bir şeyin illeti (sebebi) olmaz. Zira bir şeyin illeti olması, onun malülüne dayanınayı gerektirir. Allah Teâlâ'nın Zât'ı bir şeye dayanmak ve bağlı olmaktan münezzehtir. Münezzeh olduğuna göre illet olması da imkânsızdır. Ancak ulühiyyet, izâfeti (ilgiyi) kabül eder. Eğer izâfet ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbeti /a murâd etmeden, Zât'ı ile kâmil ve gani fzengin) olana ilâh denilebilir denilecek olursa, buna 430 ilm/ 'ulüm
şöyle cevâb verilir: Kelimede çekinilecek bir şey yoktur. İllet ise böyle değildir. İllet asıl menşe ve mânâsı itibâriyle bir malül gerektirir. (Fütühât, 1, 82
Bu topluluğa (süfilere) göre illet, Hakk'ın, Resülü'nün a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/lisan/" lisânı /a üzere tenbihleridir. Allah Âdem'i kendi süretinde yaratmıştır. (Buhâri, İsti'zân, 1, Müslim, Birr, 115; Müsned, Il, 224, 251) Bu, hadisçilerin yanında sâbit olmasa bile keşfin tashih a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a bir rivâyettir. Rivâyette geçen süretteki zamir Rahmân'a gider. Bu şekilde problem ortadan kalkar. İşte bu, mezkür illeti açıklayan şeydir. (Fütühât, TI, 479
İllet, kulun bir amel veya bir hâlle ilgili olarak hafızasının ya da kendine ait bir resim, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işâret /a ve sıfatın bâki olmasından ibârettir. (Kâşânî, 131; Câmi’, 90
ilm/'ulüm (cehl; ilm-i abd; ilm-i ameli; ilm-i hakk; ilm-i a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/insan/" insâni /a ; ilm-i tasavvuri; ilmullah; ma'lüm; semere-i ilm; a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ta-allum-i-rabbani/" ta'allüm-i rabbâni /a ; 'ulüm-ı ahvâl; ulüm-ı kulüb; ulüm-ı zevk
Semere-i ilim ve mârifet (ilim ve mârifetin semeresi, meyvesi) Allah'a yakınlıktır
Ebü Yezid (Bistâmi) şöyle der: Ey ilim yolunda yürüyen genç! Ilmin içindeki ilmi ara. İlim, içinde bulunduğun ilimden başka bir şeydir. Ey zühd yolunu tutan genç! Zühdün içindeki zülidü ara. Zühd, içinde bulunduğun zühdden başka bir şeydir. Ey takvâ yolunda yükselen genç! Takvâ içindeki takvâyı ara. Takvâ, içinde bulunduğun takvâdan başka bir şeydir.
Dâire Hakk'ın ilmidir (Hakk'ın ilmi her şeyi kapsar)... (Tavâsin, 215
İlim, ibâresi, kıraati, rivâyeti ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/beyan/" beyânı /a hazır olan şeydir. İlim sâhibinin unutması mümkündür. Çünkü ilmi taşıyan, ezberleyen nefstir. Nefsin ise tabiatında unutkanlık vardır. Kişi, ilmi, bilgiyi bazen ezberledikten sonra, bazen çok çalıştıktan sonra unutur. (Beyân, 46
İlim ile a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ru-yet/" rü'yet /a birleştiğinde gayb bunların sâhibine açılır. Kul, ilimle, müşâhedeyle ve imânı görme hakikatiyle yakine ulaşır. (Beyân, 62
İlim, nefsin, mâlümâtın kendi zâtındaki görünüşlerini tasavvur etmesidir. İlim böyle ise, nefs nakil, işitme yoluyla gelen tüm haberlerin hakikatini tasavvur edemez. Bu durumda mezkür iş ilim değil, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/bilakis/" bilakis /a imân, ikrar ve tasdik olur. Bundan dolayı resüller ümmetlerini ilk olarak ikrara davet etmişler, bundan sonra onlardan tasdik istemişlerdir. Daha sonra ise onları a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikat /a bilgilerini taleb etmeye teşvik etmişlerdir. (İhvân, II, 62
Ulüm (ilimler) dokuz çeşittir. Dördü Sahabe ve Tâbiün'dan beri bilinen marüf a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sunnet/" sünnet /a ; beşi de öncekilerin bilmediği sonradan ortaya çıkan sünnettir. Marüf olan ilimler imân, Kur'an, Sünnet, fetvâ ilimleridir. Sonradan ortaya çıkan beş ilimse, nahiv ve arüz, fıkıhta kıyâs ve cedel, nazar yoluyla makulün (düşünülen şeylerin) ilm/ 'ulüm ilmi, hadislerin illet ve tariklerinin bilinmesi ve rivâyet nakledenlerle ilgili cerh ve tadil ilimleridir. Bu ilimleri ancak ehli bilir, onlardan da bu kimselerin ashabı bu ilimleri alır. Bunlar kıssa, hikaye nakletmeyi bid'at olarak kabül eder, bunu yasaklar ve kıssacılarla oturmayı kerih görürler. (Küt, I, 166
Mârifet (bilgi) iki türlüdür: Biri Allah'ın bilgisi, diğeri a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halkin/" halkın /a bilgisidir. Kulun bilgisi Allah'ın bilgisinin yanında yok olup gider. Çünkü Allah'ın ilmi O'nun sıfatıdır, O'nunla kaimdir, O'nun vasıflarının nihâyeti yoktur. Bizim ilmimiz ise bizim sıfatımızdır, bizimle kaimdir, vasıflarımızın sınırları vardır. Çünkü Allah Pek azı müstesnâ size ilimden bir şey verilmemiştir İsrâ, 17/85) buyurmuştur
İlim övülen sıfatlardandır. İlim, Ma'lümu ihata etmek ve açıklamaktır diye târif edilmiştir. En iyi ilim târifi şudur: İlim canlı bir varlığın kendisini bildiği bir sıfattır. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: Allah kâfirleri filmiyle) kuşatmıştır. Bakara 2/19) Şöyle de buyurmuştur: Allah her şeyi (hukkıyla) bilir. (Bakara 2/282
İlmullah (Allah'ın ilmi), Allah'ın, bilmesiyle var olan şeyleri de, yok olan şeyleri de bildiği tek bir ilimdir. Halkın bu ilimde O'na ortak olması söz konusu değildir. Bu ilim parçalanmaz, Allah'tan ayrılmaz. Fiilindeki düzen O'nun ilminin delilidir. Çünkü muhkem ve mükemmel fiil fâilinin ilim a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibi /a olmasını gerektirir. Allah'ın ilmi sırları ihtiva eder, zâhiri şeyleri kuşatır. (Hücvîrî, 16
Mârifet-i insâniyenin (kulun ilminini, Allah ile ve O'nu tanıma ile alâkalı olması gerekir. Zamanla ve zamanın gereğine göre yapılan zâhir ve bâtın amellerle ilgili ilim de kul üzerine farzdır. Bu ilim usül ve furü olmak üzere iki kısımdır. Bunlardan her birinin bir zâhiri bir de bâtını vardır. Usülun zâhiri a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kelime/" kelime /a -i a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevhid/" tevhiddir /a . Bâtını ise mârifetin tahakkukudur. Furüun zâhiri amel ve muâmelelerde alıştırma yapmaktır. Bâtını ise niyeti tashih etmektir. Bunlardan birinin, diğeri olmadan ayakta durması imkânsızdır. Bâtınsız zâhirin hakikati münâfıklıktır. Zâhirsiz bâtının hakikati zındıklıktır. Bâtın olmayan şeriatın zâhiri hevâ; zâhiri olmayan şeriatın bâtını hevestir. (Hücvîrî, 17-18
Ebu'l-Âlâ Sakafirh şöyle der: İlim bilgisizliğe karşı kalb için hayat ve karanlığa karşı gözün nürudur. Yani bilgisizlik ölümüne karşı kalbe hayat veren şey ilimdir. Küfür karanlığı için yakin gözünün nüru da ilimdir. Mârifet hakkında bilgi sâhibi olmayan herkesin gönlü cehâlet a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/yuzunden/" yüzünden /a ölmüştür. Şeriat hakkında bilgi sâhibi olmayan kişinin kalbi bilgisizlik yüzünden hastadır. Şu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a kâfirlerin kalbleri ölüdür. Çünkü bu kalbler Allah hakkında cehâlet içindedirler. Gaflet ehli a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/olanlarin/" olanların /a gönülleri hastadır. Çünkü bu gönüller Allah'ın emirleri konusunda cehâlet içindedirler. Gaflet ehlinin de kalbleri ölüdür, çünkü onlar da Allah'ın emirlerinden habersizdirler
Ebü Bekr Varrak Tirmizi şöyle der: Bir kimse zühdü bırakır da sadece a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kelam/" kelâmla /a yetinirse zındık olur. Verâ ilmini bırakır da fıkılı ile yetinirse fâsık olur. Bu sözün maksadı şudur: Bir kimse tevhidin lafzı ile yetinerek onun zıddı olan şeylerden yüz çevir432 ilm/ ulüm
mezse zındık olur. Bir kimse verâ ve takvâya sâhib olmadan şeriat ve fıkıh ilimi ile yetinirse fâsık olur. Yani muâmele ve mücâhedesiz a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mucerred/" mücerred /a tevhid Cebriyecilik olur. Muvahhid söz itibâriyle cebri, fiil itibâriyle kaderi olmalıdır ki, cebr ile kader arasında tuttuğu yol sıhhatli olsun. (Hücvîrî, 22
Sıhhati hakkında yakin bulunmayan ilim, ilim değildir. İlim hâsıl olunca ondaki gaybet gözle görmek gibi olur. Onun için a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mu-min/" mü'minler /a bugün Allah'ı hangi sıfatla biliyorlarsa, yarın onu aynı sıfatla göreceklerdir. Eğer buna muhâlif bir şekilde görürlerse, ya yarınki gördükleri sıhhatli olmadığı için veya bugünkü bilgileri doğru olmadığı içindir. Bunların her ikisi de tevhiddeki hilafın iki yönüdür. Çünkü halkın bugün O'nun hakkındaki bilgisi sıhhatlidir. Yarın O'nu âhirette görmeleri de sahihtir
Şu hâldeki ilme'l-yakin, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ayne-l-yakin/" ayne'l-yakin /a gibidir. Kim ilmin rü'yette kaybolup yok olacağından bahsederse, bunun imkânsız olduğunu bilmesi gerekir. Çünkü rü'yet, ilmin husule gelmesi için bir âlet ve vâsıtadır. Tıpkı işitmek, dinlemek ve benzeri duyular gibi. İşitmede ilmin kaybolup yok olması imkânsız olduğu müddetçe rü'yette kaybolması da imkânsızdır. Süfilerin buradaki ilm-i yakinden murâdları ilahi emirlerin hükümleri ile dünyevi muâmeleler hakkındaki ilimdir. Ayne'l-yakinden maksadları a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyâdan /a ayrılma vaktinde can çekişme hâline dâir olan ilimdir. Hakka'l-yakinden maksadları ise cennette rü'yetin keşfi ve oradaki hâllerin keyfiyetini gözle görme hakkındaki ilimdir
İlme'l-yakin ulemânın istikametinin gereği olarak işlerin hükümleri üzerinde bulunmaları derecesidir. ayne'l-yakin ölüm için hazırlıklı olmaları sonucu olarak âriflerin makamıdır. Hakka'l-yakin tüm varlıklardan yüz çevirmenin hükmü olarak dostların fenâ buldukları yerdir. (Hücvîrî, 463
Usül âlimleri ilimle mârifet arasında bir fark görmemişler ve Bunların ikisi birdir demişlerdir. Ancak şunu da ifâde etmişlerdir: Allah'a âlim denilmesi câizdir, ama ârif denilmesi münâsib değildir.
Tasavvuf yolunun şeyhleri ise, muâmele ve hâl ile beraber bulunan —ve onların hâllerini ifâde eden- bu iline mârifet , bu ilmin âlimine de ârif ismini vermişlerdir. Mânâdan mücerred ve muâmeleden hâli bilgiye ilim , bunu bilene de âlim adını vermişlerdir
Şu hâlde süfiler sadece ifâde ve ibâreler konusunda bilgi sâhibi olan, ifâde ve ibârelerin mânâlarını kavramadan lafızlarını ezberleyen kimselere âlim isirni vermektedirler. Bir şeyin mânâsı ve hakikati hakkında bilgi sâhibi olanlara da ârif demektedirler. Bundan dolayı bu taife akran ve emsâli olan kişileri hafife almak istedikleri vakit onu âlim diye çağırmaktadırlar. Bu ise avâm için red konusu olarak görünmektedir. Hâlbuki süfilerin maksadı ilim tahsil etmiş olmaları sebebiyle onları karalamak değildir. Bilakis maksadları muâmeleyi ve ameli terkettiklerinden ilm/ 'ulüm dolayı onları kötülemektir. Çünkü âlim nefsi ile, ârif ise Rabb'iyle kaimdir. (Hücvîrî, 464
İlim, dünyâ ve âhiret ile ilgili ve akılla alâkalı hakikatleri bilmektir. Bunlar duyuların ötesinde olup diğer hayvanlar bu husüsta insanlarla ortak değildir. Zarüri ve külli ilimler aklın husüsiyetlerindendir. Meselâ insan, bir adamın bir anda iki mekânda olamayacağına hükmeder. Bu, insanın her şahıs hakkında verebileceği bir hükümdür. Hâlbuki his (duyu) ile ancak bazı şahısları bilebilir. Aklın bütün şahıslar üzerindeki bu hükmü hissin idrâki üzerine zaid bir şeydir. Eğer a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/zaruri/" zarüri /a böyle olduğu daha açık hâle gelir. (İhyâ', TI, 9
Niyet, irâde ve kasd, aynı mânâya gelen birbirine benzer terimlerdir. Niyet kalbin bir hâli ve sıfatıdır. Onu iki durum içine alır: İlim ve amel. İlim amelden önce gelir. Çünkü ilim, amelin aslı ve şartıdır. Amel ondan sonra gelir. Çünkü o, ilmin sonucu furüudur. Böyledir, çünkü her amel —yani her hareket ve sükün- ihtiyaridir. Amel ancak üç şeyle tamamlanır: İlim, irâde ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kudret/" kudret /a . İnsan bilmediği şeyi irâde edemez (isteyemez), mutlaka (yapacağı şey hakkında) bilgi sâhibi olması gerekir. İrâde edemediği şeyle amel edemez. İrâde etmesi gerekir. İrâdenin mânâsı, kalbin şimdi ya da daha sonra maksada muvâfık gördüğü şeye doğru yönlendirilmesidir. Bazı durumların insana muvâfık düşmesi, bazı durumların da ona karşı olması işin tâbiatı gereğidir. İnsan, nefsine uygun düşen şeyleri yapmaya, zarar veren şeyleri gidermeye meyillidir. Dolayısıyla faydalı olanı yapmak, zararlı olandan kaçınmak için zarüri olarak fayda ve zarar veren şeyi bilmeye muhtaçtır. (İhyâ', 90
İlim, nefs-i nâtıka-i mutmainne'nin —müfred (tek başına) olsalar bile- eşyânın hakikatlerini, onların maddeden soyutlanmış süret, keyfiyet, kemmiyet, cevher ve zâtlarını düşünmesidir. Âlim, ihata eden, idrâk eden ve tasavvur edendir. Mâlüm ise bilgisi nefse nakşedilen şeyin zâtıdır. İlmin yüceliği, mâlümun yüceliği ölçüsündedir. Âlimin rütbesi ilmin rütbesine göredir. Şübhe yoktur ki mâlümların en faziletlisi, yücesi, üstünü ve şereflisi, Sâni (Yaratıcı), Mübdi (Var edici), Hakk ve Vâhid olan Allah'tır. O'nunla ilgili bilgi tevhid bilgisidir. Bu bilgi ilimlerin en faziletlisi, en mükemmelidir. Bu ilmin elde edilmesi bütün akıl sâhibleri için zaruridir, vâcibdir. (Risâle, 4
İlim iki kısımdır: Biri şer'i, diğeri aklidir. Şer'i ilimlerin çoğu âlimi nazarında aklidir. Akli ilimlerin çoğu ârifi nazarında şer'idir. (Risâle, 12
İlm-i insâni (insanın ilmi, bilgisi) iki yolla elde edilir: Birincisi tanllüm-i insâni ile (insanın öğrenmesiyle), ikincisi tanllüm-i rabbâni finsanın Rabb'inden öğrenmesi) ile. Birincisi alışılagelmiş olan yol olup hissi (duyusal) bir yoldur. Akıl sâhiblerinin tamamı bu yolu tecih eder
Rabbâni taallüm ise ikiye ayrılır: Birincisi finsanın kendisinden değil) dıştan gelir. Bu öğrenerek bilgi edinmektir. Diğeri içten gelir, bu da tefekkürle meşgul olmaktır. Bâtıni tefekkür, öğrenmedeki konumu itibâriyle dıştadır. Taallüm , bir şahsın herhangi bir şahıstan, tefekkür ise kişinin Külli Nefs'ten istifâde etmesidir. Külli Nefs, bütün âlem ve akıl sâhibi kişilerden daha etkili ve öğretme bakımından da daha güçlüdür. İlimler, yerin altındaki tohum gibi, bilkuvve (potansiyel) olarak nefslerin temelinde toplanmıştır. Cevher denizin dibinde ya da madenin merkezindedir. Taallüm, bu şeyin kuvveden fiile (potansiyel durumdan aktif duruma) çıkarılması arzusudur. Tâlim (öğretme) ise bizâtihi kuvveden fiile çıkarmaktır
Müteallimin (öğrenenin) nefsi muallimin (öğretenin) nefsine benzer ve öğreticisine nisbeti sayesine ona yaklaşır. Bir başka ifâdeyle âlim (ilminden) faydalandırması sebebiyle çiftçi, müteallim ise (âlimin ilminden) istifâdesi sebebiyle yer gibidir. Bilkuvve ilim tohum, bilfiil ilim ise bitki gibidir. Müteallimin nefsi kemâle erince, meyve veren ağaç gibi ya da denizin dibinden çıkan cevher gibi olur. Nefse bedeni kuvvetler hâkim olduğunda, müteallim uzun süre bir daha çok fazla taallüme ihtiyaç duyar. Güçlük ve yorgunluklara tahammül ederek faydayı ister. Akıl nüru hissi (duyularla ilgili) sıfatlara üstün geldiğinde ise, daha fazla miktarda öğrenmekten vazgeçer ve az miktarda tefekkürle yetinir. (Nefsi tefekkürü) kabül eden kişinin nefsi bir saatlik tefekkür sayesinde, nefsi tefekkürü) kabül etmekte zorlanan kişinin nefsinin taalümle bir senede elde edemediği faydaları elde eder. (Risâle, 19
İlim ve ibâdet iki cevherdir. Gördüğün, musannıfların eserlerinden okuduğun, muallimlerden öğrendiğin, vaizlerin anlattığı ve araştıranların araştırdığı her şey bu ikisiyle ilgilidir. Hatta kitâbların nâzil olması, resüllerin gönderilmesi, göklerin, yerin ve içindekilerin yaratılması ilim ve ibâdet içindir
İlim cevher bakımından ibâdetten daha yücedir. Ancak kula ilimle birlikte ibâdet gerekir. Aksi takdirde yaptıkları boşa gider. İlim ağaç, ibâdet onun meyvesi durumundadır. Ağacın yüceliği aslidir. Fakat fayda, onun meyvesiyle gerçekleşir. O hâlde kulun her ikisinden nasibi olması gerekir. (Minhâc, 6
İlm-i ameli (ameli ilim) üç türdür: Birincisi, sıfat ve ahlâkıyla nefsin bilinmesidir. Bu, riyâzet ve hevâyla mücadeledir. Bu bilgi, bu kitâbın en önemli maksadıdır. Bununla ailen, çocukların, hizmetçi ve kölelerinle birlikte nasıl geçinileceğini öğrenirsin. Bunlar aynı zamanda senin çevren, parça ve kuvvetlerin gibi senin hizmetçilerindir. Nitekim şehvet, gazab ve diğer husüslarda da bedeninin kuvvetlerinin iyi yönetilmesi gerekir. Belde sâkinlerini yönetmek ve onları zabt etmek de bu şekilde öğrenilir. Çünkü bununla çoğu kere fıkıh ilmi kasd edilir, bu ilim nefse ait ibâdetlerin dörtte biriyle alâkalıdır. Ayrıca âdâb-ı kazâ ilmi de bununla ilgilenir. Nikâh, alışveriş ve harac gibi bahislerin dörtte biri de bununla tamamlanır. Bu üç ilmin en önemli vazifesi nefsi eğitmek, bedeni yönetmek ve adaleti gözetmektir. O
ilm/ 'ulüm kadar ki bu şekilde adaletli olunduğunda bu adalet, aile ve çocuklardan daha uzak olan raiyyeye de (yönetilen halka da) intikal eder. (Mizân, 42
Dininizin elden gitmesi zehâb-ı dinikümı) dört şeyle olur: Birincisi, bildiklerinizle amel etmemeniz; ikincisi, hakkında bilmediğiniz şeylerle amel etmeniz; üçüncüsü, bilmediğiniz şeyleri öğrerirnemeniz ve câhil kalmanız; dördüncüsü ise, insanların bilmedikleri şeyleri öğrenmelerine mâni olmanızdır. (Feth, 24
Tevhid kalbdedir, zühd kalbdedir, takvâ kalbdedir, mârifet kalbdedir, ilnı bi'l
