rükünlerin giysisinden tecrid edilmiş tabiattır. Harf için mürekkeb, telaffuz edilen harfler için ses neyse, unsurlara göre tabiat odur. Birbirlerinden ayrı ele alınabilmeleri dolayısıyla sıfatlar, hararet, soğukluk, rutubet ve kuruluk demektir. Sıfatlara göre tabiat neyse, erkâna göre sıfatlar odur. Tabiatın bütün rükünlerinde bu sıfatlardan bulunmaktadır. Ancak ateşte iki sıfat —-hararet ve kuruluk- hâkimdir. Havada ise soğukluk ve kuruluk sıfatları hâkimdir. Tabiat herhangi bir sıfat süretine büründüğünde bunu ondan tecrid etmek mümkün olmadığı gibi, sıfatlar da herhangi bir rükün süretine büründüğünde bunu ondan tecrid etmek mümkün olmaz. Rükünler de mahlükatın sıfatlarından birine büründüğünde artık ondan ayrılmaz, mevcüd tabiattaki dış görüntüsü gittikten sonra da a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mevcud-olarak/" mevcüd olarak /a kalır. İnsanlar onu maddi olarak müşâhede ettikleri gibi, onu müşâhede eden de açık bir şekilde görür
Bu tabiat feleği, gerçekten geniş bir felektir. Allah, cenneti, cehennemi, mahşeri, 664 merâtib-i vücüd
a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/berzah/" berzahı /a , a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyâda /a ne varsa her şeyi ve dünyâ yaratılmadan önce bildiğimiz ve bilmediğimiz tüm tabiat mahlüklarını bu feleğin içinde yaratmıştır. Bu feleğin bizce görülen dış yüzü dünyâ âlemi, iç yüzü ise bizden gaib olan uhrevi âlemdir. Hem bâtını hem de zâhiri kabül eden âlem ise berzah âlemidir. Berzah âlemi hayal ve misâl âlemidir. Dünyânın sendeki nüshası dış organların gibi şeylerdir. Berzahın sendeki nüshası hayâlindir. Âhiretin sendeki nüshası ise rüh âlemidir ki o da senin bâtınındır
Merâtib-i a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucuddan/" vücüddan /a (varlık mertebelerinden) biri a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/heyula/" heyülâdır /a . Heyülâ, şekil ve tasvir mertebesidir. Bu süretler, dalgaların denizden meydana gelmesi gibi, o mertebeden meydana gelir. Heyülâ bir varlık süretinin meydana gelmesini gerektirdiği zaman, ilâhi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kudret/" kudret /a ve irâdey,le âlemde tabiatın o süretinin ortaya çıkarması kaçınılmaz olur. Çünkü Allah Teâlâ, darda kalmış olanın duâsını onun yardımına koşmaya sebeb kıldığı gibi, heyülâyı da o süreti icâd etmeye sebeb kılmıştır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: ... yoksa darda kalana kendisine yalvarana karşılık veren mi? Şu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a heyülânın, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a taayyün etmiş bir süreti gerektirmiş olması, hâl diliyle vücüd (varlık) sahasına çıkması gereken şeyin daveti; Hakk'ın tabiata o süreti icâd etmeyi takdir etmesi de ilâhi icabettir. Buna göre süret ve şekillere a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbetle /a heyülâ, ağaca nisbetle su gibidir; her ağaca göre değişir. (Merâtib, 24
Merâtib-i vücüddan biri de hebâdır. Hebâ, Allah Teâlâ'nın âlemi içinde, âlemi yarattığı varlığı olmayan hükmi bir mekândır. Mü'minlerin Emiri Hz. Ali Ebi Tâlib, bu hükmi mekâna ilk defa hebâ ismini veren kişidir. Eğer Âlemin mekânı olan bu hebânın varlığının nasıl olduğunu bize açıkla diyecek olursan bunu şöyle açıklayabiliriz: Allah Teâlâ, âlemi yaratmadı mı? Âlem bütünüyle onun dışındaki her şeyin adı değil midir? Allah Teâlâ hebâyı kendi nefsinde yaratmış ise, O'nun nefsi, sonradan yaratılmış a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/olanlarin/" olanların /a mahalli olmuş olur. Oysa Allah Teâlâ bundan münezzehtir. Eğer hebâyı bir başka yerde yaratmış ise, o mekân âlemin dâhilindedir. Şu hâlde geriye şunu söylemek kalıyor: Allah hebâyı gerçekliği olmayan hükmi bir mekânda yaratmış olmalıdır ki o mekân, âlemin târifi ve Hakk Teâlâ'nın Zât'ının dışında kalmış olsun. Bunu anla!
İşte hebâ feleğinin akıl ve nazar ehli metoduyla isbâtı bu şekildedir. Bize göre Allah Teâlâ, âlemi kendisine ait olan ilminden yaratmıştır. Allah'ın ilmi kendisidir. Kendisi Zât'ıdır. Kendisine ait olan ilminden kastım Hakk Teâlâ'ya varlık a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbetin/" nisbetini /a izâfe etmektir. Çünkü bütün mahlukat Allah'ın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilminde/" ilminde /a mevcüddur. İlmi ise a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikatte /a kendisi, kendisi de ilmidir. Çünkü Allah Zât'ı ile bilir, işitir ve görür. Eğer Allah kulak ile işitir, göz ile görür ve ilimle bilir diyecek olursan sana şöyle cevâb verebiliriz: İşte o ilim, işitme ve görme Allah'ın zâtının kendisidir başkası değil. Şu hâlde ortaya çıkan varlık içerisinde âlemin varlığı onları gözünde yaratmasıdır. Bu da Allah Teâlâ'nın onların varlığının özüne nisbet etmekten ibâret olur. Onlar, Allah'ın ilminde önce de sonra da mevcüddurlar; kendine nisbetleri hâlinde ilminden merâtib-i vücüd ayrı değillerdir. Varlıklarının ilmine nisbet edilmeleri hâlinde de Hakk Teâlâ'nın kendisinden ayrı değillerdir. (Merâtib, 26
Merâtib-i vücüddan biri de cevher-i ferddir latomdur). Çünkü cevher, cisimlerin aslıdır. Kelimeye göre harfler ne ise -buna harfe göre nokta da diyebilirsin- cisimlere göre cevher odur. Nitekim biz bunu Kitâbü'n-nokta adlı kitâbımızda açıklamıştık. Cevher terkib (başka varlıklarla birleşmeyi) kabül eden, fakat parçalanma kabül etmeyen bir varlıktır. Bu sebeble cevher cisimlerin parçalanıp helâk (yok) olabileceği son noktadır
Terkib edilmiş bir nesnenin yok olması ise, her cevherinin kendi başına kalışına kadar parçalarının dağılması ve çözülmesidir. Terkibden önce cevhere cevher-i
