(Fütühât, II, 243-244
Velâyet-i beşeriyye (beşeri velâyet) iki kısımdır: Velâyet-i âmme ve velâyet-i hâssa. Birincisi, kâinâtta bilinen maslahatın verdiği kuvvetle insanların birbirlerini dost ve yardımcı edinmeleridir. Bunlar, bazen yüksekte olanın alçakta olana, bazen de alçakta olanın da yüksekte olana hizmet etmesi şeklinde birbirlerine musahhardırlar. Bunu, aklı olan hiç kimse inkâr edemez. Çünkü vâkıa böyledir. Makam ve mertebelerin en üstünü padişahın makamıdır. Pâdişah, reâyânın işlerine musahhar fonların işlerini yerine getirmekte), reâyâ da padişahın emrine musahhardır (boyun eğmektedir). Padişahın reâyâya musahhar olması insanların emriyle değil, maslahat gereği olur. Reâyâ da tebâ olarak ondan istifâde eder. Çünkü, kendilerine ait teshirden faydalanmanın maksadı bunlardır. Reâyânın teshirinin iki yönü vardır: Birinci yönü şudur: Onlar teshir husüsunda padişahla müşterektirler. Çünkü onları teshire götüren sebeb, kendilerine yönelik olan ortak menfaattir. Bunu aynı şekilde padişah da yapar
Teshirin ikinci yönü ise şudur: Reâyânın zorlukta, kolaylıkta, hoş veya hoş olmayan husüslarda padişahın emrine uyma mecbüriyeti bulunmayan yönüdür. Bu sebeble padişahlara ait olan teshirden ayrılırlar ve her zaman zelil ve perişân olurlar. Padişahın onlara ihtiyacı olmakla beraber, onların başları hiçbir zaman yukarı kalkmaz. Bu teshirin umümi kısmıdır
Teshirin husüsi kısmına gelince, bu, bazı ilâhi isimlerin hükümlerini başkaları yerine a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mucerred/" mücerred /a fiilleriyle kabül etme husüsundaki yardım mânâsına gelen velâyettir. Kendi âlemlerinde zuhür eden ise, isimlerin te'sirlerini kabül ettikleri için bu velâvelâyet-nübüvvet-risâlet 1185 yetten, ilâhi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikatlerin /a menzillerine yerleşirler. Onlar hakkında verilecek hüküm, kendilerinde bulunan istidâd sebebiyle isimlere ait olan hüküm gibidir. Hâl sâhiblerindeki bu velâyet, makam sâhiblerindeki zuhürundan umümi olanlarda daha çok zâhirdir. Bu velâyetin, husüs makamında bulunanlardaki zuhüru da, hâl sâhiblerindeki zuhürundan daha zâhirdir. (Fütühât, II, 246
Nübüvvet, Yüce Allah'ın katında Semi isminin tesbit a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a bir ilâhi sıfattır ve onun hükmünü Hakk'dan istenilen konusunda, kullarına icâbet ettiği duâdaki hâlin sıfatı olarak tesbit etmiştir. Yine nübüvvet, Allah'tan, kulları hakkında Yap veya Yapma tarzındaki ilâhi bir sıfatla talebde bulunmaktır. Kullar da İşittik ve itâat ettik derler. Hakk Sübhânehü ise İşittim ve icâbet ettim buyurur. Cenâb-ı Hakk şöyle buyurmuştur: Bana duâ ettiklerinde duâ edenlerin taleblerine karşılık veririm. Kulun duâsında emir sigası (kipi) Beni affet , Bana merhamet et , Beni bağışla , Bana yardım et , Bana a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hidayet/" hidâyet /a ver , Beni rızklandır gibi ifâdelerdir
Kulun duâsında nehiy sigası (yasaklama kipi) ise Kalblerimizi saptırma , Zâlimler topluluğunu bize fitne yapma , Kıyâmet gününde bizi mahzun etme gibi ifâdelerdir. (Fütühât, II, 249
Nübüvvet-i beşeriyye (beşeri nübüvvet) iki kısımdır: Birincisi, Allah'tan kuluna, Allah ile kulu arasında hiçbir meleki rüh olmayan beşeri nübüvvettir. (Bu nübüvvette) kul, gaibden gelen ilâhi bilgileri nefsinde bulur. Bu, haram ve helâl kılmayla alâkalı olmayan haberlere dâir ilâhi bir bilgilendirme, ilâhi olanla ilgili fazla bilgi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibi /a olma ve zâhir âlimlerince doğruluğu, Hz. Peygamber'den 5 nakille sâbit olan meşrü bir hükmün tasdiki süretiyle gelen tecelliler şeklinde olur. Bu makam sâhibi kimse bunun neticesinde sahih olanın doğruluğunu veya sahih olmayanın da sahih olmadığını bilir; yahut da hakkında zayıf bir nakil bulunmakla birlikte nakilcilerce doğru sayılanın yanlış, yanlış sayılanın da doğru olduğunu bilir. Yine amellerin neticelerini, saadet (mutluluk) yollarını, zâhir ve bâtındaki tekliflerin ve bu tekliflerin sınırının hükmünü haber verir
Bütün bunlar, Allah'tan açık bir delil ve kendisindeki ilâhi adaletin şâhididir. Şu da var ki, ona gönderilen ve uymakla emr olunduğumuz resül ve nebinin getirdiğine aykırı bir şeriat üzere olmasına imkân yoktur. Bu makam sâhibi kimse ona sahih bir bilgi ve Allah katında sâbit kuvvetli delil üzere ona tâbi olur. Sonra bu makam sâhibi kimse bilgisi bulunmadığı vakitlerde gaybe muttali olur. Fakat bunun şartı âlemdeki sebeblerin vaziyetlerini bilmektir
Sebeblere vâkıf olan kişi, edeb gereği onun önüne geçmez, sebeblerle beraberken, sebeblere dayanır. Bütün bunları bu makam sâhibi bilir. Onun ittibâ (tâbi olma) mertebeleri vardır. O tâbidir (uyar), metbü (uyulan) değildir, mahkümdur, hâkim değildir. Yolunda ilerlerken resül ve imamının (ayak) izini, kum tepesinin içinde bile kaybolması mümkün olmayacak şekilde müşâhede etmelidir
a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/velayet-nubuvvet-risalet/" velâyet-nübüvvet-risâlet /a
Tüm bunlar geçmiş ümmetlerde mevcüddu. Ancak bu ümmet-i Muhammed'in hükmü, söz konusu ettiğimizdir ve hatta daha fazlasıdır. O da onların, Hz. Muhammed'in şeriatının hükmüyle haram ve helâl ortaya koymayan ve meşrü hükümlerde temeli bulunan, ancak şeriatın hükme ve karara bağladığı iyi bir yol tutmaları ve ona meşrüiyetini veren o a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sunnet/" sünneti /a tâkib etmeleridir
İkinci kısım ise, Melik'in önünde bulunan öğrenciler gibi olanlardır. Rüh-ı Emin kendileri hakkında Allah'tan getirdikleri bir şeriatla onlara inerler. Onunla ibâdette bulunurlar. O, onlara dilediğini haram, dilediğini helâl kılar. Onların peygamberlere uymaları da gerekmez. Bunların hepsi Hz. Muhammed'in gelişinden önceydi. Bugün bundan hiçbir eser kalmamıştır. Ancak âlimlerden müctehid olanlar bu şeriatı takrir etmekle onlar hakkında hüküm vermişlerdir. Başka bir müctehid haram görse de, helâl olduğunu gösteren bir delille bir şeyi helâl kabül etmişlerdir. Fakat bu ilâhi vahiyle ve keşfle olmaz
Hz. Muhammed'in 5 şeriatında a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ittihad/" ittihâd /a hükmünü gerektiren bir şeyi tashih eden keşf sâhibi kimse, bugün bu makam sâhibi müctehidin mükâfâtını ve hüküm mertebesini elde edemez. Şeriatta emrin dayandığı ilim onları bundan men eden bir seviyedir. Keşf sâhibi kimsede sâbit olan husüs, müctehidde gerçekleşse dahi bu hüküm a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/batil/" bâtıldır /a ve ona yasaklanmıştır. Bundan dolayı müctehid sadece meydana gelen hâdiselere fetvâ verir, hâdiselerin takdirine fetvâ veremez. Bu ancak
