Firâset, kalbe hücum eden ve oradaki zıddı olan şeyleri kovan bir hâtırdır. Firâsetin kalb üzerinde hâkimiyeti vardır. Firâset, arslanın ferisesi (arslanın boğazından yakalayıp parçaladığı av) kökünden gelir. Firâset karşısında nefsin ve aklın şübheye düşmesi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ihtimal/" ihtimâli /a yoktur. Firâset, imânın kuvveti a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbetin/" nisbetinde /a hâsıl olur. Şu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a imânı en kuvvetli olan firâseti en keskin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/olan-kimse/" olan kimsedir /a . (Kuşeyri, 114
Firâset, yakin mükâşefesi ve gaybın âyân a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/beyan/" beyân /a olması olup, imân makamlarından biridir. (Kuşeyri, 115
Müridlerin firâseti zandır, tahkik ve yakin gerektirir. Âriflerin firâseti ise tahkik ve yakindir, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikati /a gerektirir denilmiştir
Firâset, karşısına hiçbir şeyin çıkmadığı ilk hâtırdır. Eğer karşısına kendi cirısinden bir muârız çıkarsa o firâset değil, hâtır ve hadis-i nefs olur. (Kuşeyri, 116
Firâset, iftirâs tan türemiştir. O, hükmü bu sıfatırı sâhiblerinden korkmak olan müstesnâ kahredici ilâhi bir sıfattır. İstisnânın sebebi tabii bir korkudur. Bu da ya nefsin ülfet a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a ve gücünün ortaya çıktığı bedeninden ayrılması ya da tabii veya ehli firâset yoluyla kendisine mütecâvizlik isnâd edilen nefsin kötülenmesiyle ilgili bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbet /a yönünden olur. Bundan dolayı sadece iki istisnâyla alâkalıdır. Çünkü âleme hâkim olan kendilerini bilmemektir. Bu cehâletlerinin sebebi terkibe dayalı varlıklar olmalarıdır. Mürekkeb değil de basit unsurlar olsalardı, bu vasıfla muttasıf olmazlardı
Bil ki kul mütecâviz olmakla (sınırı aşmakla) vasıflandığında, üzerindeki bu alâmetlerle istidlâl edilir. Bu alâmetler tabii ve mizâca aittir. Bu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hikmet/" hikmetli /a bir firâsettir. Ondan rühâni, nefsi ve imâni bir firâset doğar. Ayrıca o ilahi bir firâsettir. Mü'minin gözünde ilâhi bir nürdur. Onunla mütecâviz kişide vâki olan şeyi veya durumunun dayandığı şey keşf edilir. Mü'minin firâseti, alâkaları itibâriyle tabii firâsetten daha umüunidir. Firâset iyi ve kötü a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ahlak/" ahlâkı /a bilmenin, eşyâda acele etmeye veya gecikmeye götüren şeyi bilmenin gayesidir. (Fütühât, II, 232
Firâset, gaybla alâkalı bir hükmü a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahid/" şâhide /a ihtiyaç duymadan kesin hâle getirmektir. İlk inceliği ilimden ortaya çıkmayan, başka hiçbir şeye a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işâret /a etmeyen ve muvâfakatı destekleyen geçici bir firâsettir. İkinci inceliği imân ağacından devşiren ve keşf caddesini parlatan bir firâsettir. Üçüncüsü ise düşüncenin, açıklama veya işâret yoluyla bulandırmadığı bir firâsettir. (Ravza, 488
Firâset, sözlükte tesebbüt ve nazar demektir. Hakikat ehlinin ıstılâhında ise yakin mükâşefesi ve gaybın ayan beyân olmasıdır. O, Allah'ın kalbleri muttali kıldığı bir nürla gayba nıuttali olmaktır denilmiştir. Hz. Peygamber buna işâret etmiştir: Mü'min Allah'ın nüruyla bakar Diğer bir rivâyette Mü'minin firâsetinden sakının, çünkü o Allah'ın nüruyla bakar buyrulmuştur
Firâsetin, kalbe hücum eden ve oradaki zıddı olan her şeyi kovan bir hâtır olup, kalbe hakim olduğu ve arslanın ferisesi (boğazından yakalayıp parçaladığı av) kökünden geldiği söylenmiştir. Firâset, nürların kalbleri parlatan yansımaları ve gaybla ilgili sırları taşıyan mârifetin temkinidir (yerleşmesidir) denilmiştir. Firâset imânın kuvveti nisbetinde hâsıl olur. Şu hâlde imânı en kuvvetli olan, firâseti en keskin olan kimsedir. (Câmi’, 241
Mükâşefe, mütâlan mânâsına gelir. Müşâhede mânâsına gelir. Kulların sırlarına muttali olma mânâsına gelir. Gerçek olan şu ki, mükâşefe firâsettir. (Kavânin, 94
a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/firaset-i-hikemiyye/" firâset-i hikemiyye /a 273
