Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 8, 2026

dânda (Tasavvuf Sözlüğü)

vecd yoktur (çünkü o zaman vecde ihtiyaç kalmaz). Gözle gördükten sonra habere hâcet yoktur. Şu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a vecd, geçici şeyler gibi yok olur, vücüd ise, dağlar gibi yerinde sâbit kalır …

vecd yoktur (çünkü o zaman vecde ihtiyaç kalmaz). Gözle gördükten sonra habere hâcet yoktur. Şu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a vecd, geçici şeyler gibi yok olur, vücüd ise, dağlar gibi yerinde sâbit kalır

Galebe, peşpeşe gelen bir vecd türüdür. Vecd bir şimşek gibi gözüküp kaybolur. Galebe ise, peşpeşe gelen ve birbirinden fark edilemeyecek kadar devamlı parlayan şimşek gibidir. Vecd çabucak sönüp gider, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/galebe/" galebe /a ise sırda devamlı kalır, koruyup engelleme vazifesi yapar

Tevâcüd, vecdin davet a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilmesi/" edilmesidir /a . Vecd yokken vecd hâlinin izhâr edilmesidir façığa çıkarılmasıdır) şeklinde de târif edilmiştir

Vecd, kalbe sâlikin şuhüdunu (duyular âlemini görme yeteneğini) gideren hâllerin gelmesidir

Vücüd, vecd hâlinde Hakk'ı bulmaktır. (Istılâh, 532

Tevâcüd nedir? Deriz ki: Vecdin davet edilmesi, (bunun üzerine) sâhibinin bulduğu ünsiyetten dolayı, vecd yokken vecd hâlinin zuhür etmesidir.

Vecd nedir? dersen şöyle cevâb veririz: Vecd, eğer öncesinde tevâcüd hâli vâki olmuşsa, sâlikin şuhüdunu gideren hâllerin kalbe gelmesidir.

Vücüd nedir? (sorusuna cevâb olarak) deriz ki Vücüd, vecd hâlinde Hakk'ı bulmaktır. (Fütühât, TI, 130

Tevâcüd, vecdin davet edilmesidir. Çünkü vecdi elde etmek için çaba sarf etmektir. Sâhibinde vecd süretinde ortaya çıkarsa, iki yüzlü, yalancı bir münâfıktır, (bu) yolda teftiş edilmelidir. Bundan dolayı süfiler topluluğu, onu sadece içinde vecd a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibi /a değil, mütevâcid (tevâcüd ehli) bulunan cemâati de tanıyan kimselere havâle etmiştir. Bu hâl ona ancak, hareketlerinde vecd ehline muvâfık olduğunu gösterecek bir karineye dayalı olarak, cemâat içinde bir hükmü ve itibârı bulunan şeyhten gelecek bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işâret /a yoluyla ittifâk edildiğinde teslim edilir. Bu şartları yerine getirmezse, değil onun mütevâcid olması, üzerinde bununla alâkalı herhangi bir iz bile görülmesi câiz değildir

Her vecd, vecdden değil, tevâcüdden meydana gelir. Kalbe ansızın bir vârid gelmesi vecdin hakikatindendir. İşte bu, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikat /a üzerine bir hücümdur. Vecd kesbidir, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/gayret/" gayreti /a gerektirir, tevâcüd ise tekessübdür (kazanmaya çalışmaktır). Vecdin tevâcüdden kazanılması, kesbin kendisi değil, kesbe yönelmektir. Bu Allah'tan tevâcüd-vecd-vücüd 1065 öyle bir müjdedir ki, isyânı iktisâb, itâati kesb kılmıştır (isyân kesbe yönelmeyi gerektirir, itâat ise zaten kesb ve gayretin kendisidir, yani isyân etmek, itâat etmekten daha zordur). Allah nefsin kesb ettiğini (kazandığını) söylemiş, kesbi nefse vâcib kılmıştır

İktisâb (kesbe yönelme) hakkında ise şöyle buyurur: /Lehâ mâ kesebet) ve aleyhâ me'ktesebet İnefsin kesb edeceği kendi lehine, iktisâb edeceği de kendi aleyhinedir). Allah, nefsin sadece iktisâb a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a şeyi almasını gerekli görmüştür. İktisâb nefsin hakkıdır, o bunu hak etmiştir. Böylece kesbi de hak etmiş olmaktadır. Hakk, hak edilen şeyden başka bir muâmelede bulunmaz. Allah'ın affı günâhı işlemeye hükmeder. Ehlullaha göre olan tevâcüd, vecd yokken vecdin süretinin izhâr edilmesidir. Bu da, o an (tevâcüd gösteren) mevcüd kişinin vecd sâhibi olmadığını anlayarak, vecd ehline muvâfakat etmekle (tevâcüdden çıkıp hâlini gerçek vecd ehline uygun noktaya getirmekle) olur. Böyle olması ve bununla beraber (tevâcüd ve vecd konusunda) sadakat gereklidir. Şu hâlde o, bunu (tevâcüdü, terk edilmesi) evlâ olduğu için terketmiştir. Çünkü Allah'ın hakkını gözetmek, halkı gözetmekten önce gelir. (Fütühât, TI, 524-525

Bu topluluğa (süfilere) göre vecd, sâlikin kendisini ve etrafındakileri görmesine mâni olacak hâllerin kalbe gelmesinden ibârettir. Bunlara göre kalbde hüznün semeresinden ibâret olarak bulunduğu da olur. Üstad bilcümle şöyle demiştir: Hüsn-i vecd bir hâldir, hâller de kesbi değil, vehbidir. Bu sebeble mütevâcidin vecdi, tevâcüdü neticesinde ortaya çıktığı zaman, vecdini nefsin zorlamasıyla davet etmiş olmasından dolayı, o, kesbi olmuş olur. Hâlbuki bu topluluğa 1süfilere) göre hâl kesble (çalışmakla) elde edilemez. Bunun için mütevâcidin vecdine itimad edilmez. Şu hâlde yine bu topluluğa göre, vecdin hâllerdeki benzeri, peygamberlere vahyin gelişi gibidir. Vahiy, onlara beklemedikleri bir anda ansızın gelir. (Fütühât, TI, 526

Bir topluluğa göre vücüd, vecd hâlinde Hakk'ı bulmaktır. Şöyle derler: Vecd sâhibi olduğun zaman, bu hâlde Hakk'ı müşâhede edemiyorsan, O'nu müşâhede etmek seni ve etrafında bulunanları görmekten fâni kılmıyorsa, sen vecd sâhibi değilsin demektir. Çünkü sen, o hâlde Hakk'a aitbir vücüd sâhibi olamamışsın (demektir).

Bil ki, vecd hâlinde Hakk'ın vücüdu bilinmez. Çünkü vecd, bir müsâdefedir (karşı karşıya gelmedir). Müsâdefenin neyle vâki olacağı bilinemez. Bazen başka bir işle gelir. Hükmü semâ ile meydana gelen şeyle irtibâtsız olunca, onda Hakk'ın vücüdu mechül bir vasıfta olur. Birinin vecdi, mukayyed ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mutlak/" mutlak /a semâın taayyün ettiği şeyin hükmü üzere kabül ettiğini gördüğünüz zaman, onun vecdin şeklinden haberi olmadığını anlayınız. O, bu yol hakkında kıyâs sâhibidir. Allah'ın yolu ise kıyâsla bilinmez. Çünkü O, her gün yeni bir iştedir, her nefsin de bu duruma temâyülü vardır

Vecdin gelişi, kendisine ininceye kadar vecd sâhibi tarafından bilinmez. Hakk'ın vücüdu, her vecd sâhibinde vecdi oranında olur. Ârifler nezdinde vecd, 1066 tevâzu

ıstılâhi mânâsından çıkar, umürni bir mânâ kazanır. Onlara göre, sahih vecd sâhibi kim olursa olsun, Hakk'ın bu vecdde vücüdu olur. Ârifler bunu bilirler, her vecd sâhibinin, vecdinde onun a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucudun/" vücüdundan /a getirdiklerini alırlar (kabül ederler). Eğer vecd sâhibi, bunun Hakk'a ait bir vücüd olduğunu bilmiyorsa, ârifler onu bilirler ve ondan, her vecd sâhibinin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucuddan/" vücüddan /a getirdiği kadarını alırlar. Hakk, bu vecdde, bu habercinin vecdinde bulduğu vücüddan kaydettiği miktar kadar tecelli etmiştir. Bu güçlü bir zevk hâli olup, herkes değil, ancak erbâbı tarafından anlaşılır. (Fütühât, II, 527

Vücüd, Hakk'ın Zât'ını, O'nun Zât'ıyla bulmaktır. Bu sebeble Hazret-i Cem'e Hazret-i Vücüd da denir. (Kâşânî, 48; Câmi’, 103

Karşılaştığın her sevimli ve sevimsiz şey ya şu anda mevcüd olan, ya geçmişte meydana gelmiş olan şeydir. Birincisine vecd , zevk ya da idrâk , ikincisine zikir denir... (Kudâme, 316

Vecd, ârız olan (geçici) şuhüddan tutuşan, sıkıntı verici bir alevdir. Ebü Ferec şöyle demiştir: Vecdin ürküttüğü kişiyi uyku da ürkütür. Yine o şöyle demiştir: Ârif a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyâ /a zikredilirken (dünyâya önem vermemesi sebebiyle) gaybet, âhiret zikredilirken de lâhirete önem verdiği için) huzür hâlinde olur. Sevgili anıldığı zaman kararsız olur, meclislerde endişe bağlarıyla bağlı olarak bulunur, hubb (sevgi) zikredildiğinde ise vecd, zincirlerini koparır. (Ravza, 640

Vecd, gönüllerde tutuşan ve oralardaki ağyarı (Allah'tan başka her şeyi) yakan bir ateştir. (Câmi’, 54

Vecd üç kısımdır: Avarnın vecdi, zikrin lezzetinden dolayı rühun mest olmasıdır. Havâssın vecdi, rühun zikir hâlindeyken şevkin galebesini taşımaktan âciz kalmasıdır. Ehâss-ı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/havassin/" havâssın /a vecdiyse, gönülden Hakk'a nazar ederken rühun huşüdan âciz kalmasıdır. (Câmi, 62

Tevâcüd, ihtiyârını kullanıp zorlanarak vecdin çağrılmasıdır. Bu hâlin sâhibi vecdin kemâline erememiştir. Çünkü tefâ'ul babı çoğunlukla teğâfül (farkında değilmiş gibi yapma), tecâhül (bilmezlikten gelme) ve benzerleri gibi, olmayan bir sıfatı göstermek içindir

(Süfilerden) bir topluluk, içinde zorlama, yapmacıklık ve işin hakikatinden uzaklaşma bulunduğu için tevâcüdu reddetmiştir. Bir başka topluluk ise, müridin vecdi elde edebilmesi için onu câiz görmüştür. (Bu görüşe göre) mürid, yanması, rikkati (inceliği) ve hüznüyle vecde hazırlık yapar. (Câmi’, 125

Ahvâlde (hâllerde) vecd, susuzluk ateşinden tutuşan, sıkıntı veren bir alevdir. Rüh, ezeli bir nürun parıltısı ve yüksek bir müşâhedeyle ona döner. Bidâyâttaki (başlangıçtaki) şekli, tutuşan bir alev olup, hissin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahid/" şâhidi /a , işiterek veya görerek ona döner (bütün duyular vecde yönelir ve dünyâyı algılayamaz hâle gelir). Ebuâbdaki tevâzu 1067 şekli, fikrin kendisine döndüğü geçici bir vecddir. Muâmelâttaki şekli, geçici bir müşâhedeyle kalbin kendisine yöneldiği alevli bir ateştir

Ahlâktaki şekli, kalbin (yeniden) doğduğu sevgi ateşinden tutuşturulmuş, yakıcı bir alevdir. Bununla a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ahlak/" ahlâki /a fazilet ile ünsiyete ait kemâlât istenir. Usüldeki şekli, Hakk'ın taleb edilmesinin neş'et ettiği, kalbden gelen bir ateştir. Edviyedeki şekli, Kuds âleminin kendisinden aydınlandığı nürâni bir ışıktır. Akıl, ilim ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hikmet/" hikmet /a taleb etmek, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sekinet/" sekinet /a nüru ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/himmet/" himmet /a yüceliğini elde etmek için ona yönelir. Vilâyâttaki derecesi, kulu iki dünyâdan kapıp alan, eyn ve beyn'den (zamandan ve mekândan) kurtaran bir vecddir. Hakaikteki derecesi, (sâlikin) mânâsını sınırlardan ve şekillerden arındıran, ismini tamamen unutturan ve şeklini değiştiren sınırsız bir vecddir. Nihâyâtta ise vecd ya yerini vücüda bırakır ya da müşâhede sırasında telvin makamının cem ve farkıyla a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mucadele/" mücâdele /a eder (bunların yerine geçmeye çalışır). (Câmi’, 293

Bazı fakirler huzüru, yani zikir halkasını ikame ettiler. Onu bitirdikten sonra şeyh şöyle demişti: Son halkayı kim ikame etti? Bunun üzerine sustular. Şeyh şöyle dedi: Onlar, bunun vecd olduğunu sanıyorlar. Hayır hayır! O vecd değil, tevâcüddür. Vecd Allah'tandır, tevâcüd ise nefstendir. (Nefehât, 233