meleklere ait yönü kasd ediyorum. Çünkü ilimler orada Allah katından bir vâsıtayla hâsıl olur. Yüce Allah şöyle buyurdu: Allah beşerle sadece vahiyle veya perde arkasından yahut da elçi göndermek süretiyle konuşur. (Mizân, 21
Nefs-i emmâre bi's-sü (kötülüğü emreden nefs), a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sehvet/" şehvet /a ve gazabdır. (Mizân, 47
Nefs ve rüh, şeytanın ve meleğin ilkada bulundukları bir mekândır. Melek kalbe takvâ aşılar, şeytan ise nefse fenâlık aşılar. Böylece nefs, kalbin organlara devamlı olarak fenâlık yaptırmasını ister
Bedende akıl ve hevâ denen iki yer daha vardır. Bunlar, kendisine hâkim olanın istediği gibi hareket ederler. Hâkim ise, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevfik/" tevfik /a ve iğvâdır. Kalbde de ilim ve imân olmak üzere parlayan iki nür vardır. Bütün bunlar, kalbin araçları, hisleri (duyuları) ve âletleridir. Kalb, hükümdar gibi bu âletlerin ortasında yer alır. Bunlar hükümdara gelen ordular gibidir ya da cilâlı aynalardır. Çevrede bulunan bu âletler dışarıyı gösterir, hükümdar da (onların yardımıyla) dışarıyı görür ve gerekli mücâdeleyi yapar. (Gunye, I, 102
Nefs, mülkiyet ve yaradılış bakımından Allah'a aittir. Nefsin alâkalı olduğu kimsede iddiâsı , arzuları, şehvet ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/lezzetler/" lezzetleri /a vardır. Nefse muhâlefet ve düşmanlık konusunda a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikati /a elde edersen Allah için nefsine düşman olursun. (Fütüh, 23) nefs 7SI
Rüh iyiliğin, nefs de kötülüğün kaynağıdır. Akıl, rühun, hevâ da nefsin ordusudur. Tevfik (Allah'tan gelen iyiliğe yönelik muvaffakiyet) rühun, hizlân da (kötülük yapmaya yönelik kuvvet de) nefsin yardımcısıdır. İki ordunun hâkimiyet alanı da kalbdir. (Âdâb , 33
Nefs-i nâtıka, kendisi üzerinde hissi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işâretlerin /a tahakkuk etmesi düşünülemeyen cevherdir (özdür). Cismi idâre etmek, zâtını ve eşyâyı düşünmek onun husüsiyetlerindendir. İnsan, bu kudsi mâhiyetin bir cisim olduğunu nasıl vehmedebilir! O, rühen coştuğunda neredeyse fiziki âlemi terk eder ve sonsuz olan âlemi ister. (Heyâkil, 51
Nefs ortadan kaldırılamaz, çünkü o bir mekâna bağlı değildir , zıddı yoktur. Esası devamlıdır ve o sayede varlığını sürdürür. Nefsle beden arasında sadece şevke (istemeye, özlemeye) dayalı bir alâka vardır. Bunun a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ortadan-kalkmasiyla/" ortadan kalkmasıyla /a cevher ortadan kalkmaz. Bilirsin ki, her kuvvetin lezzeti, onun en üst noktasındaki idrâkine göredir. Kezâ elemi de böyledir. Her şeyin lezzet ve elemi tahsis edildiği şeye göredir. (Heyâkil, 80
Nüfus-i nâtıka, meleklerin cevherindendir. Onu hastalıklarından ancak bedeni kuvvetler alıkoyar. Nefs, rühâni kuvvetlerle takviye edilip, üzerinde bedeni kuvvetlerin hâkimiyyeti zayıflatılarak az yeme ve çokça uyanık kalınca, zaman zaman kudsi âleme ulaşır ve mukaddes babasına vâsıl olur, O'ndan mârifeti elde eder. Hareketlerini ve onun gereklerini bilen feleki nefslerle birleşir. Karşısındaki nakış sâhibini nakşeden ayna gibi uykuda ve uyanık iken gayba ait bilgileri alır. (Heyâkil, 85
Vâhibuhâ (nefsi hibeedene) Akl-ı Faal yakın; Mebde-i Âlâ uzaktır. (Heyâkil, 95
Nefs, ilk olarak kendisinden kurtulunan zulmâni ve dünyevi bir perdedir. Kalb ise son olarak kendisinden kurtulunan nürâni ve semâvi bir perdedir
Rüh, kalbe tevdi edilmiş, övülmüş sıfatların ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ahlak/" ahlâkın /a kaynağı olan bir latife olduğu gibi, nefs de a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/bedene/" bedene /a tevdi edilmiş, kötü ahlâk ve sıfatların kaynağı olan bir latifedir. Göz görme, burun koklama, kulak işitme, ağız tatma mekânları olduğu gibi, nefs kötü sıfatların, rüh ise iyi sıfatların mekânıdır
Nefsin tüm ahlâk ve sıfatları iki temelden kaynaklanır: Birincisi hafiflik, ikincisi açgözlülüktür. Hafifliği cehâletinden, açgözlülüğü hırsından kaynaklanır. Hafiflik bakımından nefs, düz bir yerde yuvarlanan makaraya benzer. O, sürekli olarak, yaratılışındaki ve fıtratındaki husüsiyete göre hareket eder. Hırs bakımından da kandilin ışığı etrafında dönen, sonra da onun ateşi içine kendini atan kelebeğe benzer. Ölümüne neden olan ateşten geri durmayıp az bir ışıkla yetinmez. Hafifliğinden dolayı sabırsız ve acelecidir. Oysa sabır aklın cevheridir. Hafiflik nefsin sıfatlarındandır. Nefsin arzusunu ve yaratılışındaki yöne doğru gidişini sadece nefs
sabır durdurabilir. Akıl, hevâ ve hevesi hükmü altına alır. Açgözlülük ve ihtirastan da tamah ve hırs meydana gelir. Bu iki vasıf Hz. Âdem'de ortaya çıkmıştır. Çünkü o cennette ebedi olarak kalma ihtirası içinde yasak ağaçtan yemişti
Endişe ve neşe, nefsin sıfatı devam a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a için nefsten ve onun özünden kaynaklanır
Nefste emimâre vasfı kaldıkça ondan haz, neşe ve endişe -ki nefsin tasmasının alevidir- meydana gelir. Neşe ise, mizâc denizinin dalgaları çarpıştığında nefsin dalgasının kabarmasıdır. Süfi umümi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mehabbet/" mehabbet /a a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halinden/" hâlinden /a husüsi mehabbetin başlangıcına yükseldiğinde hâl sâhibi, kalb sâhibi ve nefs-i levvâme sâhibi olur. O vakit onda kabz ve bast hâli peşpeşe gelir. Çünkü o, imân derecesinden ikân (yakin) ve husüsi mehabbet derecesine yükselmiştir. Bu sebeble Hakk ona bazen kabz, bazen de bast hâli verir
Vâsıti demiştir ki: fAllah) seni sende bulunan şeylerle (hata ve günahlarla) kabz eder, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a bulunan şeylerle frahmet ve merhametle) bast eder.
(Ebü Hüseyin) Nüri de şöyle demiştir: O, seni seninle kabz eder, kendisiyle bast eder.
Kabz hâlinin belirmesi, nefsin sıfatının ortaya çıkması ve galib gelmesi , bast hâlinin belirmesi ise kalb sıfatının ortaya çıkması ve kalbin galib gelmesinden dolayıdır. Nefs emmâre olduğu sürece bazen mağlub, bazen de galib olur. Kabz ve bast hâli nefsteki bu hâl itibâriyledir. Kalb sıfatının sâhibi kalbinin varlığı sebebiyle nürâni bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hicab/" hicâb /a (örtü) altında olduğu gibi, nefs sıfatının sâhibi de nefsin varlığı dolayısı ile zulmâni bir hicâb altındadır. Kalb sıfatının sâhibi kalb sıfatından yükselip hicâbından çıkacak olursa, hâl artık onu kayıt altına alamaz ve onda tasarrufta bulunamaz. Bu sebeble bu kişi, o vakitte kabz ve bastın tasarrufundan çıkar. Kalb demek olan nürâni varlıktan kurtulduğu, nefsin ve kalbin hicâbından sıyrılıp kurbiyyeti (yakınlaşmayı) gerçekleştirdiği sürece ne kabz, ne de bast hâline mârüz bırakılır. Böylelikle fenâ ve bekadan varlığa döndüğünde kalb hakiki vasfı olan nürâni varlığa dönmüş olur. O vakit kabz ve bast da ona geri gelir. Kendini fenâ ve bekaya verirse, o vakit ne kabz, ne de bast hâlinden eser kalır
Nefs, Kur'ân'da vârid olduğuna göre, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâl /a ve eksiklik sâhibidir. Onun kemâli akıl ve ilimler, eksikliği cehâlet ve şehvetlerdir. Nasıl ki ay tutulması a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/yuzunden/" yüzünden /a ayın eksikliği, âlemin en alt tabakası olan a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyânın /a karanlığına sebeb oluyorsa, aynı şekilde nefsin eksikliği şehvetleri yapmaktan kaynaklanır ve böylece
