sıfatıdır. Hakk ise değişmez, başkalaşmaz
Vecd, neşe veya üzüntü, ferahlık veya sıkıntı cinsinden kalbe isâbet eden bir elemdir. Vücüd ise gönülden gamı gidermek ve kalbin murâdına ermesinin sağlanmasıdır. (Hücvîrî, 499
Vecdin mi yoksa a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucudun/" vücüdun /a mu daha mükemmel (olduğu konusunda şeyhler ihtilâf etmişlerdir). Bir topluluk şöyle demiştir: Vücüd müridlerin, vecd ise âriflerin vasfıdır. Âriflerin derecesi, müridlerinkinden daha yüksek olduğuna göre, onlara ait sıfatın, bunlara ait olandan daha mükemmel olması gerekir. Çünkü idrâk a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilmesi/" edilmesi /a imkân dâhilinde olan her şey idrâk edilir. Bu, cinsin sıfatıdır. Çünkü idrâk sınırlı olmayı gerektirir. Oysa Allah'ın sınırı yoktur. Şu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a kulun fidrâk edip) bulduğu şey, kendi meşrebinden (yaratılmış ve sınırlı bir varlıktan) başka bir şey değildir. Tâlibin bulamadığı, mahrum kaldığı, bulanın da istemekten aciz kaldığı şey, Hakk'ın hakikatidir.
Bir başka topluluk da şöyle demiştir: Vecd müridlerin yanışı, vücüd ise mulhiblere (sevenlere) verilen bir hediyedir. Biri hurka (yanma), diğeri ise tuhfedir (hediyedir). Muhiblerin derecesi müridlerin derecesinden üstündür. Çünkü tuhfeyle sükün bulmak, talebdeki yanıştan daha ntükemmeldir.
Bir menkıbe anlatmadan bu husüsu anlamak mümkün değildir: Şeyh Ebü Bekr Şiblit bir gün, galeyân hâlinde iken Cüneydr" geldi, Şibli onu mahzün buldu ve Ey Şeyh, ne oldu? dedi. Cüneydrh Men talebe vecede farayan bulur) diye cevâb 1062 tevâcüd-vecd-vücüd
verdi. Şibli buna karşılık Bel, men vecede talebe (hayır, aksine bulan arar) dedi. O zaman, şeyhler bunu konuşmuşlar ve şu sonuca varmışlardır Biri vecde, diğeri ise vücüda a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işâret /a etmiştir.
Bana göre müteber olan Cüneyd'in sözüdür. Çünkü kul, Mâbüd'unun kendi cinsinden olmadığını bildiği zaman, hüznü devam eder. (Hücvîrî, 499-500
Tevâcüd, zorlama ile vecde gelmektir. Bu, Hakk'ın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahid/" şâhid /a (tecelli) ve nimetlerini kalbe arzetmek, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ittisal/" ittisâl /a (birleşme) ve temenni (taleb etme) husüsunda erlerin yolunu düşünmektir. Bu konuda bir topluluk şekilcilik yolunu tutmuş, süfilerin zâhiri hâllerini, rakslarındaki tertibi ve işâretlerinin süslenmesini a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/taklid/" taklid /a etmiştir. Bu, haramın ta kendisidir
Bir topluluk da tahkik ehlidir. Çünkü onların tevâcüdden maksadları, büyük mutasavvıfların şekil ve hareketlerini değil, hâl ve derecelerini taleb etmektir. (Hücvîrî, 501
Raksın ne şeriatta, ne de tarikatta bir temeli vardır. Bütün akıl sâhiblerinin ittifâk ettiğine göre raks, ciddi olduğu zaman eğlence, fuzuli bir şey olduğu zaman ise gayri ciddiliktir. Hiçbir şeyh onu övmemiş, beğenmemiş ve bu husüsta ileri gitmemiştir. Haşviyyât ehlinin bu husüsta ortaya attıkları rivâyetlerin tümü a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/batil/" bâtıldır /a . Vecd esnâsındaki hareketler ve tevâcüd ehlinin davranışları raksa benzediği için, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyâ /a ehli bazı kişiler bunu taklit etmişler ve aşırıya kaçarak raks hareketini kendilerine a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mezheb/" mezheb /a yapmışlardır. Halktan bazı insanlar gördüm. Bu insanlar, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tasavvuf/" tasavvufun /a rakstan başka bir şey olmadığını zannediyorlar ve raksetmeye çalışıyorlardı. Başka bir sınıf ise raksın aslını inkâr etmekteydi
İşin hulâsası şudur: Raksı, insanların en câhil olanının yapması bile hem aklen, hem de dinen çirkin bir şeydir. Faziletli insanların bunu yapması ise mümkün değildir. Ancak, gönülde bir hafiflik meydana gelir ve bu dalgalanmalar başa musallat olursa, bu hâl vakti kuvvetlendirir ve hâlde de kıpırdanma meydana gelir, tertib ve rusüm İşekiller) irtifâ kazanır. Bu kıpırdanma ne rakstır, ne ayakla usül vurma hareketidir, ne de tabiatın terbiyesidir. Bilakis rühun eritilmesidir. Bu harekete raks diyen kimse, doğrudan uzaklaşır. Bundan daha uzakta olan ise, zorla kendisini bir hâle sokan ve bunun Hakk'tan olduğunu iddiâ eden kişidir. Hâlbuki o kişinin kendi tercihi dışında hiçbir hâli yoktur, zoraki bir hâle girmeye çalışmaktadır ve buna da Hakk'tandır demektedir. Hakk'tan gelen hâlin sözle ifâde edilme a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/imkani-2/" imkânı /a yoktur, Onu tadmayan bilemez. (Hücvîrî, 502
Allah buyurmuştur ki: Biz onların kalblerini metin kıldık, bu sayede onlar ayağa kalktılar. Vecd, endişe veren bir müşâhedenin tutuşturduğu bir alevdir. Üç derecesi vardır: İlk derecesi, sâhibinde herhangi bir iz bıraksın ya da bırakmasın, bir işitme, görme ya da fikir şâhidinden gelen ârız (gelip giden, yenilenen) vecddir
tevâcüd-vecd-vücüd 1063 Vecdin ikinci derecesi, ezeli nürun parlaması veya ezeli bir hitâbın işitilmesi ya da hakiki bir cezbe yoluyla rühun uyandığı vecddir. Sâhibi üzerinde elbisesini bırakırsa bırakır, yoksa fen azından) nürunu bırakır
Vecdin üçüncü derecesi ise, kulu iki âlemin elinden ansızın çekip alan, onun mânâ âlemini haz kirlerinden arındıran, onu su ve toprağın köleliğinden kurtaran vecddir. Bu vecd kulu çekip alırsa, kendi ismini bile unutturur, çekip almazsa zâhiri süretini iâde eder. (Menâzil, 34
Allah Kur'ân-ı Kerim'de çeşitli yerlerde kendisine vücüd ismini vermiş, meselâ şöyle buyurmuştur: fİstiğfâr eden) Allah'ı Gafür ve Rahim olarak bulur. (Küfreden) yanında Allah'ı bulur. (O da onun hesâbını görür. Allah'ı elbette Tevvâb ve Rahim olarak bulacaklardı. Nisâ, 4/64
Vücüd, bir şeyin hakikatine ulaşmanın ismi olup, bu isim de üç mânâya gelir: Birinci mânâsı, ledünni ilmin vücüdudur (bulunmasıdır)... (Menâzil, 45
Bu vücüd, yalnızca Hakk'ı mükâşefenin sıhhati esnâsında, şevâhidin (görülen şeylerin) fark edilmesinin sona ermesidir
İkinci mânâsı, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikatin /a vücüdundaki işâret ihtimâlinin ortadan kalkması yönüyle Hakk'ın vücüdudur
Üçüncü mânâsı ise, kendisindeki vücüd resminin (Işeklinin), ezeliyyette istiğrâk yoluyla ortadan kalktığı makam olan vücüddur. (Menâzil, 46
Karşılaştığın her sevimli ve sevimsiz şey, ya şu anda mevcüd olan, ya geçmişte meydana gelmiş olan yahut da gelecekte olacak ya da beklenmekte olan şeydir. Hatırına geçmişte mevcüd olan bir şey gelirse buna zikir ve tezekkür denir. Şu anda mevcüd olan bir şey aklına gelirse, buna vecd , zevk ya da idrâk denir. Vecd denmesinin sebebi, onu kendi nefsinde bulmuş olduğun bir hâl olmasıdır. (İhyâ', IV, 174
Nasıl tâat zâhire ait sıfatın sırrı ise, vecd de bâtına ait sıfatın sırrıdır. Zâhirin sıfatı hareket ve sükün, bâtının sıfatı hâller ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ahlak/" ahlâktır /a . (Âdâb , 66, 'Avârif, 112
Tevâcüd, vecdi fikir ve zikirle elde etmeye çalışmaktır. Vücüd ise, vecdin vicdan boşluğuna ulaşarak ferahlığının genişlemesidir. Vicdanla birlikte vecd bulunmaz. Görünen şey hakkında habere gerek yoktur. Vecd, zeval ve var olma arasındaki alanda dağlar gibi sâbit durmaktadır
Seri demiştir ki: Şart-ı vâcid fi za'katihi (vecde gelen kişinin çığlık atmasında uyulması gereken şart), yüzüne kılıçla vurulsa bile acıyı hissetmeme sınırına ulaşmaktır. Bu
