can yakan azabı ve hesab gününü hatırlamakla elde edilir. Allah, kendi velilerinin bunları, kendisinin lütüf ve keremiyle elde ettiklerini belirtmiştir. (Ri'âye, 24
Dedi ki: Tahvif bi'l-fikr (düşünceyle korkutma) , nefsi; âhiret hâlleri, ölümün gelmesi, Allah'ın büyüklüğü, yapması gerekenler, bunlardan emirlere uyma ve yasaklardan sakınmayı yerine getirememe gibi şeyleri düşünerek korkutmaktır. Sordum: Fikr (düşünmek), benim kalbime ağır geliyor. (Tasavvufla alâkası bulunmayan diğer) insanların kalbine nasıl ağır gelmez? Cevâb verdi: Fikr, kullara üç şeyden dolayı ağır gelir. Bazı insanlarda bunların üçü de bir araya toplanır ve böylece o kişiye düşünmek ağır gelir. Bazılarında bu üç sebebden bir veya ikisi bir araya geldiğinden, ona da ağır gelir. Bunlardan birincisi, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyâya /a nazar etme sebebiyle kalbin rahatının kaçmasıdır. Çünkü kişi, tefekkür a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a zaman, aklı dünyâdan uzaklaşır, dünyâyı düşünmekle ve dünyâ işlerine bakınakla rahatı kaçar (öteleri düşündüğü zaman, dünyâyı boş ve anlamsız görür
İkinci sebeb; âhiret hâllerini, hesâbı, leh ve aleyhinde olan durumları hatırladığı zaman, âhireti ve onun şiddetini tefekkür etmek nefse eziyet ve hüzün verir. Çünkü kararlı bir muvahhid bunu düşündüğü zaman, imândan kaynaklanan gam ve hüzünden dolayı heyecanlanır. Bu sebeble düşünmek nefse ağır gelir. Çünkü heyecanlandıran gam ve hüzünler ona ağır gelir
Üçüncü husüs ise, nefsin ve düşmanın (şeytanın), müridin âhiretini tefekkür ettiği sırada, bu tefekkürün a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a ancak, kendisini a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/lezzetler/" lezzetlerden /a uzaklaştıracak korku fikrinin taleb edildiğini bilmeleridir. Oysa bu lezzetler onu Rabb'ine yaklaştırmamakta, Rabb'inin kendisine mükellef kıldığı şeylere karşı direnmesine ve hoş olmayan işleri yapmasına sebeb olmaktadır. Nefs, hayatı boyunca hoşlanmadığı şeylerin kendisine yüklenerek, kendisinden ve lezzetlerinden uzak durmayı gerektiren şeylerin taleb edileceğini bildiği zaman, düşünmek ona lelbette) ağır gelir. Yine kendisinden, şeytanın hilelerini boşa çıkaran, delillerini çürüten ve isteklerine aykırı olan şeylerin isteneceğini de bilmektedir. İşte bu üç sebebden dolayı müridlere düşünmek ağır gelir. (Ri'âye, 25
Kimin günâhı çoğalır, gafleti uzun sürerse, tahvif (korkutma) onu uykusundan uyandırır, sarhoşluğundan ayıltır. (Ri'âye, 31
Şibli'yerh havfın ne olduğu sorulduğunda şöyle cevâb vermiştir: Allah'ın seni sana teslim etmesinden korkmandır.
Ebü Said Harrâz şöyle der: Ariflerden birine havftan şikayet ettim. O bana Ben Allah'tan korkmanın ne demek olduğunu bilen bir adam görmek istiyorum dedi ve ardından şunu ekledi: Havf ehlinin çoğu nefslerinden korktuklarından ve Allah'ın emrinden kendilerini kurtarmak için amel etmek üzere Allah'tan korkarlar. (Lüma', 89
Havf ve recâ, amelin iki kanadıdır, onlarsız uçmak mümkün olmaz. Ebü Bekr Varrâk şöyle der: Recâ, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/haiflerin/" hâiflerin /a (korkanların) kalblerine Allah Teâlâ'dan gelen bir ferahlıktır. Eğer (recâ) olmasaydı, nefsleri telef olur, akılları giderdi.
Recâ üç kısımdır. Allah'ta recâ, Allah'ın rahmetinin genişliği konusunda recâ ve Allah'ın vereceği sevâbın bolluğunda recâ. Allah'ın rahmetinin genişliği ve vereceği sevâbın bolluğu konusunda recâ (şudur): Mürid olan kul, Allah'ın lütüflarının zikrini duymuş olduğundan O'nun (kendisine bu nimetleri vereceğini) ümid eder. Fazl, kerem ve cömertliğin Allah'ın sıfatları olduğunu bilir ve kalbi, kerem ve fazlından ümidvâr olunan Allah'la huzür bulur. Zünnün Mısri'den rivâyet edildiği gibi: O Allah'a duâsında şöyle dermiş: Allah'ım! Senin rahmetinin genişliğine güvenmek, bizim kendi işlediğimiz amellere güvenmemizden daha çok ümid vericidir. Senin affına güvenmemiz de yine, senin vereceğin cezâdan korkmamızdan daha çok ümid vericidir.
Yine bir zât da şöyle duâ edermiş: İlâhi! Sen, irâdesiyle sana yönelen, belâ ve âfetleri içinde senden ümidlenen kimseye karşı çok lütüfkârsın. Ey recâ ehlinin arzularının son durağı! Bizi daha dünyâdayken, neşe menzillerine ulaştıran ve kurb makamına eriştiren vereceğin bir huzürla ümidvâr eyle!
Allah'ta recâ a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibi /a ise, recâ konusunda a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikate /a eren ve başka hiçbir şeyden değil, sadece Allah'tan ümidvâr olandır. Şibli'yeh recânın ne olduğunu sorduklarındaki cevâbı gibi. Demiş ki: Recâ, Allah'tan, kendisiyle aranıza başka bir engel koymamasını ümid etmendir. (Lüma', 91
Nedir bu havf ve recâ? Bunlar, nefsin iki dizginidir. Bunlar vâsıtasıyla nefs, kendi yolundan saparak idlâl (amelini ileri sürerek Allah'a karşı iyi kul olduğuna dâir delil getirmek), emn (kendi doğruluğu ve sonundan emin olmaki, ye's (ümidsizlik) ve ümidinin tamamen kesilmesi gibi benliğine (teslim olmaya götüren duygulara) tâbi olmaz
Ebü Bekr Vâsiti" şöyle der: Havfın birtakım karanlıkları vardır ki, havfa kapılan kimse bu karanlıkların hakimiyeti altında bocalar durur ve bu durumdan a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mutlak/" mutlaka /a kurtulmak ister. Daha sonra recâ bütün aydınlığıyla ortaya çıkınca, kul da huzür meydanına çıkar ve kendisine temenni hâli hakim olur. Gündüzün güzelliği, ancak gecenin karanlığıyla faydalı olur. Bu ikisi âlemin selâmeti için gereklidir. Kalb de böyledir (âlem gibidir). Bazen havf karanlığına esir olur. Recâ pırıltıları belirince de emir olur.
Mehabbet, havf ve recâ birbirine yakın hâllerdir. Onun için bir süfi şöyle der: Havfın eşlik etmediği her a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mehabbet/" mehabbet /a âdettir (sıradan bir mehabbettir). Recânın eşlik etmediği her havf da âdettir (sıradan bir korkudur). Havfın eşlik etinediği recâ da böyledir. (Lüma', 92
Ebü Amr Diımeşki şöyle der: Hâif (Allah'tan korkan), a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dusmandan/" düşmandan /a (şeytandan) korktuğundan daha çok nefsinden korkan kimsedir.
Ahmed Seyyid Hadraveyh şöyle der: Hâif, mahlükatın kendisinden korktuğu kimsedir.
Ebü Abdullah Cellâ Hâif, mahlükatın kendisinden emin olduğu kimsedir demiştir
İbn Hubeyk şöyle der: Hâif, her vaktin hükmüne göre amel eden kimsedir; mahlükat bir vakit ondan korkar, bir vakit de ona güven duyar. Mahlükatın korktuğu kimse, kendisine havfın hâkim olduğu kimsedir. Böylece o kimse bütünüyle havf olur. Her şey ondan korkar. Nitekim şöyle denilmiştir: Allah'tan korkan kimseden her şey korkar. Korkulacak husüsların kendisine emniyet verdiği kimsenin hatırına korkulacak şeyler hâkim olsa bile, Allah korkusu sebebiyle bunlardan gaib olduğundan, bu durum kendisine te'sir etmez. Kim eşyâdan gaib olursa, eşyâ da ondan gaib olur. (Ta'arruf, 68
Havfın ilk makamı takvâdır. Bu makamda muttaki, sâlih ve âmil olanlar bulunur. Havfın ikinci makamı hazerdir (sakınmadır). Bu makamda zâhidler, verâ ve huşü sâhibleri bulunur. Üçüncü makam a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hasyet/" haşyettir /a . Bu makamda âlimler, âbidler ve muhsinler bulunur. Dördüncü makam veceldir. Bu, zikredenlerin, muhbitlerin (gönülden Allah'a bağlananların) ve âriflerin makamıdır. Beşinci makam işfaktır (Rabb'e saygıdan dolayı kötülükten sakınmaktır). Bu, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/siddik/" sıddikların /a , şehidlerin
