Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 8, 2026

ganların (Tasavvuf Sözlüğü)

Allah'ın yasakladığı şeylerle kirlenmelerinden dolayı sürekli pişmanlık duymaktır. (Âdâbı, 59 (Sordum:) Hüsn-i mârifet nedir? Dedi ki: Kalbin Allah'a muhtaç olması, O'na ve âhiret yurduna yaklaşmasıdır. Öyle ki, sanki …

Allah'ın yasakladığı şeylerle kirlenmelerinden dolayı sürekli pişmanlık duymaktır. (Âdâbı, 59

(Sordum:) Hüsn-i mârifet nedir? Dedi ki: Kalbin Allah'a muhtaç olması, O'na ve âhiret yurduna yaklaşmasıdır. Öyle ki, sanki onları gözüyle görüyormuş gibi olmasıdır. Bu durumda Allah ile kendisi arasında kalan geçmiş günâhlarının gözleri önüne dikildiğini düşünür. Yine Allah'ın kendisine verdiği sayılması mümkün olmayan nimetleri düşünür. O nimetlerin şükrüne muktedir olamadığını kalbinden ikrâr eder. Allah'ın celâlini, tâzimini, kudretini, cezâsını, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kiyamet/" kıyâmet /a gününün korkularını ve ondan önce gelen berzalı (kabir) ve ölümü göz önüne getirir. (Âdâbı, 148

Mârifet, her şeyin üstündedir ve her şeyin temelidir. Sonra irâde gelir. O da mârifet cinsindendir. İrâde terki (bir şeyi yapmayı bırakabilme gücünü) ve ameli (yapabilme gücünü) gerçekleştirmektir. Almak, vermek, sevmek, sevmemek bunların hepsi amellere dâhildir. Irâde, amel sâhiblerinin amellerindeki faydanın gerçekleşmesi için karar mekanizmasıdır. (Adâbı, 154

Ebü Yezid Bistâmi buyurmuştur ki: Başlangıçta dört şeyde yanıldım: Sandım ki, O'nu zikreden, tanıyan, seven ve isteyen benim. (Yolun) sonuna varınca gördüm ki, O'nun zikri benim zikrimi, O'nun mârifeti benim mârifetimi, O'nun a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mehabbet/" mehabbeti /a benim mehabbetimden, O'nun istemesi benim istememden önceymiş.

Ehl-i mârifet (mârifet ehli) üç makam üzeredir: Birincisi, O'ndan gafil oldukları için Allah'ı arayanlar, ikincisi O'ndan âciz olduklarından dolayı Allah'dan kaçanlar, üçüncüsü ise aramadıkları gibi kaçınayıp oldukları yerde kalanlardır

Ebü Yezid Bistâmi'ye Mârifeti ne sayesinde elde ettin? diye sorulmuş, o da Çıplak bir nefs ve tüm yemeklerden mahrum aç bir karınla diye cevâb vermişti

Ebü Yezid Bistâmi'nin şöyle dediğini duydum: Mârifet-i avâm, mârifet-i havâs, müârifet-i havâss-ı havâss: Mârifet-i avâm; mârifet-i a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ubudiyyet/" ubüdiyyet /a fubüdiyyetin tanınması), mârifet-i a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/rububiyyet/" rubübiyyet /a İrubübiyyetin tanınması), mârifet-i tâat (tâatlerin tanınması), mârifet-i ma'frifet/ma'rifetullah

ma'sıyyet lisyân ve günâhların tanınması), mârifet-i adüvv ve-nefstir İşeytan ve nefsin tanınmasıdır). Mârifet-i havâss; mârifet-i iclâl ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/azamet/" azamet /a (İlâhi celâl ve azametin tanınması), mârifet-i a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ihsan/" ihsân /a ve minnet filâhi ihsân ve nimetlerin tanınması) ve mârifet-i a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevfik/" tevfiktir /a (ilâhi yardımın tanınmasıdır). Mârifet-i havâss-ı havâss ise; mârifet-i üns ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/munacat/" münâcât /a (Allah ile ünsiyet ve münâcâtın tanınması), mârifet-i lütuf ve telettüf filâhi lütuf ve nimetlenmenin tanınması) ve nihâyet mârifet-i kalb ve sırdır .

Tevhid bir sır, mârifet de birr'dir (iyiliktir). İmân, sırrı muhâfaza, birri müşâhede etmektir. İslâm, birre şükretmek, kalbi sırra teslim etmektir. Çünkü a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevhid/" tevhid /a bir sır olup kul o sırra ancak Allah'ın kendisine a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hidayet/" hidâyet /a etmesi ve kendisine delil göstermesi yardımıyla ulaşır. Yoksa Allah'ın desteği ve hidâyeti olmadan kendi akliyle onu idrâk edemez. Mârifet, Allah'ın ona bir lütfü ve ihsânıdır. Çünkü kul onu hak etmeden, Allah bunun için ona nimet ve ihsânının kapısını açmış, ona hidâyeti lütfetmiştir. Kul da bunların hepsinin Allah'tan olduğuna iınân etmiştir. Ona hem nimet vermiş ve hem de o nimete şükretmeyi ihsân etmiştir. Allah'ın tevfiki olmadan kul O'na şükredemez. İşte bu da, Allah'ın kuluna yeni bir nimet ve ihsânıdır. Böylece kul, Allah'ın lütfunu görür ve sırrını korur. Çünkü onu buna muvaffak kılan ancak O'dur. Çünkü kul, O'nun rubübiyyetinin keyfiyetini idrâk edemez. Böylece O'nun bir olduğunu anlar ve teşbih (O'nu başka varlıklara benzetme), tâtil (sıfatlarını inkâr etme), tekyif (O'na bir keyfiyet yükleme, nasıl olduğu üzerine yorum yapmaj) ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tecnif/" tecnif /a (sapık düşüncelere saplanarak O'ndan uzaklaşma) gibi (tehlikeli düşünce ve) işlerden kaçınır. İşte birri müşâhede ve sırrı muhâfaza eden bu imândır. (Beyân, 39

İslâm, dinin hem esaslarını, hem de furuatını kapsayan bir isimdir. Şübhesiz Allah bu dini, furüât ve hükümleriyle beraber, yirmi küsür yılda tamamladı. Ancak hükümlerin bir kısmını nesh a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/erek/" ederek /a yenisiyle değiştirdi. Ama irnân, mârifet ve tevhid, bunlarda nesh câiz değildir ve bunlar başka bir şeyle değiştirilemezler. (Beyân, 61

Ebü Said Harrâz'a Mârifet nedir? diye soruldu. O da şöyle dedi: Mârifet iki yönden gelir. Biri bizzât Allah vergisidir, diğeri kişinin gayretiyle olandır. (Luma , 56

Mârifet iki türlüdür: Mârifet-i Hakk (Hakk'ı bilmek), a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/marifet-i-hakikat/" mârifet-i hakikat /a . Mârifet-i Hakk, isim ve sıfatlarından yaratıklarına gösterdiği biçimde onun vahdaniyyetini bilmektir. Mârifet-i hakikat ise, samediyyet ve rubübiyyet sıfatlarını tahkik etmenin imkânsızlığı sebebiyle, O'nun tanınabilmesine imkân olmadığına inanmaktır. Çünkü Allah 4 Hiçbir bilgi O'nu ihâta edemez (kuşatamaz) buyurmaktadır

Ebü Nasr şöyle demiştir: Buna imkân yoktur demek, Hakikatini bilmeye imkân yoktur demektir. Çünkü Allah, mahlükatın kavrayabileceği isim ve sıfatlarını onlara göstermiştir. Çünkü, kâinât O'nu temâşâ ederse, hiçbir zerre kalmayacak şekilde yok olur. Nema'rifet/ma'rifetullah ticesi bu olan azamet sıfatını tanımaya kimin gücü yetebilir? Bu yüzden biri şöyle demiştir: O'ndan başkası O'nu (hakkıyla) bilemez ve O'ndan başkası O'nu (hakkıyla) sevemez. (Lüma' , 56

Şibli'ye (Hasan Ali Yezdânyâr'a (Ta'arruf)) Ârif ne zaman Hakk'ın mazharı olur? diye sorulunca şu karşılığı vermiştir: Şâhid (mârifetin ilk tecellileri) ortaya çıkınca, şevâhid (halka ait görüntüler) fâni olur, hisler gider, idrâk kaybolur... (Lüma', 57; Ta'arruf, 104) Bu durumun başlangıcı ve sonu nasıldır? diye sorulunca da şöyle demiştir: Başlangıcı O'nun mârifeti, sonu tevhididir. Yine şöyle demiştir: Şunlar mârifetin alâmetleri arasındadır: Kişinin kendini (ilâhi) izzetin kabzasında (avucunda) gör