Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 8, 2026

ceği kadarının verilmesi ve (Tasavvuf Sözlüğü)

sürekli olarak muhafaza a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilmesi/" edilmesidir /a (her zaman için yetinilecek kadar rızkın elde bulunması iyidir). (Kuşeyri, 134 Fakrın bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikati /a , …

sürekli olarak muhafaza a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilmesi/" edilmesidir /a (her zaman için yetinilecek kadar rızkın elde bulunması iyidir). (Kuşeyri, 134

Fakrın bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikati /a , bir de şekli vardır. Şekli mecbüri iflas, hakikati ise ihtiyâri (isteyerek) ikbâldir. Şekli gören isme itimâd eder. Murâdına eremezse hakikatten uzaklaşır. Hakikate ulaşan mahlükattan yüz çevirir ve külli bekayı görmek için külli fenâya koşar: Şeklinden başka bir şey bilmeyen, isminden başka bir duymaz. (Hücvîrî, 26

Gınâ, Hakk'a lâyık olan bir isimdir. Bu isim mahlükatın hakkı değildir. Fakr ise mahlükata lâyık bir isimdir, Hakk için câiz değildir. Mecâzi olarak zengin dedikleri kimse hakikatteki zengin gibi olamaz. Bunun en açık delili şudur: Bizim zenginliğimiz sebeblerin varlığı iledir. Biz sebebler izin verirse sebeblenmiş oluruz. Hakk Teâlâ Sebebler Sebebi'dir. Zenginliğinin sebebi yoktur. O a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a , bu sıfata birinin ortak olabilmesi imkânsızdır

Ginâ-yı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/insan/" insân /a finsanın zenginliği) ya bir maişete ulaşma ya bir sevincin varlığı ya bir afetten kurtuluş ya da bir müşâhede ile rahata ermektir. Bütün bunlar sonradan olan, değişken şeylerdir. Taleb ve hasretin temeli, acz ve zillet yeridir. (Hücvîrî, 28

Yahya Muâz Râzirh şöyle diyor: Fakrın aldmeti, fakrın zevalinden korkmaktır. (Hücvîrî, 32

Hil'at (elbise), yakınlık alâmetidir. Seven a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hil-at/" hil'atı /a terk eder. Çünkü hil'atta (dolayısıyla yakınlıkta) ayrılık alâmeti vardır (bir şeye, ancak o şeyden ayrı olan yaklaşır). Ademde (yoklukta) kalması vücüdu (varlığı) beklediği içindir. Bulduğunda, o başkası olur ve onunla rahat edemez, onu bırakmasını söyler. Şeyhler şeyhi Ebu'l-Kâsım Cüneyd Muhammed'in Fakr, kalbi şekillerden boşaltmaktır sözünün mânâsı budur. Şekil var olduğu hâlde, kalbi şekillerle uğraşmaktan kurtarmaya çalışırken, o (şekli) atmaktan başka çare nedir ki? (Hücvîrî, 35

Bir topluluğa göre fakr, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/safvet/" safvetten /a daha kâmildir. Bir başka topluluğa göre ise safvet fakrdan daha kâmildir. Fakrın safvetten üstün olduğunu söyleyenler şöyle derler: Fakr, külli fenâ ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/rar/" esrârın /a kesintiye uğramasıdır. Safvet bir makamdır. ( Ama) fenâ meydana gelince bütün makamlar yok olur.

Safvetin fakrdan üstün olduğunu söyleyenler ise şöyle derler: Fakr, isim kabül eden ve mevcüd olan bir şeydir. Safvet ise, bütün mevcüdâttan safâdır (arınmış olmaktır). Safâ ile fenâ aynı şeydir. Fakr, ginânın aynısıdır. Fakr, makamların, safvet ise a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâlin /a isimlerindendir. (Hücvîrî, 72

Ebu'l-Hasan Şem'ün bekayla ilgili bir keşf hâlindeyken fakrı safvetten üstün tutardı. Aynı şekilde fenâyla ilgili bir keşf hâlindeyken de safveti fakrdan üstün tutardı. Mânâ ehli o vakit ona niçin öyle söylediğini sorduklarında o, şöyle cevâb verirdi: Tabiatın fenâ ve inkılabda (değişiklikte) tam bir meşrebi vardır. Aynı şekilde beka ve ulviyette de. Ben, bekayı bekada, fenâyı da fenâda görmekten kendimi fâni kılmak için fenâyla ilgili bir hâldeyken safveti fakrdan; bekayla ilgili bir hâldeyken de fakrı safvetten üstün tutarım. Bunu yaparını ki, tabiatım fenâ ve bekadan geçsin. /Çünkü fakr, fenânın, safvet de bekanın ismidir.)

Bu söz ibâre olarak güzel bir sözdür. Ancak fenâ, beka için değil, fenâ için olur. Kendinden geçen her bâki fâni, kendinde olan her fâni de bâkidir. Fenâ, kişinin fenânın da fâni olduğunu söyleyebilmesi için, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a asla mübâlağa bulunmayan bir isimdir. Çünkü mübâlağa, bu mânânın varlığının izini (bile) nefyetme (mânâsında) olur. Mübâlağanın fenâda olması mümkündür. Çoğu kez de izi kalır. Üstelik bundan sonra fenâ olmaz. Fenâ meydana geldiğinde, fenânın fenâsı bir ibârede mânâsı olmayan irâbtan başka bir şey kalmaz. (Hücvîrî, 72-73

Allah Teâlâ buyurmuştur ki: Ey insanlar, siz Allah'a muhtaçsınız! Fakr, mülkü görmekten arınmaya verilen isimdir

Üç derecesi vardır. Birinci derecesi zâhidlerin fakrı olup, isteyerek ya da istemeyerek a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyâdan /a el çekmek, dili dünyâ hakkında lehte veya aleyhte konuşmaktan alıkoymak, (dünyâ malını) arama ya da terk etme itibâriyle ondan selâmete ermektir. İşte bu, şerefi üzerinde konuşulan fakrdır

Fakrın ikinci derecesi, daha fazlasını düşünerek (ilâhi) armağana yönelmektir. Bu da kişiyi amelleri görmekten kurtarır, hâlleri görmeye son verir, (ulaştığı ya da ulaşacağı) makamları düşünme kirinden arındırır

Üçüncü derecesi ise, ihtiyacın sıhhati ve vahdâniyyet yolundaki tecrid çölünde kalmış olan kişide vâki olan fakrdır. İşte bu, süfilerin fakrıdır. (Menâzil, 26

Allah Teâlâ buyurmuştur ki: Biz seni fakir bulup zenginleştirmedik mi? Duhâ, 93/8) Gınâ, tam mülkiyete verilen isimdir

Bunun da üç derecesi vardır. Birinci derecesi kalbin gınâsı olup, kalbin sebebden ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hikmet/" hikmetleri /a sormaktan sâlim olması ve düşmanlıktan kurtulmasıdır. İkinci derecesi nefsin ginâsı olup, bu da nefsin (kendisi için) istenen şeye istikamet bulması, gazab edilen şeylerden sâlim olması ve her türlü riyâdan beri olMasıdır

Üçüncü derecesi ise Hakk'la ginâdır. Bunun da üç mertebesi vardır: Birincisi iyyâke (ifâdesinin gereği olarak yalnızca O'nun) zikrini müşâhede etmek, ikincisi yalnızca O'nun yüceliğini mütalâa etmek, üçüncüsü yalnızca O'nun zikrini müşâhede etmenin mevcüdiyetine muvaffak olmaktır (O'nu bulmaktır). (Menâzil, 27

Fakr, muhtaç olunan şeyden yoksun olmaktan ibârettir. İhtiyacı olmayan şeyden yoksun olmaya fakr denmez. Muhtaç olunan şey varsa ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhib /a olma a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/imkani-2/" imkânı /a da bulunuyorsa, o muhtaç fakir sayılmaz. Bunu anladığında, Allah dışındaki her var olanın fakir olduğundan şübhe etmezsin. Çünkü o, ikinci hâlde varlığının devamına muhtaçtır. Varlığının devamı Allah'ın varlığını a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ihsan/" ihsân /a etmesine bağlıdır. Varlık âleminde bulunanın varlığı, başka birisinin varlığına bağlı değilse o, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mutlak/" mutlak /a zengindir. Bu şekilde var olan, yalnızca Bir olarak tasavvur edilebilir. Varlık âleminde yalnızca bir tek zengin vardır. Onu dışındaki her şey varlığının devamı için onun yardımına muhtaçtır. (İhyâ', IV, 235

Fakrın hakikati senin gibi olan birine (yaratılmışlara) muhtaç olmamandır. tr

(Gınânın hakikati de senin gibi olan birinden müstağni olmandır (yaratılmışlara muhtaç olmaktan kurtulmaktır). Tasavvuf dedikodu değil, açlığı, hoşlanılan ve sevilen şeylerden uzak durmayı öğrenmektir. Fakirin başlangıcı ilimledir, daha sonra rıfk gelir. İlim onu vahşete düşürür, rıfk ise ünse götürür.) (Fütüh, 158-159

Fakr, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tasavvuf/" tasavvuftan /a ayrıdır. Aksine fakrın sonu tasavvufun başıdır. Zühd de fakrdan ayrıdır. Onlara göre fakr, yoksulluk ve yokluk değildir. Bilakis övülen fakr Allah'a güvenmek ve onun taksimine râzı olmaktır. (Âdâb , 7

Fakrın, rızâile birlikte ise ginâdan daha üstün olduğunda ittifâk edilmiştir. Bu sebeble Peygamber , fakrı tercih etmiş ve Cebrâil de 4 ona a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işâret /a etmiştir. (Âdâb , 11

Fakr; mülke sâhib olmamak ve kalbinden elinde bulunmayan şeyleri bunların sevgisini) silmektir... (Âdâb , 20

Şibli'ye fakrın hakikatinin ne olduğu sorulduğunda, Hakk'ın dışında hiçbir şeyle yetinmemektir diye cevâblamıştır

Fakr tasavvufun esasıdır. Tasavvufun var olması için fakrın gerekli olduğu mânâsında değil, tasavvufi rütbelere ulaşmanın yolunun fakr olduğu mânâsında, tasavvuf fakra dayanır

Süfilerden birine fakrın ne olduğu sorulunca şöyle cevâb vermiştir. İhtiyaç duyduğunda kalbe vâkıf olmak ve Rabb'den başka her şeyi kalbten silmek. (Avârif, 97

İbn Cellâ şöyle demiştir: Fakr, senin olmaması, senin olduğunda da başkasını tercih edene kadar yine senin olmamasıdır.

Yahyâ Muâz (Râzi) de şöyle demiştir: Fakrın hakikati yalnızca Allah'a ihtiyaç duymaktır. Bunun şekli de bütün sebeblerin yok olmasıdır.

(Sözlükte zenginlik demek olan) gınâ, kanaattir, mevcüdla yetinmektir. Nefsin ginâsından başka ginâ, Allah'ın ginâ-yı nefs verdiği kimseden başka gınâ sâhibi yoktur. Gınâ, sandığın gibi, Rabb'inden fazla istemenle meydana gelen mal çokluğu değildir. Bu ginâya fakr hakimdir. İnsan zât olarak (gerçekte) fakirdir. Çünkü o mümkün (varlıktır). İnsan arızi olarak zengindir. Çünkü o görünüşte zengindir. Bu ise —-Hakk'ın maksadı olsa bile- ona a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbetle /a ârızi bir durumdur. (Fütühât, IV, 309

Gınâ, tam ve kâmil mülkiyettir. Mutlak clarak zengin olan Allah'tır. Çünkü her şeyin zâtı O'nundur. Kullardan gınâ sâhibi (gınâ mine'l-ibâd) olanlar, O'nun dışındaki her şeyden Hakk ile müstağnidirler. Çünkü O'nun a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucudun/" vücüdunu /a (varlığını) elde a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiğinde /a , her şeyi elde etıniş olur. Bilakis hiçbir şeyi var ve te'sirli olarak görmez. İstenileni elde eder ve sevileni görmekle müjdelenir. (Kâşânî, 167; Câmi’, 91

Gınâ, tam ve kâmil bir mülkiyettir. Ilk inceliği kişinin sebeblerden sâlim kalması, hükme boyun eğerek ve hâkimiyetten kurtularak giınâ sâhibi olmasıdır. Ikinci inceliği kişinin, arzu edilene doğru istikameti düzeltimme ve hazlardan kurtulma yoluyla ginâsıdır. Üçüncü inceliği ise Hakk'la ginâ sâhibi olmaktır. (Ravza, 486

Şeriatte fakr ile mala ihtiyaç duymak kasd edilir. Mahlükun Hâlık'a ihtiyaç duyması da kasd edilir. (Furkân, 43

Fakr mülklerin görülmesinden arınmaktır. Bunun da basamakları vardır. İlk olarak, önce elini sonra da dilini dünyâdan silkmektir. İkincisi (yaratılmazdan) önceki hâline dönmektir. Bu, amelin görülmesinden kurtarır, hâlini müşâhede (tasavvufta yaşadığı hâlleri görmek) ve makamını mütalaa etmekten (tasavvufta ulaştığı makamlardan haberdar olup bunlardan söz etmekten) alıkoyar. Üçüncüsü, ihtiyacın sağlamlaşması, vicdâni engelleme gücünün gelişmesi ve kişinin tecrid (mahrümiyet) sınırında hapsolmasıdır (fakrın son noktası, mahrümiyet ve kulluk duygusunun benliğe yerleşmesidir). (Ravza, 486

Fakr, hem dünyâda hem âhirette, Allah'la beraber O'ndan başka hiç kimseyi görmemektir. (Câmi’, 54

Fakr üçe ayrılır: Birincisi avâmın (sıradan insanların) fakrı; mevcüdu elden çı