Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 8, 2026

gayb-ı mechül (Tasavvuf Sözlüğü)

olarak adlandırılmıştır Yine bazı ârifler bu mertebeye adem-i mukaddem ale'l-vücüd (varlıktan önceki yokluk) ismini vermişlerdir. Onlar bu adla bu mertebenin yokluğunu, yani —hâşâ yoktu, fakat sonradan var oldu şeklinde …

olarak adlandırılmıştır

Yine bazı ârifler bu mertebeye adem-i mukaddem ale'l-vücüd (varlıktan önceki yokluk) ismini vermişlerdir. Onlar bu adla bu mertebenin yokluğunu, yani —hâşâ yoktu, fakat sonradan var oldu şeklinde değil de, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbet /a ve diğer tecellilerden münezzeh olan yüce İlâhi Zât'a, varlığın sonradan nisbet edilemeyeceğini, aksine bu mertebenin her yönden bilinemez olduğunu ve onu bilmeye hiçbir şekilde imkân bulunmayan Mutlak Vücüd (varlık) hakikatini kasd ederler. İşte bu yüzden Allah Resülü Efendimiz, bu mertebeye amâ adını vermiştir. (Merâtib, 12

Şeyh Muhyiddin ve tâkibcileri tarafından Vâcib Zât hakkında söylenen şeyler acâibdir. Zât, hiçbir hükmün altına girmemiş, mechül ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mutlak/" mutlak /a vücüddur (varlıktır

Bununla beraber onlar, ihâta, kurb ve maiyyet-i Zât'ı sâbit görmüşlerdir. Bu hüküm, Zât için, O'nu yücelten ve tenzih eden bir hükümden başka bir şey değildir. Bu husüsta doğru görüş, ulemânın söylediği kurb ve ilmi yakınlıktır

Âlem her ne kadar sıfatlara ait kemâlâtın görüldüğü ve isimlerin zuhür a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a tecelligâhlar olsa da, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevhid/" tevhid /a -i vücüdi ehlinin ileri sürdüğü gibi mazhar zâhirin (zuhür edilen şey zuhür eden şeyin) aynı, gölge de aslın kendisi değildir. (Mektübât, I, 42

zât/zâtullah 1249

Ey oğul, bu anlaşılması zor olan sırrı bir dinle! Hazret-i Zât mertebesindeki çok yüce ve münezzeh olan zâti kemâlât, Hazret-i Zât'ın aynıdır. Meselâ, bu mertebede bulunan ilim sıfatı, Hazret-i Zât'ın aynıdır. İrâde, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kudret/" kudret /a ve diğer sıfatlar da böyledir. Yine bu mertebedeki Hazret-i Zât, hem tamamıyla ilimdir, hem de tamamıyla kudrettir. Yani Hazret-i Zât'ın bir kısmı ilim, bir kısmı kudret vs. değildir. O mertebede bölünme ve parçalanma imkânsızdır. Hazret-i Zât'tan çıkarılmış bulunan bu kemâlâta ilim a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mertebesinde/" mertebesinde /a tafsil ârız olmuş (bu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâllerin /a , O'nun ilmi sayesinde ayrıntılı olarak ortaya konması söz konusu olmuş), böylece yüce ve münezzeh olan Hazret-i Zât'ın bekasıyla beraber (O'nun Zât'ında hiçbir artma ya da eksilme olmaksızın), bu iki mertebe arasında temyiz ortaya çıkmıştır. (İlk mertebe olan! vahdâniyyetin bu icmâli (toplu, henüz ayrıntılı hâle gelmemiş) sırflığına nazaran, bu (ikinci) mertebede, bu tafsile (ayrıntılı bilgilere) dâhil olmayan ve temyiz edilmiş (ayırd edilmiş, birbirinden farklı hâle gelmiş) hiçbir şey yoktur. Aksine, her biri teker teker Zât'ın aynı olan bütün kemâlât, ilim mertebesine vârid olmuş, bu ikinci mertebede bir zılli vücüd (gölge varlık) kazanmış, sıfatlar diye isimlendirilmiştir. Bu zılli a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucudun/" vücüdun /a var olması da, kendisinin aslı olan Hazret-i Zât ile mümkün olmuştur

Fusüs sâhibine (İbn Arabi'ye) göre âyân-ı sâbite, işte bu ilim mertebesinde ilmi bir vücüd kazanmış olan o mufassal kemâlâttan ibârettir. Bu fakire göreyse