a , üçüncüsü ise ehâss-ı havâssın verâıdır. Verâ zühdü gerektirir. (Lüma', 70
Verâ, şübheli şeyleri terketmektir. İbrâhim Edhem şöyle demiştir: Verâ, şübheli olan her şeyi terketmek, fuzüli şeyleri terk etmek demek olan malayaniden uzak durmaktır.
Hz. Ebü Bekr Sıddik : Biz, bir haram işleriz korkusuyla yetmiş helâli terk ederdik demiştir. Resülullah, Ebü Hureyre'ye Verâ sâhibi ol, insanların en çok ibâdet edeni olursun (İbn Mâce, Zühd, 24) buyurmuştur. (Kuşeyri, 58
Allah Teâlâ buyurmuştur ki: Elbiseni temizle Verâ; sakınına esasına göre, bir şeyi iyice araştırma hassâsiyetini korumak, tâzim esasına göre günâh işlemekten sakınmaktır. Bu (makam), avâma ait zühd makamının sonu, müride ait zühd makamının başıdır. Bunun üç derecesi vardır. İlk derecesi, nefsi muhâfaza ederek çirkinliklerden yüz çevirmek, iyilikleri artırmak ve imânı korumaktır. Verâın ilk derecesine ait olan bu üç sıfat, müride ait verâın husüsiyetleridir
Verâın ikinci derecesi, mahzüru olmayan husüslarla karşılaşıldığında, korunma ve takvâ esasına göre düşük mertebelerden (kurtulup) yükselmek, sınırları aşmaktan kurtulmak süretiyle bu sınırları muhâfaza etmektir
Verâın üçüncü derecesi ise, vaktin dağılmasına götüren her te'sirden uzak durmak, cem hâline aykırı olan her türlü ârızdan uzaklaşmaya gayret etmektir. (Menâzil, 13
Verâ, riyâ ile hütke (kötü amellerle bezenme) arasında orta yoldur. Kemâle ermesi, riyâsız ve gösterişsiz bir şekilde Allah'a yakınlaşması için, nefsi faziletli sâlih amellerle bezemektir. (Mizân, 76
İbrâhim Edhemrt şöyle buyurmuştur: Verâ iki türlüdür. Biri farz olan verâ, diğeri ise hazer (sakınma) verâıdır. Farz olan verâ, Allah'a isyân olan şeylerden sakınmaktır. Hazer verâı ise Allah Teâlâ'nın haranı kılıp kılmadığı şübheli olan şeylerden sakınmaktır.
Şu hâlde, avârmnın verâı haramdan ve şübheli olan şeylerdendir. Yani kul hakkını gerektiren ve şeriatın izin vermediği her şeydendir. Havâssın (seçilmişlerin) verâı, kendisinde hevâ ve nefsin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sehvet/" şehvet /a ve lezzet duyduğu her şeydendir. Ehâss-ı havâssın verâı ise, irâde ettikleri ve gördükleri her şeydendir. Demek ki avâm 1212 vera'
dünyâyı, havâss cenneti, ehâss-ı havâss ise Allah'tan başka her şeyi terketmekle verâ sâhibi olur
Yahya Muâz Râzirh şöyle demiştir: Verâın iki şekli vardır: Birincisi zâhiri verâ olup, Allah'ın rızâsından başka hiçbir şeyin seni harekete geçirmemesidir. İkincisi olan bâtıni verâ ise, kalbine Allah Tebâreke ve Teâlâ'dan başka hiçbir şeyin girmemesidir. (Gunye, 1, 131
Zühd, bir saat; verâ iki saat, mârifet ise devamlı amel etinektir. (Feth, 294
(Makamlardan biri olan) verâ, şübheli olanı terk etmektir... (Âdâb , 20
Şibli'ye verâın ne demek olduğu sorulduğunda şöyle cevâb vermişti: Verâ, kalbinin göz açıp kapayıncaya kadar bile Allah Teâlâ'dan ayrılmasından sakınmandır.
Ebü Süleymân Dârâni ise Kanâat rızânın bir parçası olduğu gibi, verâ da zühdün başıdır.
Yahya Muâz demiştir ki: Verâ, hiçbir tevile sapmaksızın ilmin (Kur'ân ve Sünnet'in) sınırında durmaktır.
(İbrâhim) Havvâs'a verânın ne olduğu sorulduğunda şöyle cevâb vermişti: Verâ, kulun rızâ veya gazab hâlinde, ancak hak olan sözü söylemesi ve bütün ihtimâmının Allah Teâlâ'nın râzı olduğu şey olmasıdır.
(İbrâhim) Havvâs demiştir ki: Verâ havfa ( Allah korkusuna), havf mârifete, mârifet de a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kurbet/" kurbete /a ( Allah'a yakınlığa) götürür. ( Avârif, 284-285
Verâ, haramlardan kaçınmaktır. İçinde haram olma şübhesi bulunan her şeyden, bu şübhe sebebiyle kaçınılır. İşte bu şübhelere şübühât denir. Bu, kendisinde Kitâb, Sünnet ve İcmâ'dan açık bir nassın haram kıldığı husüsunda bir şübhe bulunan şeydir. (Fütühât, 1, 312
Verâ, ictinâb (sakınmak) demektir. Şer'i mânâsı ise, helâlden değil, haram ve şübheli şeylerden kaçınmaktır. . Hz. Peygamber bu husüsta şöyle buyurmuştur: Sana şübhe veren şeyi bırak, şübhe vermeyen şeye yönel. (Buhâri, Büyü, 3) Bu bizim söylemek istediğimizin aynıdır. Bu hadis, cevâmi'i kelim ve fasl-ı hitâb dandır. Birisi şöyle demiştir: Bana verâdan daha kolay gelen bir şey görmedim. Bu hadisle amel etmek için, nefsimde iz bırakan her şeyi terk ettim (, hepsi o kadar).
Haramlığı kesin olan şeye gelince, ondan kaçınmak emredilmiştir. Çünkü onu almak yasaklanmıştır. (Bu yasaklama,) yasaklanan kimse hakkında olup, yasaklanan şeyin bizzât kendisi hakkında değildir. Çünkü birine yasaklanan bu şeyin kendisi, sana mübâh oluşu yasaklandığı hâlde, başkası için Şâri'in şeriatın (Esfâr)) mübâh kılması yoluyla mübâh olabilir. İşte bundan dolayı dedik ki; Yasaklanan şeyin bizzât kendisi yasak değildir. Çünkü hiçbir şey bizâtihi tamamen haram değildir. (Fütühât, TI, 172; Esfâr, 93
Verâ dört derecedir: Birinci derecesi, hakkında haramlığına dâir fetvâ verilen şeylerden sakınmak. Bu husüsta misâl vermeye ihtiyaç yoktur. İkinci derecesi, bütün şübheli şeylerden kaçınmaktır. Şübühât kısmında da geçtiği gibi bu, vâcib değil müstehabdır. Hz. Peygamber bu husüsta şöyle buyurmuştur: Sana şübhe veren şeyi bırak, şübhe vermeyen şeye yönel. Buhâri, Büyü, 3) Üçüncü derecesi, harama düşme kaygısıyla bazı helâlleri terk etmektir. Dördüncü derecesi ise, Allah'ın rızâsı olmayan her şeyi terk etmektir. İşte bu, sıddiklerin verâıdır. Buna misâl olarak Yahyâ Nisâbüri'den rivâyet edilen şu hâdise verilebilir: Bir ilâç içmiş. Hanımı İlâcın te'sir etmesi için evde biraz dolaşsaydın? deyince şöyle cevâb vermiş: Ben böyle bir yürüyüş bilmiyorum. Oysa ben, kendimi otuz senedir hesaba çekiyorum. Bu kimse, yürüme husüsunda dinle alâkalı bir niyet etmeden adım bile atmamıştır. İşte bu, verâın inceliklerindendir. (Kudâme, 83
Verâ, avâm için zühd makamının sonu, müridler içinse başıdır. Büyüklere göreyse günâhtan sakınmaktır. Yapraklarına gelince; birincisi, imânı korumak için çirkin işlerden kaçınıp, iyilikleri çoğaltmaktır. İkincisi, câiz olan şeyle câiz olmayan şey arasındaki sınırı korumak; üçüncüsü ise, farkla alâkalı, yani cem'e muhâlif olan her şeyi terk etmektir. (Ravza, 470
Verâ, gözü göz alıcı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/lezzetler/" lezzetlerden /a ; nefsi şehvetlerden; kalbi gafletlerden; rühu sürçmelerden; sırrı mâsivâya iltifât etmekten alıkoymaktır. (Câmi’, 54
Verâ üç kısımdır: Avâmın verâı, rızâ yâhut gazab hâlinde ancak Allah'ı râzı edecek şekilde konuşmak; havâssın verâı, bedeni Allah'ın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/gazabini/" gazabını /a gerektiren her şeyden korumak; ehâss-ı havâssın verâı ise bütün işlerinin Allah'ın rızâsına münüâsib olmasıdır. (Câmi’, 60
Verâ ile takvâ, lugatte aynı mânâya gelir. Hakikat ehline göre verâ, harama düşme korkusuyla şehvetlere uymaktan kaçınmaktır. Denilmiştir ki Verâ, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/te-vil/" te'vile /a sapmaksızın, şeriatın zâhirine göre hareket etmektir.
Şöyle diyen de olmuştur: Verâ, şübheli olan her şeyi terk etmek ve her an nefs muhâsebesi yapmaktır.
Şibli ise demiştir ki Verâ, mâsivâyı ( Allah'tan başka her şeyi) terk etmektir.
Peygamber Efendimiz verâa teşvik ederek şöyle buyurmuştur: Helâl bellidir, haram da bellidir. Bu ikisi arasında şübheli olan şeyler vardır. Öyle ise sen, şübheli olanı bırakarak, şübheli olmayan şeylere uy. Müslim, Müsâkat, 107-108) (Câmi’, 265
Verâ, lugatte bir şeyden korktuğundan dolayı uzak durmak demektir. Şeriatta da bunun gibi, Allah'ın emrine uymak için bir şeyden sakınmaktır. (Nebhâni, I, 269
Verâ iki çeşittir: Birincisi zâhiri verâ olup, Allah'ın rızâsından başka hiçbir şe1214 a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vera-yi-lubs/" verâ-yı lübs /a
yin seni harekete geçirmemesidir. İkincisi ise bâtıni verâ olup, kalbine Allah Teâlâ'dan başka hiçbir şeyin girememesidir. İmam Şafii'b şöyle demiştir: Bir kimse konuşmak istediği zaman, konuşmadan önce düşünmelidir. Eğer maslahat zâhir olursa konuşmalı, bunda şübhe varsa, maslahat zâhir olmadıkça konuşmamalıdır.
Bişr Hâris (Hâfijh demiştir ki Ne zaman susmak sana hoş gelirse, işte o zaman konuş! (Nebhâni, I, 271
(Ayrıca bk. takvâ/takvallâh
