Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 3, 2026

Evliyanın Kerametleri (Tasavvuf Sözlüğü)

Bu zamanda kerametten soran insanlar çoğaldı. Keramet şerîatla sabit mi? Kerametin Kitap’ta ve sünnette delili var mı? Evliya ve müttakilerin eli üzere meydana gelmesinin hikmeti nedir?.. İnançsızlık ve maddiyat …

Bu zamanda kerametten soran insanlar çoğaldı. Keramet şerîatla sabit mi? Kerametin Kitap’ta ve sünnette delili var mı? Evliya ve müttakilerin eli üzere meydana gelmesinin hikmeti nedir?.. İnançsızlık ve maddiyat dalgaları, şüphe ve sapıklık akımları bu zamanda çoğaldı. Bu durum çocuklarımızın çoğunun aklını etkiledi. Birçok kültürlü insanlarımızı saptırdı ve onları keramet hususunda inkârcı, şüpheci ve garibseyici duruma soktu. Bu da onların Allah’a ve kudretine imanlarının zayıflığı ve Allah’ın evliyasını ve dostlarını tasdik etmelerinin azlığının neticesidir.

Hakkı meydana çıkarmak ve Allah’ın şerîatına yardım için bu konuyu ele almaktan başka çaremiz kalmadı.

A. Kerameti İsbat Etmek

Muhakkak ki evliyanın kerametleri, Allah’ın Kitab’ında, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın sünnetinde, sahabenin ( radıyallâhu anhu m) eserlerinde ve onlardan sonra günümüze kadar gelen insanlar eserlerinde sabit olmuş, ehl-i sünnet vel cemaat olan cumhur ulema da tasdik etmişlerdir. Ayrıca fukahanın, hadisçilerin, usûlcülerin ve sûfilerin şeyhlerinin tasnif ettikleri eserler de bunlardan bahsetmektedir. Dikkatlice bakıldığı zaman İslâm’ın değişik asırlarında keramet konusunun sabit olduğunu görürüz. Her ne kadar tafsilatı hadis-i ahad ile rivayet olunmuş ise de manada tevatürle sabittir. Bütün bunları ancak Allah’a, sıfatlarına ve fiillerine imanları zayıf olan bid’at ehli ve sapıklar inkâr eder.[1]

a. Evliya’nın Kerametlerine Allah’ın Kitab’ından Deliller

1Ashab-ı Kehf’in kıssasında senelerce (309 sene) uykuda sağ ve bütün afetlerden sâlim kalarak uyumaları. Hz. Allah onları güneşin sıcağından koruduğunu beyan ederek Kehf Suresi 17. ayetinde:

“ Güneşi görüyorsun ya, doğduğu vakit mağaralarından sağ tarafa meyleder, battığı vakitte onları sol tarafa makaslardı.” buyurdu.

Yine Kehf Suresi 18. ayetinde:

“ Bir de onların uyanık olduklarını zannedersin, halbuki uykudadırlar, biz onları sağa-sola çeviririz. Köpekleri de mağaranın girişinde iki ön ayaklarını uzatmış vaziyette yatmaktadır.” Yine Kehf Suresi 25. ayetinde:

“ Onlar mağaralarında üçyüz yıl, buna ilaveten dokuz yıl kalmışlardır.” buyurulmuştur.[2]

2Meryem ( radıyallâhu anha )’in kuru hurma dalını silkelemesi ve ağacın vakitsiz olarak yeşerip ondan olgun hurmaların dökülmesi. Yüce Allah Meryem Suresi 25.ayetinde:

“Hurmanın da dalını kendine doğru silkele, üzerine derilmiş yani olgunlaşmış taze hurmalar dökülsün.” buyurdu.

3- Zekeriya (aleyhisselâm) ’dan yüce Allah bize hikaye ederek Zekeriyya (aleyhisselâm) ne zaman Meryem ( radıyallâhu anha )’in mihrabına vardıysa yanında rızık bulurdu. Halbuki onun yanına Zekeriyya (aleyhisselâm) ’dan başka hiçbir kimse girmemişti. Meryem ( radıyallâhu anha )’e: “Ya Meryem, bu sana nereden?” diye sorar. Meryem ( radıyallâhu anha ) ise: “O Allah indindendir” der. Yüce Allah Âl-i İmrân Suresi 37. ayetinde:

“ Zekeriyya onun üzerine mihraba her girdikçe yanında yeni bir rızık bulur. Ya Meryem bu sana nereden?” derdi. O da: “Allah tarafından derdi.” buyurdu.

4- Asaf b. Berhiya’nın Süleyman (aleyhisselâm) ’la kıssasında cumhur müfessirlere göre Neml Suresi 40. ayetinde:

“ Kitap’tan yanında bir ilim bulunan zat ise ben onu sana gözünü kırpmadan getiririm.” buyurulduğu gibi Belkıs ( radıyallâhu anha )’ın arşını Yemen’den Filistin’e gözaçıp yummadan getirdi.

b. Evliya’nın Kerametine Sahih Olan Sünnetten Deliller

1- Âbid Cüreyc ( radıyallâhu anhu )’in beşikte küçük bir çocuk ile konuştuğu kıssasıdır. Bu olay Buhari ve Müslim’in rivayet ettiği sahih bir hadistir.[3]

2- Beşikte konuşan çocuğun kıssası.[4]

3- Mağaraya giren üç kişinin kıssası: Mağaranın ağzının bir kaya tarafından kapanmasından sonra kayanın aralanması. Bu hadis müttefakun aleyhtir.[5]

4Sahibi ile konuşan bir sığırın kıssası: Bu hadis sahih ve meşhurdur.[6]

c. Keramete Sahabenin Eserlerinden Deliller

Onların kerametlerinden birçok şey nakledildi:

1Ebû Bekir ( radıyallâhu anhu )’in misafirlerle yemek yerken yemeğin çoğalması

kıssası.

Hatta

yemeğin

yendikten

sonra,

yemezden evvelkinden daha çok olması. (Bu hadis Sahihi Buhari’de mevcuttur.)[7]

2- Ömer ( radıyallâhu anhu )’in kıssasında; O Medine’de minberin üzerinde iken, kumandanına nida ederek: “Ey Sariyye! Dağa yönel, dağa yönel.” dediği ve çok uzak mesafede sesinin duyulmasıdır. Bu hadis hasendir.

3Osman ( radıyallâhu anhu )’ın yanına giren bir kişi ile konuşması; o kişiye yolda nikah düşen bir kadına baktığını haber vermesi.

4- Beyhaki’nin rivayet ettiği hadiste: Ebû Talib’in oğlu Ali ( radıyallâhu anhu ) bir mevtanın konuştuğunu işitmesi.[8]

5Bişr’in oğlu Ubade ile Hudeyr’in oğlu Useyd ( radıyallâhu anhuma )’in kıssalarında: “Karanlık bir gecede Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın yanından çıktıklarında onlardan her birinin asaları onları sanki bir lamba gibi aydınlatıyordu.” Bu hadis sahihtir. Buhari tahriç etmiştir.[9]

6Hubeyb ( radıyallâhu anhu )’in üzüm salkımlarıyla ilgili kıssası ki mevsiminden önce elinde üzüm bulunur ve yerdi. Bu hadis sahihtir.[10]

7Sa’d ile Said ( radıyallâhu anhuma )’in kıssaları: “Bu zatların kendilerini yalanlayanlara beddua etmeleri ve bunlara icabet edilmesi. Buhari ve Müslim’in tahriç ettikleri hadis-i şerif ile sabittir.[11]

8Al’a b. Hadremî ( radıyallâhu anhu )’nin denizi, atının üzerinde geçmesi ve duası ile su kaynağının çıkması kıssası. İbn-i Sa’d “Tabakat”ında tahriç etmiştir.[12]

9Halid b. Velid ( radıyallâhu anhu )’in zehir içme kıssası. Beyhaki, Ebû Nüaym, Taberânî ve İbn-i Sa’d sahih bir isnadla tahriç ettiler.[13]

10Hamza el-Eslemî ( radıyallâhu anhu )’nin parmaklarının karanlık bir gecede ışık vererek etrafı aydınlatması kıssası. Buhari “Tarih”inde Hamza el-Eslemi ( radıyallâhu anhu )’den tahriç etmiştir.[14]

11Ümmü Eymen’in hicret yolunda nasıl susadığı, bir kovanın semadan sarkarak üzerine indiği ve ondan su içip kandığının kıssası. Ebû Nüaym “Hilye” isimli kitabında rivayet etti.[15]

12Sahabenin bazısının, bilmeyerek üzerine çadır kurduktan sonra, kabirden “Mülk” suresinin okunduğunu işitmesi kıssası. Tirmizi rivayet etti.[16]

13Selman-ı Farisî ve Ebû Derdâ ( radıyallâhu anhuma )’nın yemiş oldukları kaptan tesbih sesinin işitilmesi ve her ikisinin de tesbihi işitmesinin kıssası. Ebû Nüaym rivayet etti.[17]

14Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın azadlılarından olan Sefine ( radıyallâhu anhu )’nin arslanla olan kıssası. Bunu Hakim Müstedrek’te ve Ebû Nüaym “Hilye”de tahriç ettiler.[18]

İşte bu zikrettiğimiz kerametler taşan bol bir sudan, sadece az bir serpintidir. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın ashabından varid olan birçok kerametlerden az bir parçadır. Sonra tâbiin ve tebe-u tâbiinlerin zamanından bu günümüze kadar evliyanın yed-i üzere birçok kerametlerin varid olduğu ile ilgili haberler peşi peşine gelmiştir. Bir bir saymak çok zor olup şu kadardır diye sınırlamak veya sıkıştırmak da mümkün değildir.[19] Büyük âlimler evliyanın kerametlerini ispat için kitaplar tasnif etmişlerdir. Bu âlimlerden bazıları:

Fahreddin Râzî, Ebû Bekir el-Bakillânî, İmam el-Harameyn, Ebû Bekir b. Furek, Huccet-ül İslâm İmam Gazalî, Nasireddin Beydavî, Hafız ed-din Nesefi, Taceddin Subkî, Ebû Bekir el-Eş-arî, Ebû’l Kasım elKuşeyrî, Nevevî, Abdullah Yafiî, Yusuf Nebhânî ve daha birçok muhakkik ulema… İşte bu yönden keramet kavî, yakîn, sabit, şüphe götürmeyecek bir ilim oldu.

Bazıları ise şöyle soruştururlar: Sahabe bu kadar çok oldukları halde niçin kerametleri azdır da sahabe asrından sonra gelen evliyanın kerametleri daha çoktur? Bu soruya Taceddin Subkî ( rahmetullâhi aleyh ) “Tabakat-ul Kübra”sında, Ahmed Hanbelî ( rahmetullâhi aleyh )’nin vermiş olduğu cevapla cevap veriyor: “Bu hususta İmam Ahmed Hanbelî ( rahmetullâhi aleyh )’ye soruldu. Büyük İmam Ahmed Hanbelî: “Onların (sahabelerin) imanları kavî idi. İmanlarını güçlendirmek için keramete ihtiyaç duymadılar. Diğerlerinin imanları ise zayıf olduğu için, sahabenin imanlarına ulaşamıyacaklarından onlara kerametlerini açığa çıkarmakla onların imanlarını güçlendiriyorlar.”[20] dedi.

B. Evliyanın Keramet Göstermesinin Hikmeti

Yüce Allah’ın hikmeti, dostlarına ve velîlerine çeşitli harikulade olan şeyleri ikram etmeyi gerektirdi. Bu kerametler onların imanlarına ve ihlâslarına ikram, cihatlarına destek, Allah’ın dininde onlara yardım, Allah’ın kudretini açığa çıkarmak, iman edenlerin imanını kemâle erdirmek, tâbiat kanunları ve kainatın günlük olaylarının ancak yüce Allah’ın yaratması ve takdiri ile olduğunu insanlara açıklamak içindir. Çünkü sebeplerin tek başına bir tesiri yoktur. Yüce Allah neticeleri sebeplerden bağımsız yaratmıştır. Ehl-i sünnet vel cemaat mezhebinde olduğu gibi.

Bazıları itiraz ederek der ki: Hakk’ın te’yidi, Allah’ın dininin yayılması harikulade şeylerle olmayıp bilakis mantıklı bir delil ve akli bir burhan ile olur.

Biz de deriz ki elbette İslâmi tâlimlerin neşri, aklı selim, sahih bir mantık ve ikna edici delillerin desteğiyle olur. Nasıl ki Allah’ın hikmeti inkârcılara karşı Nebi ve Resullerini mucizelerle te’yid etmeyi gerektirirse taassub ve inatçılara karşı da evliyanın kerametlerle harikulade olan şeyler göstermesini gerektirir. Bunlar da onların sadakâtını meydana çıkarmak, davetlerinde kendilerini desteklemek, taş gibi katılaşmış kafaları, kilitlenmiş kalpleri, donukluktan çıkarıp taassubtan kurtarmak içindir. O zaman kendisi yakîn bir imana, sağlam bir düşünceye sahip olur. Sağlam bir imana yetişmek için bu durumu selim ve sağlam olan fikir ve kesin bir yakîn ile iyi düşün! Bu durumda anlaşıldı ki mucize ve keramet bazı hikmet ve maksatlarda birleşir. Ancak mucize nebiler (aleyhisselâm) ’den keramet ise velîlerden sadır olur. Bütün kerametler evliyada zuhur eder, ancak nebilerde zuhur ederse mucize olur. (Hiçbir velî göstermiş olduğu kerametlere mucize diyemez. Onlar İslâm dininin hak olduğunu te’yid etmek için keramet gösterirler, iyi anlaşılsın!)

C. Keramet ve İstidrac Arasındaki Fark

Elbette keramet ile istidracın arasındaki farkı ayırt etmede (insanları) uyarmak lazımdır. Zira İslâm’a mensub olan bazı fasıklarda dahi harikulade şeylerin meydana geldiğini müşâhede etmekteyiz. Bununla beraber bunlar apaçık masiyet işliyorlar ve Allah’ın dininden sapıyorlar. Keramet ise ancak bir velînin yed’inden meydana gelir. O kişinin sahih bir akîdeye sahip olması, taata devam etmesi, masiyetten sakınması, kendini lezzet ve şehvetlerden alıkoyması lazımdır. Yüce Allah bu hususta Yunus Suresi 62-63. ayetlerinde:

∃ 

“ Uyan ki Allah’ın evliyası güvendedir. Ne üzerlerine korku vardır ne de onlar mahzun olurlar. Onlar ki Allah’a iman etmişlerdir ve hep takva ile korunur dururlar.” buyurdu. Ama zındıkların ve fasıkların elinden gelen harikulade olaylar; bedeni kılıçla yaralamak, ateş, cam yemek ve diğer benzerleri istidrac kabilindendir.

Velî hiçbir vechile keramete dayanmaz ve kerameti ile başkalarına iftihar etmez. Allâme Fahreddin Râzî ( rahmetullâhi aleyh ) “Tefsir-i Kebir”inde der ki: “Keramet sahibi, kerametiyle sevinmez belki de keramet zahir olduğunda Allah korkusu daha şiddetli olur. Allah’ın kahrından sakınması daha kuvvetli olur. Bunun istidrac olmasından korkar. Ama istidrac sahibine gelince kendinden zahir olan nesneyle sevinir. O, kendinde bulunan bu durumun keramet olduğunu zannederek sanki kendisi bu keramete müstehakmış gibi davranır. Kendinden başka herkesi hakir görür ve onlara karşı kibirlenir. İşte bunun üzerine kendinde Allah’ın nekrinden ve ikabından emin olma hâsıl olur. Sonucunun kötü olmasından korkmaz. Bu hallerden bir kısmı keramet sahibinde meydana gelirse bu durumun keramet değil de istidrac olduğunu gösterir. İşte bunun için muhakkikler der ki: “Huzur-u İlâhiyye’den kesilmelerin birçoğu keramet makamında olmuştur. Şüphesiz ki muhakkikin belalara düçar olmaktan nasıl korkarlarsa kerametlerden de öyle korkarlardı. Kerametlere sevinmenin insanı tarikattan alıkoyduğuna delalet eden birçok yönler vardır.” Sonra Fahreddin Râzî ( rahmetullâhi aleyh ) bunlardan on bir delil saydı. Biz ise onlardan sadece birini zikredeceğiz.

İmam Fahreddin Râzî ( rahmetullâhi aleyh ) dedi ki: “Her kim ameli sebebi ile kendi nefsinde keramete müstehak olduğuna itikat ederse kalbinde büyük bir etki meydana gelir. Her kime ameli etki yaparsa yani kendi amelini beğenirse o kimse cahil sayılır. Eğer o adam Rabb’ini bilseydi, elbette halkın taatlarının yüce Allah’ın Celâlı’nın indinde noksan olduğunu bilirdi. Allah’ın nimetleri karşısında insanların şükrünün kusurlu olduğunu, kulun bütün bilgi ve marifetlerinin Allah’ın izzeti karşısında bir şaşkınlık ve cehalet olduğunu görürdü. Bazı kitablarda gördüm bir kârî üstad Ebû Ali ed-Dekkak ( rahmetullâhi aleyh )’ın meclisinde yüce Allah’ın Fatır Suresi 10. ayetindeki:

“ Ona hoş kelimeler yükselir, onu da amel-i salih yükseltir.” sözünü okudu. Üstad Ali ed-Dekkak dedi ki: “Hakk Teala’nın amelini kabul etmesinin alameti, o ameli beğenip düşünmemendir. Şayet yaptığın amel düşüncede baki kalırsa kabul edilmemiştir. Ama seninle baki kalmamış ise kabul edilmiştir.”[21]

İşte bunun üzerine insanlardan bir kimsenin yed’inde olan harikulade kerameti gördüğümüzde bile, biz bu şahsın vilayetine hükmetmede zorlanır, onun ameline itibar ederek gösterdiğinin keramet olduğunu da bilmiyorsak o kişinin sülûkuna ve Allah’ın şerîatına yapışmasına bakıp görünceye kadar onun yaptığının keramet olduğuna karar vermeyiz. Ebû Yezid ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Eğer bir kişi seccadesini suyun üzerine serse veya havada bağdaş kurup otursa ona kanmayın, ta ki onu emir ve nehiyde nasıl buluyorsunuz ona bakın! Ondan sonra karar verin.”[22]

D. Keramete Sûfilerin Bakışı

Bazı sapıklar, sûfilerin seyr-i sülûk yapmadaki maksatlarının keramet elde etmek olduğunu iddia ettiler.[23] Onlar nefislerindeki kötü hastalıkları ve gizli illetleri ortaya koyuyorlar. Biz de sûfilerin, nefis tezkiyesine, riya ve nifak gibi kötü hasletlerden kendilerini kurtarmaya ve yüksek sıfatlarla süslenmeye, sûfilerle olan seyrinin illetlerden ve gayelerden uzak olmasına önem verdiklerini görüyoruz. Çünkü onlar Allah rızasından başka bir şey istemezler. Onların, riya şüphesinden uzaklaşmak için kerametlerini gizlediklerini görüyoruz.

Şeyh Abdullah Kuraşî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “İnsanların yapmış olduğu masiyeti halkın görmesini istemediği gibi kendinden zuhur eden alamet ve harikulade bir adet olan kerametlerin zuhurunu da kerih görmezse bu durum kendi hakkında perde olur. Onları gizlemek ise kendine bir rahmet olur. Muhakkak ki bir kimse, nefsinin alışkanlıklarını terkederse kendisinde alamet ve harikulade şeylerin (kerametlerin) meydana çıkmasını istemez. Belki o zaman nefsi daha küçük ve daha hakir olur. Ne zaman ki bütün irade ve isteklerinden vazgeçip yok olur da kendi nefsine hakaret ve zillet gözü ile bakarsa lütufların gelmesine ehil olur ve sıddıkların mertebelerine yetişir.”[24]

Ali el-Havvâs ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Mükemmel olan zevat-ü kiram ellerinde bulunan kerametlerin vaki olmasından istidrac olmak ihtimali var diye korkularını ziyade ederlerdi.”[25]

Sûfiler sahih bir maksat olmadıkça kerametin açığa çıkmasına mani olurlar. Mesela kafir ve inatçıların önünde Allah’ın şerîatına yardım etmek gibi.[26] Kafirlerin ve sapıkların sihirlerini iptal etmek veya insanları dinlerinden saptırmak isteyen göz boyayıcı sapıkların akîde ve imana şüphe vermek için yaptıklarını iptal etmek maksadı ile keramet göstermeleri caizdir.[27] Kerameti meşru olmayan bir sebep üzerine göstermek ve açığa çıkarmak ise zemmolunan bir şeydir. Çünkü onun içinde nefsin payı, öğünmek ve kendini beğenmek vardır.

Şeyh Muhyiddin Arabî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Büyük insanların yanında kerametin nefsin bir saçmalaması sayıldığı apaçık ortadadır. Ancak dine yardım veya bir maslahat icabı olursa o zaman caiz olur. Zira o zatlar iyice bilirler ki hakiki fail ancak yüce Allah’tır. Kendilerinde hiçbir şey yoktur. Onların görüşleri de budur. Harikulade işin başkalarında değil de kendilerinde vaki olmasından başka hususiyeleri yoktur. Ne zaman bir koçu veya bir tavuğu diriltseler, onlar iyi bilirler ki bu olay kendilerinden değil, Allah’ın kudreti ile meydana gelmiştir. İşte bu durum Allah’ın kudretine döndüğünde taaccub edilecek hiçbir şey yoktur.”[28]

Sûfiler en büyük kerametin yüce Allah’ın şerîatında istikamet olduğuna itibar ederler.

Ebû’l Kasım Kuşeyrî ( rahmetullâhi aleyh ) “Risalesin”de şöyle der: “Sen iyi bil ki evliyanın yanında kerametlerin en büyüğü, başarı ile itaata devam etmektir. Kendini isyan ve muhalif olan şeyleri yapmaktan muhafaza etmektir.”[29]

aleyh )’nin

yanında

alamet

ve Abdullah

et-Tüsterî

( rahmetullâhi

kerametlerden bahsediliyordu. Dedi ki: “Alametler nedir, kerametler nedir? Kerametler birtakım şeyler ki onlar anında biter. Ancak en büyük keramet ise kendinde bulunan zemmedilen ahlâkları, övülen güzel ahlâka tebdil etmendir.”[30]

Şeyh Ebû’l Hasan eş-Şazelî ( rahmetullâhi aleyh ) dedi ki: “Hakiki keramet istikamet üzere olup onun kemâlına yetişmekle olur. Bunun da sebebi iki şeydir. Allah ( azze ve celle )’a sıhhatli bir iman ve Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın zahir ve bâtın olarak getirdiği şeylere ittiba etmektir. Kula vacib olan bu ikiden başkasına hırslı ve gayretli olmamaktır. Ancak bu ikiye vasıl olmak için gayret göstermelidir. Alışılmışın dışında harikulade olan şeylerin manasına gelen keramete muhakkiklerin yanında itibar yoktur. Çünkü bunda bazen istikameti tamam olmayanların, bazen de istidrac ehli olanların rızıklandığı görülür.” Yine der ki: “Bütün bunları toplayıp ihate eden iki keramet vardır; biri açık bir şehadet ve yakînin ziyadeleşmesi ile olan iman kerameti, diğeri iktida, ittiba, kuru davadan uzaklaşmak, aldatıcı ve hilekâr olmamak üzere amel kerameti. Bu iki her kime verilir de sonra bu ikisinden başkasını arzularsa o zaman o yalancı ve iftiracı olur. Onun doğru bir ilim ve amelde nasibi yoktur. Bu durum şöyledir: Padişahın, kendisini razı olarak kabul edip aralarına aldıktan sonra bu rızadan vazgeçip hayvanları otlatmaya müştak olan bir kimse gibidir…”[31]

Şeyh Muhyiddin Arabî ( rahmetullâhi aleyh ) şöyle diyor: “Kerametin hissî ve manevî olmak üzere iki kısım olduğunu bil. Avam insanlar, ancak hissi olan kerameti bilir ve ondan anlar. Mesela hâtıra gelen kelamlar, geçmiş ve gelecekte olan kayıp nesnelerden haber vermek, kainatta olan olaylardan sonuç çıkarmak, kainattaki bazı bilgilere sahip olmak, su üzerinde yürümek, havada uçarak geçmek, yeryüzünün dürülmesi (kısalması), gözlerden kaybolmak, duanın anında kabulü ve bunlara benzer şeyler gibi... Avam insanlar bundan başka kerametleri bilmez. Manevî keramete gelince, bunu ancak yüce Allah’ın kullarından havas olanlar bilir. Avam insanlar bilmez. Asıl keramet; kulun şer’i edepleri muhafaza etmesi, güzel ahlâkı yapmaya, kötü ahlâktan kaçınmaya muvaffak olması, vacib olan hayırları vaktinde ve süratle yerine getirmesi, kalbinden insanlara karşı olan hased, su-i zan, aldatma ve kini izale etmesi, kalbini zemmedilen bütün sıfatlardan temizlemesi, her nefes almada murakabe ile kalbini süslemesi, nefsinde ve diğer şeylerde Allah’ın haklarına riayet etmesi, kalbinde Rabb’inin eserlerini kontrol etmesi, almış olduğu nefeslerin her giriş-çıkışını göz önünde tutarak nefesini aldığı zaman edeple alıp verirken de Allah’la beraber olduğunu bilerek üzerinde huzur elbisesi olduğu halde çıkarmasıdır. İşte bizim yanımızda bunların hepsi, velîlerin manen gösterdiği, ona nekir, hile ve istidrac girmeyen kerametlerdir.”[32]

Saadat-ı Sûfiyye, keramet gösteren bir velîyi (kerametinden dolayı) diğer velîlerden üstün sayıp ona itibar etmezler. İmam Yafiî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Kendisinden birçok keramet meydana gelen bir evliyanın, keramet meydana gelmeyen diğer evliyadan daha üstün olması gerekmez.

Bilakis

keramet

göstermeyen

bazı

evliya,

keramet gösterenden daha üstün olur. Zira keramet bazen sahibinin yakîninin takviyesi için olur. Ve sahibinin sadakâtına, faziletine delil olur. Fakat bu durum onun diğer velîlerden üstün olduğuna delalet etmez. Zira üstünlük velînin yakîninin kuvvetine ve yüce Allah’ı marifetinin kemâlına göre olur.”[33]

Sûfiler, salih bir velînin yed’i üzere kerametin zuhur etmemesine itibar etmedikleri gibi bu durumu vilayetinin olmadığına delil de saymazlar.

İmam-ı Kuşeyrî ( rahmetullâhi aleyh ) “Risale”sinde der ki: “Eğer bir velî için bu dünyada açık bir keramet olmazsa bu onun velî olmasına kusur getirmez.” Şeyhü’l İslâm Zekeriyya Ensarî ( rahmetullâhi aleyh ) “Risale-i Kuşeyriyye”nin şerhinde bu kelamın devamında der ki: “Bilakis kerameti göstermeyen kişi çoğu kere kerameti zahir olandan daha üstün olur. Çünkü üstünlük yakînin ziyadesi ile olur, kerametin meydana çıkması ile değil!”

Dipnotlar

  1. Allâme Yafiî (rahmetullâhi aleyh) dedi ki: “İnsanlardan kerameti inkâr edenler muhtelif kişilerdir. Bunlardan bazıları evliyanın kerametlerini bütünüyle inkâr ederler. Bunlardan bazıları, tevfikten uzaklaşan maruf mezhebteki kimselerdir. Bazıları ise yaşadıkları zamanın evliyasının kerametlerini yalanlar, Maruf-u Kerhi, İmam Cüneyd ve Sehl-ül Tüsteri (rahmetullâhi aleyhim) gibi eski zamanların evlayısının kerametlerini tasdik ederler. Hasan Şazelî (rahmetullâhi aleyh)’in dediği gibi: “Allah’a yemin olsun ki; bunlar israiliyetten başka bir şey değildir. Onlar Musa (aleyhisselâm)’yı tasdik eder, lâkin zamanına yetiştikleri Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i inkâr ederler. Bunlardan bazıları da Yüce Allah’ın evliyasını ve onların kerametlerini tasdik eder, velâkin zamanlarındaki bilinen bir kimsenin kerametini tasdik etmezler. İmam-ı Yafiî (rahmetullâhi aleyh) Ravdu’r Reyyahin, s.18’de.
  2. Kehf Suresi’nin 25.ayetinde; İmam Fahrettin Râzî (rahmetullâhi aleyh) Tefsir-i Kebir’in Ashab-ı Kehf kıssasında: “Sûfi arkadaşlarımızın bu ayetleri delil getirmeleri, kerametler hakkındaki sözlerinin sıhhatine apaçık bir delildir. Biz de deriz ki; Evliyanın kerametlerinin cevazına Kur’an, haberler, eserler ve akıl delalet eder.” Allâme Fahreddin Râzî Tefsiri Kebir c.5 s.682’ye geniş bir şekilde bakınız.
  3. Ebû Hureyre (radıyallâhu anhu)’den, Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Üç kimseden başkası beşikte konuşmadı. Biri İsa (aleyhisselâm)’dır. İkincisi, Beni İsrâil’de Cüreyc denilen bir adam vardı. Namaz kılıyordu, anası geldi ve onu çağırdı. Cüreyc: “Anama cevap mı vereyim, yoksa namazı mı kılayım?” dedi. Anası: “Ey Allah’ım fahişe kadınların yüzünü görmedikçe oğlumun canını alma? dedi. Cüreyc ibadet hanesinde iken, bir kadın kendini ona arzedip onunla konuştu, fakat o bundan kaçındığından dolayı kadın bir çobana gitti ve nefsini o çobana teslim etti. Bunu takiben o kadın çobandan bir erkek çocuk meydana getirdi. O kadın çocuğun Cüreyc’den olduğunu iddia etti. Bunun üzerine halk Cüreyc’e geldiler: “Cüreyc’i ibadethanesinden indirdiler. İbadethanesini yıktılar. Ve ona da sövdüler. Cüreyc bunun üzerine abdest aldı ve namaz kıldı. Sonra çocuğa geldi: “Ey çocuk baban kimdir?” diye sordu. Çocuk: “Babam çobandır” dedi. İnsanlar bunun üzerine Cüreyc’e senin ibadethaneni altından yapalım mı?” diye sordular. Cüreyc: “Yok kerpiçten yapın” dedi…
  4. Yukarıda zikredilen hadisin tamamında Beni İsrâil’den bir kadın oğlan çocuğunu emzirir iken yanından yakışıklı bir süvari geçti. Kadın: “Ey Allah’ım oğlumu bu adam gibi eyle” dedi. Çocuk ise anasının memesini terkederek, süvariye yöneldi ve: “Ey Allah’ım beni bu süvari gibi eyleme” dedi. Sonra anasının memesini emmeye devam etti. Ebû Hureyre (radıyallâhu anhu): “Sanki ben Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’ın parmaklarını emdiğini gözümün önünde görüyormuş gibiyim.” dedi. Sonra o kadına bir cariye uğradı. Çocuğun anası: “Ey Allah’ım! Oğlumu bunun gibi yapma” dedi. Çocuk yine anasının memesini terkederek: “Ey Allah’ım beni bu cariye gibi eyle” dedi. Anası: “Niçin böyle dedin” diye çocuğa sordu. Çocuk: “O atlı, zorbalardan biri idi. O cariyeye gelince, o cariye hiç yapmamış olduğu halde insanlar ona hırsızlık ve zina etti diyorlardı” dedi. Buhari Sahihinde Kitab-uz Zikri Beni İsrâil’de rivayet etti. Lafız Buhari’nindir. Müslim ise Kitab-ul Birr-ul Valideyn’de rivayet etti.
  5. Ömer’in oğlu Abdullah (radıyallâhu anhuma)’ın anlattığına göre diyor ki: Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu işittim: “Sizden evvelkilerden üç kişilik bir cemaat yolda giderken onları yağmur yakaladı. Hemen bir mağaraya sığındılar. Akabinde mağaranın kapısı (büyük bir kayanın dağdan yuvarlanması ile) üzerlerine kapandı. Bunlar birbirlerine: “Vallahi sizi bu kayadan ancak salih amellerinizle Allah’a dua etmekten başka hiçbir şey kurtaramaz. Onun için bizden her bir kişi doğru söylediğini bilmekte olduğu bir şeyle Allah’a dua etsin” dediler. Bunlardan birisi: “Ey Allah’ım kati olarak bilmektesin ki; benim ücretli bir işçim vardı. O bana üç sa’ (ölçek) pirince karşılık çalışıyor idi. Bu işçi o ücretini (almadan) bırakıp gitti. Ben onun ücreti olan pirinci ektim. O ekim işinden iyi mahsül oldu ve ben onunla bir sığır satın aldım. Bir müddet sonra o işçi bana gelip ücretini istiyor idi. Ben de ona: “Şu sığırlara git, onları önüne kat, sür götür dedim.” O adam: “Benim senin yanında ancak üç sa (ölçek) pirinç hakkım vardır” dedi. Ben ona yine: “Şu sığırlara git, onlar senin üç sa (ölçek) pirinç ücretinden çoğaldılar” dedim. O işçi onları sürüp gitti. Ey Allah’ım! Sen bilmektesin ki, ben bunu senin haşyetinden dolayı böyle yaptım, onun hatırına şu kayayı bizden aç diye dua etti. Kaya biraz açıldı. Diğeri: “Ey Allah’ım! Şüphesiz Sen bilmektesin ki, benim ihtiyar olan anamla babam vardı. Ben her gece koyunlarımın sütünü getirip, bunlara içirirdim. Bir gece bir engel sebebi ile bunlara sütü getirmekte geciktim. Geldiğimde anamla babam uyumuşlardı. Ehlim ve çocuklarım açlıktan feryat ediyorlardı. Fakat ben anamla babam içmeden çocuklarıma süt içiremezdim. Bu durumda ben onları uyandırmayı ve onları
  6. Said b. Müseyyeb (radıyallâhu anhu) Ebû Hureyre (radıyallâhu anhu)’den o da Nebiyyi Zişan (sallallâhu aleyhi ve sellem)’dan rivayet etti: “Bir kişi (eşya) yüklemiş olduğu bir sığırın üzerine bindiğinde sığır: “Ben bunun için yaratılmadım. Ben ancak çift sürmek için yaratıldım” dedi. İnsanlar: “Sübhanallah sığır konuşuyor” dediler. Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Ben, Ebû Bekir ve Ömer buna inandık” buyurdu. Buhari Sahihinde Kitab-ul Müzaraa’da Müslim Kitab-ul Fedail-is Sahabe’de ve Tirmizi’de Kitab-ul Menakıb’da rivayet ettiler.
  7. Buharinin tahriç ettiğine göre: “Ebû Bekir (radıyallâhu anhu)’in yanında misafirler var idi. Onlara yemek taktim edildiğinde ondan yediler. Yemek, yedikçe altından çoğalıyordu. Doydukları zaman Ebû Bekir (radıyallâhu anhu) hanımına: “Ey Firas oğullarının bacısı bu nedir?” dedi. Hanımı: “Ey gözümün nuru (sürûru) o kaptaki yemek, yemezden evvelkinden daha çoktu.” dedi.
  8. Beyhaki Müseyyeb’in oğlu Said (radıyallâhu anhu)’den tahriç etti. Said b. Müseyyeb (radıyallâhu anhu) dedi ki: “Ali (radıyallâhu anhu) ile beraber Medine mezarlığına girdik. Ali (radıyallâhu anhu) nida ederek: “Ey kabir ahalisi! Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun. Kabirde olan haberlerinizi bize haber verin, biz de dünyada olan haberleri size haber verelim!” dedi. Bir ses işittik: “Selam, rahmet ve bereket sizin üzerinize olsun! Ey Emir el-Mü’minin, bizden sonra ne oldu ise sen bize haber ver” dedi. Ali (radıyallâhu anhu): “Hanımlarınız kocalara vardı, mallarınız taksim edildi, çocuklarınız yetimler toplumuna karıştı ve yapmış
  9. Hâkim Kitab-u Marifet-us Sahabe’den tahriç edip, hadis sahih dedi. Beyhaki, Ebû Nuaym ve İbn-i Saad rivayet ettiler. Buhari o iki adamı belitmeden tahriç etti. Hadis şöyle: “Hudeyr’in oğlu Useyd ve Bişr’in oğlu Ubbâd (radıyallâhu anhuma) bir ihtiyaçları için Resulullah (sallahu aleyhi ve sellem)’ın yanında idiler. Hava iyice kararıncaya kadar kaldılar. Her ikisinin elinde asa vardı.O ikisinden birinin asası ışık veriyordu. O asanın ışığı altında yürüdüler. Bir noktaya gelince ayrıldılar,öteki asa da ışık vermeye başladı. Herbiri kendi asasının ışığı altında evine ulaşıncaya kadar yürüdü.
  10. Buhari Sahihinde Raci’ Gazvesi babında Ebû Hureyre (radıyallâhu anhu)’den tahriç ederek: “Hubeyb (radıyallâhu anhu) Mekke’de Haris oğullarının yanında esir iken, (uzun bir kıssada) aralarında Haris’in kızı da vardı. O şöyle diyor idi: “Ben Hubeyb (radıyallâhu anhu)’ten daha hayırlı hiçbir esir görmedim. Yemin olsun ki, onu yeni derilmiş yaş üzümden yerken gördüm. O günlerde Mekke’de meyve yok idi. Kendisi ise demir ile bağlı idi. İşte bu, Allah’ın gönderdiği güzel rızıktan başka bir şey değildir.” dedi.
  11. Onlardan birisi: “Ebû Vakkas’ın oğlu Sa’d (radıyallâhu anhu)’dan Buhari, Müslim ve Beyhaki Amir’in oğlu Abdülmelik’in tariki ile Cabir (radıyallâhu anhu)’den tahriç etti. Ehl-i Küfe’de birtakım insanlar Sa’d b. Ebi Vakkas (radıyallâhu anhu) Küfe’de vali iken onu Ömer (radıyallâhu anhu)’e şikayet ettiler. Ömer (radıyallâhu anhu) Küfe ahalisinden soruşturmak için onlarla beraber Küfe’ye bir adam gönderdi. Küfe’nin mescitleri dolaşıldı. Ve mescitler soruşturulup bittiğinde valinin hakkında hayırdan başka bir şey denilmedi. Sadece Ebû Sad’e denilen bir kişi dedi ki: “Bizden haber sorduğun Sa’d, eşit paylaştırmıyor, seriye ile gitmiyor ve hükmünde adil davranmıyor.” Sa’d ise: “Ey Allah’ım bu adam yalan söylüyor ise ömrünü uzat, uzun bir zaman fakirliğe düşür ve onu fitneye uğrat” diye beddua etti. İbn-i Umeyr der ki: “Ben onu çok yaşlanmaktan dolayı kaşları gözlerinin üzerine düşmüş, fakir olmuş ve yolda geçen cariyeleri çimdiklerken gördüm, ona sen nasılsın diye sorulduğunda: “Ben Sa’d (radıyallâhu anhu)’ın bedduasına isabet eden, bir fitneye giriftar olan yaşlı ve ihtiyar biriyim” derdi. Onlardan diğeri: “Zeyd’in oğlu Said (radıyallâhu anhuma) bu Hadisi Müslim Kitab-ul Müsakat’ta Zübeyr’in oğlu Urve (radıyallâhu anhu)’den tahriç etti. Uveys’in kızı Erva Said b. Zeyd (radıyallâhu anhu)’in kendisinin tarlasından biraz yeri (haksız olarak) aldığını iddia edip, Hakem’in oğlu Mervan’a şikayette bulundu. Said (radıyallâhu anhu): “Ben Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’dan şu hadisi işittikten sonra bir kimsenin tarlasından yer mi ketmederim?” diye sordu. Mervan: “Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’dan ne işittin” diye sordu. Said (radıyallâhu anhu): “Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’ın şöyle dediğini işittim” dedi: “Her kim zulmederek bir karış yer alır ise, o yer yedi kat yerin dibine kadar boynuna tok olarak takılır” buyurdu. Mervan ona: “Artık bundan sonra senden açıklama istemem.” dedi. O da: “Ey Allah’ım eğer o kadın yalan söylüyor ise gözünü kör eyle ve onu o
  12. Ebû Hureyre (radıyallâhu anhu) diyor ki: “Kendisinde üç şeyi (kerameti) gördüğümden dolayı Al’a b. Hadremi (radıyallâhu anhu)’yi ebediyyen seveceğim. Dareyn gününde onun atının üzerinde denizi geçtiğini gördüm. Medine’den Bahreyn’e gitmeyi murad ederek geldi. Dehna’ya geldiklerinde, suları tükendi ve o Allah’a dua etti, sular kumların altından kaynayarak çıktı, böylece susuzluklarını giderip oradan göç ettiler. Onlardan birisi bazı eşyalarını orada unutmuştu, geri döndüğünde eşyalarını buldu. Ancak oradaki suyu bulamadı. Onunla Bahreyn’e gitmek üzere, Basra’nın hizasına doğru çıktım. Liyâsin’e geldiğimizde vefat etti, yanımızda su yoktu. Yüce Allah bir bulut meydana getirdi. Yağmura tutulduk, onu yağmur suyu ile yıkadık. Kılıçlarımız ile kabir kazdık, lâkin ona lahid edemedik (kabrini tam yapamadık.) Bir müddet sonra lahid açmak için geri döndüğümüzde kabrinin yerini bulamadık.” İbn-i Sa’d (radıyallâhu anhu) Tabakat-ul Kübrası c.4 s.363’de
  13. Beyhaki ve Ebû Nüaym Ebû Sefer’den tahriç ettiler. Ebû Sefer (radıyallâhu anhu) dedi ki: “Halid b. Velid (radıyallâhu anhu) Hiyre denilen yere indi, ona: “Acemler sana zehir içirir, bundan sakın!” dediler. O da: “Bana zehir getirin” dedi. Zehir getirildi. Zehiri eline aldı. Bismillah dedi ve içti. Ancak ona hiçbir şey olmadı.” İbn-i Hacer (rahmetullâhi aleyh)’in Tehzib-ut Tehzib adlı eseri, c.3 s.125’e bakınız.
  14. Buhari “Tarih”inde Hamzat-ül Eslemi (radıyallâhu anhu) dedi ki: “Biz Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile beraber bir seferdeydik. Karanlık bir gecede ondan ayrıldık. Develerini ve eşyalarını toplayıncaya kadar parmaklarım etrafı aydınlatıyordu. (Tehzib-ut Tehzib c.3 s.30’da.)
  15. Osman b. Kasım (radıyallâhu anhu) şöyle diyor: “Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mekke’den Medine’ye hicret ettikten sonra, Ümmü Eymen de hicret ederek, şiddetli sıcak bir günde oruçlu olduğu ve yanında zahire olmadığı halde Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i takiben yürüyerek yola çıktı. Yolda öyle susadı ki az kalsın susuzluktan ölecek bir duruma geldi. Rivayet eden der ki: “Revha’da veya oraya yakın bir yerde güneş battığında o hanım dedi ki: “Başımın üzerinde bir hışırtı oldu, başımı kaldırdım bir de ne göreyim. Beyaz iple bağlanmış bir kova semadan sarkıtılmış olduğu halde duruyordu. Ümmü Eymen: “Kova tam bana yaklaştığında ben ona hakim ve sahip oldum. Onu aldım ve o kovadan kanıncaya kadar su içtim. Bundan sonra sıcak günlerde susamak için güneşte dolaşırdım. Fakat o günden sonra hiç susamadım.” dedi. (Ebû Nüaym Hilye isimli eserinde c.2 s.67’den tahriç etti.)
  16. İbn-i Abbas (radıyallâhu anhuma)’dan rivayete göre dedi ki: “Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem)’nin ashabının bazısı, kabir olduğunu bilmeyerek çadırını bir kabrin üzerine kurdu. Birden bire kabrin içinden bir insan sesi:
  17. Beyhaki ve Ebû Nüaym (radıyallâhu anhuma)’in Kays’dan rivayet edip tahriç ettiğine göre dedi ki: “Ebû Derda ve Selman bir tabakta yemek yerken, tabağın içinde olan yemek tesbih etti.” buyurdu.
  18. Muhammed b. Münkedir (radıyallâhu anhu)’den rivayet olduğuna göre; Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’ın azadlısı olan Sefine dedi ki: “Denizde bir gemiye bindim, bindiğim gemi parçalandı. Ben parçalanan geminin bir tahtasının üzerine bindim ve o tahta beni içerisinde arslanlar olan bir ormana attı. Arslan niyetlenerek bana geldi ve ben: “Ya Ebal Haris (arslanın lakabı) ben Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’ın azadlısıyım.” dedim. Arslan başını indirerek bana geldi, beni omzuna aldı, hatta ormandan çıkararak bir yola indirdi. O esnada homurdayıp mırıldanıyordu, zannımca beni uğurlayıp, veda ediyordu. Bu durum onunla vedalaşmamın sonu idi.” (Müslim’in şartına göre sahih, Hakim Müstedrek’inde, Kitab-u Marifet-üs Sahabe’de c.3 s.606’da tahriç etti. Ebû Nüaym’in Hilye’sinde c.1 s.368’de, İbn-i Hacer’in Tehzibinde; Sefine, Ferruh’un oğlu Kays’tır. Künyesi Ebû Abdurrahman’dır, diye zikretti. Tehzib c.4 s.125’de.)
  19. Allâme Tac-üs Subkî (rahmetullâhi aleyh) Tabakat-ül Kübra’sında kerametleri birçok nevilere ayırmıştır: 1-Mevtayı diriltmek. 2-Mevta ile konuşmak. 3-Su üzerinde yürümek. 4-Maddeyi değiştirmek. 5- Yerin dürülmesi (uzun mesafeyi kısaltmak.) 6-Hayvanlar veya eşyalarla konuşmak. 7-(Allah’ın izni ile) hastaları iyileştirmek. 8-Hayvanların itaat etmesi. 9-Zamanı kısalmak. 10-Zamanı uzatmak. 11-Dili kelamdan tutup, konuşturmamak gibi veya konuşamayan dili konuşturmak gibi… Ta yirmibeş çeşide kadar saymıştır. Ulemanın, Sûfilerin, Şeyhlerin cari olan kerametlerini zikretmiştir. Geniş tafsilatını istersen o kitaba müracaat eyle.
  20. Şeyh Yusuf Nebhânî Beyrutî, Cami-u Keramet-il Evliya, c.1 s.20’de.
  21. Tefsiri Râzî c.5 s.692’de.
  22. Tûsî’nin El-Luma adlı eseri s.400’de.
  23. O sapıkların arasından Abdurrahman el-Vekil, o kin ile hakikatı örtmek ve zemmedilen ahlâkla Saadat-ı Sûfiyye’yi düşük görüp, dalavere ile hakikatı örterek hücum eder. Sûfileri küçültücü şeyleri toplayarak kendi kitabına sokuşturmuştur.
  24. Hamid Sakar (rahmetullâhi aleyh)’in Nur-u Tahkik isimli eseri, s.127’de.
  25. Abdül Vehhabi Şa’rânî (rahmetullâhi aleyh)’in El-Yevakıtu vel Cevahir isimli eseri c.2 s.113’de.
  26. Şeyh Muhyiddin b. Arabî (rahmetullâhi aleyh) ile filozofun kıssasında olduğu gibi; Muhyiddin Arabî (rahmetullâhi aleyh) rivayet ederek, bize şöyle anlattı: “586 yılında Müslümanların tesbit ettiği, nübüvveti ve Peygamberlerin yaptıkları harikulade mucizeleri inkâr eden bir filozof geldi. “Hakikatler değişmez” diyordu. Zaman kış mevsimi olduğundan dolayı önümüzde alevlenen büyük bir mangal vardı, inkârcı ve
  27. Bundan dolayı İbn-i Hacer el-Heysemî (rahmetullâhi aleyh) Fetavayı Hadisiye’sinde der ki: “Bir sûfi bir Brahman ile münazara yaptı. Brahmanlar riyazet yolu ile harika şeyler gösteren bir kavimdir. O zaman Brahman havada uçtu. Şeyhin ayakkabısı yükseldi, havada Brahma’nın başına vurmaya ve onu hırpalamaya devam etti. Hatta Brahman insanların gözü önünde, yüz üstü Şeyhin önüne düştü. (İbn-i Hacer (rahmetullâhi aleyh)’in Fetavayı Hadisiyye’sinde s.222’de
  28. Futuhat-ul Mekkiyye 185.bâbında ve Şa’rânî (rahmetullâhi aleyh)’in El-Yevakit-ul vel Cevahir, c.2 s.117’de
  29. Risale-i Kuşeyriyye s.160’da
  30. Tûsî (rahmetullâhi aleyh)’nin Kitab-ul Luma s.400’de
  31. Nuru’t Tahkik s.128’de
  32. Futuhat-ul Mekkiyye c.2 184.bâb s.369’da
  33. Abdullah Yafiî (rahmetullâhi aleyh) Kitab-u Neşr-il Muhasin-il Galiye s.119’da