nefsiyle meşgul olduğunda hayatı güzelleşmez.
Cüneyd'e zühdün ne olduğu sorulunca Elin mülkten, kalbin ise aramaktan boşaltılmasıdır şeklinde cevâb vermiştir
Şibli'ye zühdün mâhiyeti sorulunca Allah'tan başka her şeyden yüz çevirmektir diye cevâb vermiştir
Yahya Muâz şöyle demiştir: Şu üç haslete sâhib olmayan ziühdün hakikatine erişemez: Alâkasız (sırf Allah için yapılan) amel, tamahsız söz ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/riyaset/" riyâset /a (baş olma sevdası) taşımaksızın izzet sâhibi olma.
Ebü Hafs (Haddâd) şöyle demiştir: Zühd, sadece helâlde olur; a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyâda /a ise helâl yoktur. O a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a zühd de yoktur.
Ebü Osman (Hirij de Şübhesiz Allah zâhide istediğinden fazla, dünyâya rağbet edene istediğinden az, istikamet sâhibine ise istediği kadar verir demiştir
Yahyâ Muâz'ın şöyle bir sözü vardır: Zâhid (sürekli Allah'ın celâli tecellilerine, azabına ve Allah korkusuna vurgu yaparak) senin burnuna sirke ve hardal çektirir, ârif ise fsüreklinlah'ın cemâli tecellilerinden, nimetlerinden ve Allah sevgisinden söz a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/erek/" ederek /a ) sana misk ve anber koklatır.
Hasan Basri Dünyâya karşı zâhid olmak (demek); dünyâ ehlinden ve dünyâda bulunan her şeyden nefret etmektir demiştir
Süfilerden birine Dünyâda zâhid olmak ne demektir? diye sorulunca Dünyâda olanı dünyâda bulunan kimselere terk etmektir şeklinde cevâb vermiştir
Bir adam Zünnün Mısri'ye Dünyâda ne a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/zamana/" zamana /a kadar zühde riâyet edeceğim? diye sormuş, o da Nefsine karşı zâhid oluncaya kadar! şeklinde cevâb vermiştir
Muhammed Fadl Zâhidlerin isârı fikrâmı) istiğnâ hâlindeyken (ihtiyaçları bulunmadığı zaman), a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/futuvvet/" fütüvvet /a ehlinin isârı ise ihtiyaç hâlindedir (ihtiyaçları bulunduğu zamandır) demiştir. (Kuşeyri, 61
Allah Teâlâ buyurmuştur ki: (Ölçü ve tartı husüsunda) Allah'ın bakıyyesi (helâl olarak bıraktığı kâr) sizin için daha hayırlıdır. Zühd, bir şeye olan rağbetin tamamen ortadan kalkınasıdır. Zühd, avâm için a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kurbet/" kurbet /a (yakınlaşma), mürid için zarüret, havâss için a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hasyet/" haşyettir /a
Zühdün üç derecesi vardır. Birinci derecesi, ilâhi azarlamadan sakınıp noksanlıklardan çekinerek ve fâsıklarla aynı işleri yapmaktan hoşlanmadığından dolayı şübheli şeyler husüsunda zühddür
İkinci derecesi, fuzüli şeylere değer vermemektir. (Bu da şöyle olur:) Çok fazla şey istememek, vakti imar etmek maksadıyla yetecek kadar azıkla yetinmek, aşırılığı birakmak, peygamberlerin, velilerin ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/siddik/" sıddiklerin /a husüsiyetleriyle süslenmek. Üçüncü derecesi ise zühd husüsundaki zühddür. Bu da üç şeyle olur: Zühde yöneldiğin şeyi küçük görmekle; (zühdle alâkalı) bütün hâllerin, gözünde bir olmasıyla; a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikatler /a vâdisine bakarak, İzühd husüsunda ortaya koyduğun) a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/gayret/" gayreti /a görmekten gaib olmakla. (Menâzil, 13
Geçim sıkıntısına karşı olan sabra zühd , zıddına da hirs denir. Eğer aza sabrediyorsa buna kanâat , bunun zıddına da şerelh façgözlülük, doymazlık) denir. İmân ahlâkının çoğu sabra dâhildir. (Ihyâ', IV, 82
Dünyâ husüsunda zühd içinde yaşamak sâliklerin şerefli makamlarından biridir. Bu makam diğer makamlar gibi ilim, hâl ve amelle tanzim edilir. Nitekim selef âlimlerinin dediği gibi imân konularının tamamı itikad, söz ve amele dayanır. Söz imânın ortaya çıkması için gibidir. Onunla hâlin makamı ikame edilir. Çünkü onunla batıni hâl ortaya çıkar. Aksi takdirde maksad sözün kendisi değildir
zühd 1285 Söz, hâlden meydana gelmezse, imân değil, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/islam/" islâm /a olarak adlandırılır. Hâle sebeb olan ilim, meyve veren ağaç gibidir. Amel ise meyve yerine geçen hâlin neticesidir. Hâli, ilim ve amel taraflarıyla beraber zikr edelim. Hâlle, zühd olarak isimlendirilen şeyi kasd ediyoruz. Bu mânâda hâl, bir şeye olan rağbeti ondan daha hayırlısına döndürmekten ibârettir
Bir bedel karşılığı satış ve diğer herhangi bir sebeble bir şeyden vazgeçmek, ona rağbet etmemekten; onun yerine başkasını almak ise o aldığı şeye rağbetten kaynaklanır. Vazgeçilen şeye a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbetle /a kendisine zühd , yöneldiği şeye nisbetle de rağbet ve hubb (sevgi) adını alır. Buna göre zühd herhangi bir şeyden vazgeçip onun yerine daha hayırlı olan bir şeye dönmek demektir. Bununla beraber, yüz çevrilen şeyin de arzu edilecek bir yönünün bulunması gerekir. Çünkü arzu edilir bir tarafı bulunmayan taş, toprak, kum gibi şeyleri terk edene zâhid denmez. Zâhid, toprak, taş gibi rağbet a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilmesi/" edilmesi /a tasavvur olunamayacak şeyleri değil, dirhem ve dinar gibi rağbet edilen şeyleri terk eden kişiye verilen isimdir. (İhyâ', IV, 266-267
Zühd, kuvvetinin farklılığına göre üç farklı derecededir. Birinci derece en düşük derecedir. Bu derecede, kişinin kalbi dünyâya meyl, nefsi de iltifât eder. Fakat kendisi, dünyâyı arzu eder hâlde bulunmasına rağmen mücâhede yoluyla dünyâdan yüz çevirmeye çalışır. Buna mütezehhid denir. (Bu nokta,) çalışıp gayret ederek zühde ulaşana nisbetle zühdün başlangıcıdır. Mütezehhid önce nefsini, sonra zekâsını tüketir. Zâhid ise önce zekâsını harcar, sonra nefsini, ayrılmış olduğu şeye karşı sabır husüsunda değil, tâat ve ibâdetler husüsunda terbiye eder. Mütezehhid, nefsinin hâkimiyetine girip, şehvetlere kapılabilir ve az ya da çok dünyâya meylederek dünyâdaki istirahatine dönme tehlikesi içindedir
(Zühdde) ikinci derece, ümid a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a cennete nisbetle dünyâyı küçük görerek gönül hoşluğu ile dünyâyı terk etmektir. Tıpkı, iki dirhem için bir dirhemi terk eden kişi gibi, —-her ne kadar biraz beklemesi gerekse de- bu insanın ağırına gitmez. Fakat bu ikinci derecedeki zâhid de a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mutlak/" mutlaka /a alış-veriş eden tâcir gibi zühdünü görüp ona iltifât edebilir, kendini ve zühdünü beğenmeye meyledebilir. Kendi kendine, daha değerli olan bir şeyi terk ederek daha az değerli olan diğer bir şeyi tercih etmiş olduğunu sanır (hâlbuki böyle değil, tersi doğrudur). Aynı zamanda bu bir eksikliktir
Üçüncü derece en yüksek derecedir. İsteyerek zâhid olmak ve zühdü içinde de zâhid olmak, dolayısıyla zühdünü görmemektir. Çünkü zühdünü bir şeyin terki olarak görmez. Dünyânın bir şey olmadığını bilir. Böylece çakıl taşını bırakıp cevheri alan kimse gibi olur. Bunu bir karşılık olarak görmez. Kendini bir şeyi terk etmiş kişi olarak görmez. Cevhere nisbetle çakıl taşı neyse dünyânın da Allah'a ve O'nun âhirette vereceği nimetler nisbetle aynı değerde olduğuna inanır. İşte zühd husüsunda a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâl /a noktası budur ve bunun sebebi de (zühd, eşyâ, dünyâ, âhiret ve Allah husüsundaki) mârifetin kemâlidir. İşte çakıl taşını verip cevheri alan kimse1286 zühd
nin bu ticâretinden dönme a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ihtimal/" ihtimâli /a olmadığı gibi, bu zâhidin de zühdünden dönme ve dünyâya meyletme tehlikesi yoktur. (İhyâ', IV, 277-278
Zühdün üç derecesi daha vardır. En yükseği kendisine husüsi bir mevki vermemesi, Ashâb-ı Suffe gibi mescidin herhangi bir bölgesiyle yetinmesidir. Zühdün orta seviyesi, kendisi için hurma yaprağından yapılmış veya buna benzer kulübe gibi husüsi bir mevki istemektir. En düşüğü ise satılık veya kiralık bir oda istemektir. Meskenin genişliği ihtiyacından fazla ve süslü değilse, bu hâl kendisini diğer zühd derecelerinden çıkarmaz. (İhyâ', IV, 290
Yahya Muâz şöyle demiştir: Zühdün alâmeti şu üç haslettir: Alâkasız (sırf Allah için yapılan) amel, tamahsız söz ve riyâset arzusu (baş olma sevdası) taşımaksızın izzet sâhibi olma (İhyâ', IV, 299
Âlimlerimize göre zülid iki türlüdür: Kul için makdür (takdir edilmiş) ve gayr-i makdür (takdir edilmemiş) olan zühd. Kul için makdür olan zühd üç şeyle olur: Dünyâdan kayıp olanı istemeyi terk etmek, dünyâda cem olunanı (birleşeni) ayırmak ve dünyâyı isteyip tercih etmeyi terk etmek
Kul için gayr-i makdür olan zühde gelince o, zâhidin kalben bir şeyden soğumasıdır. Kul için makdür olan zühd, gayr-i makdür olan zühdden önce gelir. Kul, dünyâdan kayıp olanı istemeyi bırakınca, onda cem olanı ayırınca, Allah için kalben dünyâ taleb ve ihtiyârını terk edince ve dünyânın âfetlerini tefekkür ederek Allah'ın sevâbının büyüklüğünü düşününce, kalbinde dünyâya karşı bir soğukluk doğar. Bana göre bu, hakiki zühddür. (Minhâc, 13
Zühd, bize göre helâl ve haramda vâki olabilir. Haramla alâkalı olursa farz; helâlle ilgili olursa nafile olur. Tâatları tam olarak yerine getiren kimse için bu haram, leş mevkiindedir. Bu leş, ancak zarüret anında, zararı giderecek miktarda yenilebilir. Helâlde zühd ise ancak a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/abdal/" abdâl /a makamında olur. Onlara göre helâl leş mevkiindedir. Ondan sadece gerektiği kadar alırlar. Onlara göre haram ateş mevkiindedir. Onu herhangi bir hâl ile almak akıllarına bile gelmez. İşte bu, kalbdeki soğukluğun mânâsıdır. Böylece kişinin düşüncesi dünyâdan kopar, onu pis görür, ondan nefret eder. Geriye kalbinde dünyâya karşı ne bir ihtiyâr, ne de bir irâde kalır. (Minhâc, 14
Tevhid kalbdedir, zühd kalbdedir, takvâ kalbdedir, mârifet kalbdedir, Hakk'ı bilmek kalbdedir, Hakk Teâlâ'yı sevmek kalbdedir, O'na yaklaşmak kalbdedir. (Feth, 49
Mütezehhid, dünyâsını elinden çıkarmış a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/olan-kimse/" olan kimsedir /a . Zühdü tahakkuk ettirmiş (gerçekleştirmiş) olan zâhid ise dünyâyı kalbinden çıkarır. Onlar dünyâya karşı kalbleri ile zâhid olmuşlar ve böylelikle zühd onların tabiatı hâline gelmiştir. Zâhirleri bâtınları ile karışmış, tabiatlarının ateşi sönmüş, hevâları kırılmış, nefsleri tatmin olmuş ve kötülükleri değişmiştir. (Fethi, 106
Mü'min dünyâda, zâhid âhirette, ârif ise Mevlâ'dan başka her şeyde garibdir. (Feth, 142
Zülıd, bir saat; verâ iki saat, mârifet ise devamlı amel etmektir. (Feth, 294
Fakr, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tasavvuf/" tasavvuftan /a ayrıdır. Aksine fakrın sonu tasavvufun başıdır. Zühd de fakrdan ayrıdır. Onlara göre fakr, yoksulluk ve yokluk değildir. Bilakis övülen fakr, Allah'a güvenmek ve onun taksimine râzı olmaktır. (Âdâbr, 7
(Makamlardan olan) zülid dünyânın helâlini terk etmek, dünyâdan ve onun arzularından yüz çevirmektir. Bundan sonra gelen fakr ise, mal-mülk sâhibi olmamak, kalbden mal sevgisini çıkarmak demektir... (Âdâb , 20
kul, makamlara terfi etmeyi hâlleri artırarak sürdürür. Bu münâsebetle, tevbeye varıncaya kadar hâllerle makamların iç içe olduğu görülür. İçerisinde hâl ve makam bulunmayan hiçbir fazilet yoktur. Zühdde hâl ve makam vardır, tevekkülde hâl ve makam vardır, rızâda da hâl ve makam vardır
Kulda tevbe ve zecr hâli yerleşip makam hâline gelmedikçe nefsin hevâsının sürekli olarak üstün gelmesi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/yuzunden/" yüzünden /a kul tevbe ve zecr hâlini muhâfaza edemez. Zühdde de durum bundan farklı değildir. Kul, önce kendisine dünyâ ile meşgul olmayı terketmenin lezzetini gösteren ve kendisinin ona doğru yönelmesini kınayan bir hâl ile zühde yönelmeye çalışır. Kerim olan Allah'tan gelecek yardıma nâil olmadıkça, nefsin açgözlülük ve dünyâya karşı olan hırsının delâletiyle (tevbe ve zecr) hâlinin eseri ortadan kalkar. Böylelikle kul zühde erer, zühdde istikrar kazanır ve zühd makamın hâline gelir... ( Avârif, 275
Cüneyd şöyle demiştir: Zühd, elin mülkten, kalbin ise (mülk sâhibi olmak için) aramaktan boşaltılmasıdır.
Şibli'ye zühdün ne olduğu sorulunca şöyle cevâb vermiştir: Zülıd gaflettir. Çünkü dünyâ hiçbir şey değildir. Bir hiç olanla alâkalı zühd de gaflettir.
Zühd fiz-zühd (zühd husüsunda zühd) sâhibi olan kimsenin yanında dünyânın varlığı ya da yokluğu eşittir. Dünyâyı terkederse, ancak Allah sayesinde terkeder, alırsa Allah'la alır. İşte bu, zühd fi'z-zühddür (zühd içinde zühdü yaşamaktır). Ârifler içinde bu makama erişenleri gördük
Bu makamın üstünde zühdle alâkalı başka bir makam daha vardır. Bu da, ilminin genişliğinden ve nefsinin, beka makamındaki temizliğinden dolayı, Hakk'ın irâde ve ihtiyârını kendisine iâde ettiği kimseye aittir. Bunlar zühd fi'z-zühdden sonra üçüncü bir zühdü tahakkuk ettirir. O, dünyâyı bir köşesinde mekân tuttuktan ve kendisine mevhibe iâde edildikten sonra terk eder. Onun bu makamda dünyâyı terketmesi kendi ihtiyârı iledir. Onun ihtiyârı ise Hakk'ın ihtiyârından gelir. O, enbiyâ ve sâlihlere bakarak ve onlarla teselli bularak dünyâyı terketmeyi tercih etmiştir
Zühd fi'z-zühd makamında, dünyâyı elde etmeyi, hâl yönüyle kuvvetli peygamber ve sıddiklerin derecesine ulaşma husüsundaki zayıf vaziyeti sebebiyle, kendisine lütfedilmiş bir nimet olarak görür. Sonra Hakk'tan gelen bu lütfu da, Hakk'la ve Hakk için terkeder. Bu makamda, açık ilmin kendisine ilhâm ettiği tedbirle (nefsine) acıyarak dünyâdan kendi ihtiyârı ile faydalanır. Bu makam, (hâl ve makam yönünden) kuvvetli olan âriflerin tasarruf makamıdır. İlk olarak Allah için zâhid oldukları, ikinci olarak Allah'a rağbet ettikleri gibi, üçüncü defa da Allah ile zâhid olmuşlardır. ( Avârif, 286
Zühhâd (zâhidler), a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kudret/" kudretleri /a olmadığından dolayı dünyâyı terkedenlerdir. Ashâbımız, dünyâ malı aramaya ve toplamaya kudreti olduğu hâlde bunu yapmayan ve talebi terkeden, dolayısıyla elinde avucunda dünyâ malından hiçbir şey bulunmayan kimse hakkında ihtilâf etmiştir. Bu kimse zâhidlere dâhil edilmeli mi, yoksa edilmemeli mi?
Ashâbımız arasında bu kişilerin zâhidlere dâhil edilebileceğini kabül edenler bulunduğu gibi, zühdün, ancak elde bulunan şey hakkında mümkün olabileceği görüşünü kabül edenler de vardır. Bu görüşte olanlara göre, bazı durumlarda kişinin elinde dünyâ malı bulununca zühd tahakkuk etmez. Bu görüşte a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/olanlarin/" olanların /a reisleri ise, hikâyesiyle meşhür olan İbrâhim Edhem'dir. (Fütühât, II, 20-21; Nebhâni, I, 47
Zühd ancak kişinin mülkünde olan şeyde mümkün olur. Taleb de, mülkte bulunan şeydir. (Asıl) zühd, taleble alâkalı olan zühddür (istemekten uzaklaşmaktır, istememektir). Ashâbımız mülkü olmayan fakir için zâhid ismini kullanmanın doğru olup olmadığı veya onun bu makamda herhangi bir payı bulunmadığı husüsunda ihtilâf etmiştir. Böyle bir fakir hakkındaki görüşümüz şudur: Fakir dünyâya rağbet duyma husüsunda temkin sâhibidir (onun mertebesi dünyâya rağbet etmesini gerektirir), onu elde edemese bile onu elde etmeye çalışır. Bu çalışma, taleb ve rağbetinden dolayı, onun dünyâyı terkedişi, hiçbir şübheye mahal bırakmayacak şekilde zühd olarak adlandırılır. (Bu taleb, (makamı gereği) onun mülkünde bulunmaktadır. Bu sebebden dolayı zikrettiğimiz gibi târif ettik. (Esfâr)) (Fitühât, VI, 174; Esfâr, 95
Bil ki, zikrettiğimiz sâlikler çeşitli mertebelere ayrılırlar: O'ndan O'na (sülük eden) sâlik, tecelliden tecelliye intikal eder. O'na, O'ndan ve O'nda sâlik olan, ilâhi isim husüsunda, bir ilâhi isimden (başka) bir ilâhi isme sülük eder
O'ndan, O'na, O'nda, O'nunla sâlik olan, bir ilâhi isimde, bir isimden, bir başka isme o isimle sülük eder
O'nda ve O'na değil, O'ndan sâlik olan, kâinâttan kâinâta Allah katından çıkar. O'nda ve O'ndan değil, fakat O'na sâlik olan, tıpkı Hz. Müsâ'nın s4 kaçması gibi, kâinâtta kâinâttan O'na kaçar
zühd 1289 O'ndan, O'nda ve O'na doğru yürümeyen sâlik ise amel-i sâlih husüsunda dünyâdan âhirete intikal eder, bunlar da ârif olmayan zühhâddır (zâhidlerdir). (Fütühât, II, 376
Yakin makamları dokuz tanedir: Bunlar, tevbe, zühd, sabr, şükr, havf, rızâ, recâ, tevekkül ve mehabbettir. Bu makamlardan hiçbirinin, Allah ile tedbir ya da tercihin ortadan kalkmasıyla beraber düşünülmesi doğru olmaz
Zühd ancak tedbirin dışına çıkınakla sahih olur. Çünkü sen tedbirin dışına çıkınakla muhâtabsın. Tedbir husüsunda zühd senin tedbirindir
Zühd iki türlüdür: Zâhir ve celi (açık) olan ve bâtın ve hafi (gizli) olan zühd. Zâhir ve celi olan zühd; yiyecek, giyecek ve benzeri helâl şeylerin fazlasından zühddür. Bâtın ve hafi olan zühd ise; riyâset (baş olma arzusuj, öne çıkma hevesinden zühddür. Allah'la beraberken tedbiri terketmek de bu sınıfa girer. (Tenvir, 8
Sabır, geçim sıkıntısına karşı olursa buna zühd denir. Eğer kişi aza sabrediyorsa, buna kanâat denir. (Kudâme, 286
(Fakirlik konusundaki beş hâlden ilki şudur:) Ona bir mal gelse onu istemez, ondan eziyet duyar ve nefret ettiğinden dolayı onu almaktan, şerrinden ve meşguliyetinden sakınmak için kaçar. Bu hâlin sâhibine zâhid denir
Bu beş hâlin en kuvvetli derecesi zühd hâli olan birinci hâldir. Bu birinci hâlden daha yüksek bir hâl daha vardır. O hâl de malın varlığı ve yokluğunun bir olmasıdır. Onu bulsa sevinmez, kaybetse sıkıntı duymaz. (Kudâme, 338
İnsanların bir kısmı dünyâyı arzuladığı hâlde ona karşı zâhid davranır, ancak nefsiyle mücâhede eder. İşte bu kimseye mütezehhid denilir. Bu itibârla mütezehhidlik zühdün başlangıcıdır. (Kudâme, 347
Zühdün, rağbet edilene nisbetle üç derecesi vardır: Biri azabdan, hesabdan ve insanın önünde bulunan buna benzer korkulardan kurtulmak için zühddür. Bu
