Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 8, 2026

ğunu (Tasavvuf Sözlüğü)

Hakk'ın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/azamet/" azamet /a ve hâkimiyyetini ve benzeri hatırlamalarla ilgili sayamayacağımız şeyleri hatırlayan kimseler vardır. (Tenvir, 22 Karşılaştığın her sevimli ve sevimsiz şey ya şu …

Hakk'ın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/azamet/" azamet /a ve hâkimiyyetini ve benzeri hatırlamalarla ilgili sayamayacağımız şeyleri hatırlayan kimseler vardır. (Tenvir, 22

Karşılaştığın her sevimli ve sevimsiz şey ya şu anda mevcüd olan, ya geçmişte meydana gelmiş olan şeydir. Birincisine vecd , zevk ya da idrâk denir. İkincisine zikir denir... (Kudâme, 316

Zikir şeyhler şeyhi ve Allah yolunun rehberidir. (Süfiler) topluluğuna yardım eder ve sâliklerin nefes ortağıdır. Cenâb-ı Kuds-i Hakk'a varmayı amaç edinenlerin dayanağı, enbiyâ ve evliyânın sermayesidir

Zikrin târifi şöyledir: Zikir, gaflet ve nisyândan (unutkanlıktan) uzak kalmaktır ve bunun da üç derecesi vardır: Birincisi, senâ ya da duâ türünden zikr-i zâhirdir (zâhir ya da açık olan zikirdir

İkincisi zikr-i hafidir (gizli zikirdir). Bu, gevşeklikten kurtulmak, sürekli müşâhede hâlinde bulunmak ve gece zikrine devam etmektir

Üçüncüsü ise zikr-i hakikidir (hakiki zikirdir). Bu, beka hâli içinde O'nun zikriyle beraberken, kendi zikrini görmekten de kurtularak Hakk'ın zikrini görmek ve tek başına Zâkir'in ifrâdını (geriye sadece hakiki zâkir olan Hakk'ın kaldığını) anlamandır. (Ravza, 294

Istılâh bakımından duâ ile zikir arasındaki fark şudur: Duâ, talebe bitişik zikirdir. Istılâhta zikir, Allah Allah , Lâ ilâhe a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/illallah/" illallah /a gibi Allah'ın isimleriyle ilgili müfred lafızlar için kullanılır. Zikrin ilk derecesi açık, ikincisi gizli, üçüncüsü ise hakiki zikirdir ki, bu, zikri müşâhede etmekten kurtulmaktır. (Ravza, 301

Zikr-i ehl-i zâhir (zâhir ehlinin zikri), farz kılınan ve sevâb kazandıran ibâdetlerin tamamıdır. Bu zikirler; zamanlara, mekânlara ve tür ve tarzlarına göre farklı farklıdır. Namazın içinde ve sonrasındaki zikir, gün içerisindeki zikirler, gece zikri, uyku ve uyanma zikri, hacc, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/cihad/" cihâd /a ve savaş, yeme-içme, vâsıtaya binme, yolculuğa çıkma ve dönme, ölüm gibi. Bütün bunlar, ihtiyaç zamanları için a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/zamana/" zamana /a göre tertiblenmiş olan ibâdetlerdir. Zâkir, ses ve harflerle zikre devam a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a müddetçe makam ehlindendir. (Ravza, 504

Onlar (süfiler), zikrin delâlet ettiği şeylere ulaşmayı isterler. Süfiler Allah'ı istedikleri zikirlerle zikrederler. Bu, nefslerinin, zikrettikleri şeyin delâlet a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi-zat-i/" ettiği Zât'ı /a (Allah'ı) hissetmelerine kadar devam eder. Böylece hislerini (duyularını; tamamen kaybedecek şekilde te'sir altında kalırlar. Hâlin kuvveti ve zayıflığına göre zikr/ezkâr 1265 müşâhededen haz alırlar. Bu durumda idrâk, ilmi ya da nazari değil, zevki idrâk olur. Bu kişiler zikri, hâli davet ve takviye etmek için kullanırlar. Tıpkı günümüzde, cem'in ezkârı konusunda tevâcüd için amelin kullanılınası gibi

Onlar, yani süfiler, daha büyük hâllerdedirler. Onların kâmil olanları arasında, kendilerini sadece Aziz Kitâb folan Kur'ân- Kerim) okumayla sınırlandıranlar vardır. O zikr-i hakimdir. Onun üstünde zikir yoktur. Bu, ancak ârifler arasında en mükemmel a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/olanlarin/" olanların /a makamıdır. Yine onlar arasında, kendilerini Kur'ân'ın âyetlerinden sadece bir kısmını tekrarlamakla sınırlandıranlar vardır. Bunları a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/rar/" esrâr /a diye adlandırırlar. Onlara göre bu âyetler, ancak tekrar edildiği esnâda hâlin kuvvetinin zuhür edebileceği tarzda gizlenmiştir. Hâl ise bu âyetlerin tekrarı sırasında nefste meydana gelen idrâktır. Tıpkı yemeğin yendiği sırada bedendeki kuvvetlerin ortaya çıkması gibi. Hâl, Allah'tan gelen bütün sebebleri müsebbiblere bağlar. Böylece zâkirin diliyle alışkın olduğu zikrini tekrar etmesi kesintiye uğramaz. Himmetini yönelterek a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ve-hislerini/" ve hislerini /a (duyularını) ona hasrederek kalbiyle zikretmeye devam eder

Kabiliyeti ölçüsünde sürekli olarak pek çok defa tekrar ederse, zikir onu nür âlemine çeker, hayâlinin hareketi zayıflar, fikrinin hareketi güçlenir. Zikir fikir için, gece karanlığında sabah olana kadar yürüyen kişinin önündeki kandil mesabesindedir. Sabahın aynılığı, o karanlığı ortadan kaldırır. Fikrin hareketi kuvvetlendiği zaman, nefsi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tecerrud/" tecerrüd /a eder (her şeyden sıyrılır). Bu sırada da nefsin idrâki, makamı miktarınca kendi içindeki amacına ulaşmış, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hayal/" hayâli /a süretlerden uzaklaşmış olur. Sonra hissine (duyularına) döner, böylece üzerindeki bu hâl ondan uzaklaşır, bunun ardından sözü edilen bu hâlin daha açık ve belirgin bir şekilde kendisine geri dönmesi için nefs onu tazelemeye ve yeniden istemeye hazır hâle gelir. (Ravza, 505

Zikr-i ârifin (âriflerin zikri): Ârif, nefsinden ve tasavvurlarından fâni olarak, hiçbir tasavvurun bulunmadığı saf nür âlemine ulaşan kimsedir. Ona ondan başkası halef olamaz. Bu, nazar makamıdır. Bu makam sonsuz bir makamdır. Çünkü kendisine nazar edilen şeyin sonu yoktur. (Ravza, 506

Zâkirünun (zikredenlerin) a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/bidayet/" bidâyeti /a mükâfât, nihâyeti ise huzürdur. Onlar, yollarında a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mutlak/" mutlak /a sürette zikirleri kullanırlar. Zikirler çok çeşitlidir: İstiâze , besmele, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/istigfar/" istiğfâr /a , a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tasliye/" tasliye /a , teslim , takdis, tesbih, Sübhâne'llahi ve'l-hamdü lillâhi velâ ilâhe illa'llâhu ve'llâhu ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billâh... gibi diğer zikirlerdir. Bu zikirler, bütün zikir çeşitlerini ihtivâ ederler ve daha önce zikredilen, müridin sülük ettiği menzillerde (vird olarak) kullanılırlar. O menziller şunlardır: Tevbe, istikamet, takvâ, ihlâs, sıdk, tuma'nine (ya da itmi'nân), a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/murakabe/" murâkabe /a , müşâhede ve mârifet. Bu menzillerin de kendi aralarında beş çeşit zikri vardır: İstiğfâr, tasliye, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tehlil/" tehlil /a , tenzih ve ifrâd

Zâkir tevbe menzilinde bulunduğunda istiğfâr zikrine başlar. Bunun tahakkuk etmesinin alâmeti, nefsini gayr-ı ihtiyâri olarak korunur bulmasıdır. İstikamet 1266 zikr/ezkâr

menzilinde bulunduğu zaman tasliyeye (salâvât) başlar. Bu makamın gerçekleşmesinin alâmeti, devamlı olarak Süret-i Muhammediye'yi idrâk etmesidir. Üçüncü menzil takvâ menzilidir. Burası ilk iki menzilin neticesidir. a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ihlas/" İhlâs /a menzilinde olduğu zaman, tehlile başlar. Bu menzili gerçekleştirmenin alâmeti, Allah'tan başka herkesin esaretinden kurtulmaktır. Sıdk menzilinde olduğunda tesbihe başlar. Bu menzilin gerçekleşmesinin alâmeti, zâhiri ve bâtınıyla bütün tasarruflarının birbiriyle aynı seviyede olmasıdır. Tuma'nine menzilinde olduğu zaman -ki bu menzil kendisinden önceki iki makamın neticesidir- daha sonra gelen murâkabe, müşâhede, mârifet ve ifrâd menzillerine yaklaşır. Bunların alâmeti ise, zikredilenin zikretmesi, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/musahede-edilenin/" müşâhede edilenin /a (yine O'nun) a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahid/" şâhid /a olmasıdır. Diliyle zikre devam ettiği müddetçe a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/islam/" islâm /a makamındadır. Zikir kalbine indiğinde ise imân makamına ulaşır. Zâkirin zikredilmesi, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ihsan/" ihsân /a makamında gerçekleşir. (Ravza, 618

Zikr-i Mahbüb (Sevgili'yi zikretme hakkında) demişlerdir ki: Bir şeyi çok seven, onu çok anar, çünkü dil, kalbin tercümânıdır ve sırrı huzüra erdirir.

Râzi şöyle der: Mürid bir şeyi zikre düşkün olursa, o zikretmiş olduğu şeyi sevmeye başlar. Yine o şöyle demiştir: Allah'ı sevmenin alâmetlerinden biri, O'nu çok zikretmektir.

Cüneyd de şunu söyler: Seri'nin şöyle dediğini duymuştum: Allah'ın bazı kitâblarında şöyle yazılıdır: 'Kulum beni çok zikrederse, o bana âşık olmuştur, ben de ona âşık olmuşumdur. (Ravza, 645

Zikir meclisi, ilmin dirilme yeridir ve orada kalbe huşü gelir. Ölü toprağın yağmurla dirildiği gibi, ölü kalbler de zikirle dirilir. (Receb, 10

Dünyâdan zühd ve âhirete rağbet, zikir meclislerinde ortaya çıkar. Dünyânın ayıp ve kusurlarını bilip yerme, cennetin güzelliklerini bilip medhetme, cenneti isteyip arzu etme, cehennemi hatırlayıp onun fenâlıklarından sakınma hep zikir meclislerinde öğrenilir. Zikir meclislerine rahmet iner, oraları a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sekinet/" sekinet /a kaplar, melekler kuşatır. Allah, zikir meclislerine katılanları, kendi katında değerli olanlarla birlikte yâd eder. Onlar, beraberinde bulunanların şaki olmayacağı bir topluluktur. Allah'ın, kendileriyle birlikte bulunan günâhkârlara merhamet etmesi umulur. Belki aralarında, Allah korkusundan ötürü ağlayan birisi hürmetine kendilerine bir hediye verilir, o hediye cennet bahçeleridir. (Receb, 11

Her a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a kalble zikr-i âhiret (âhireti hatırlamak) çok şereflidir. İnsanların birçoğu bazen bunu başaramaz ve sadece zikirle yetinir. Bu da mübâh olan dünyâ işlerinin verdiği gafletten dolayıdır. Ancak, mü'min, kendisi için buna râzı olmaz ve nefsini kınayarak nefsinin bu hâline üzülür. (Receb, 12

Zikr bi'l-lisân (dil ile zikir), O'na bir vesiledir. Müşâhede makamı elde edilince, kişi, (ilâhi) huzüru taleb etme husüsunda dil ile zikirden müstağni kalır. Sazikr 1267 dece kendisine uyulacağı hâllerde lafızla zikreder. Çünkü Hakk Teâlâ'yı müşâhede makamı, hayret ve dilin tutulma makamıdır. Bu hâlde olan kimse zikirden müstağnidir. Çünkü o, delil menzilesindedir. Medlül ile cem'iyet (delil yoluyla aranan Allah'la cem makamı elde edildiğinde, artık kul delilden müstağni olur. (Envâr, I, 34

Tarikatın temel direği, zikrullahın çoğaltılmasıdır (Allah'ı çok zikretmektir) ki, mürid, O'nu anmaktan başka hiçbir şeyle meşgul olmasın. Bu husüsta ruhsata yer yoktur. Demişlerdir ki: Zikir velâyetin menşürudur (belgesidir). Yani, dünyâ hükümdarlarının vazifeye atama evrakı gibi, Allah'tan müride velilik menşüru demek istenmektedir. En yüce misâl Allah'a aittir. Allah zikre devam etmeyi kime nasib ederse, bu menşüru ona verir ve böylece o kişi Allah'ın velisi olur, bu menşüru geri aldığı kimse ise velilikten azledilmiş olur

Zikre katılmakla takvâ hâlini ve Allah'la birlikte olma huzürunu elde edemeyen kimsenin, zikir meclisini terk etmesi gerekmez. Çünkü, meclise gelmeyen kişi fen azından) zikretmemiş olur ve zikirden de mahrüm kalır

Zikir, müridlerin kılıcı olup, cinlerden ve insanlardan olan düşmanlarına karşı o kılıçla savaşırlar, karşılaştıkları felâketlere onunla karşı koyarlar. (Envâr, 1, 35

Zikretmek isteyen gusleder ya da abdest alır, elbisesine hoş koku sürer, ağzını da buhurla rayihalandırır

Zikirden sadâkat elde edebilmek için sâkin ve sessiz olmak gerekir. Böyle olursa kalb Allah'la meşgul olur. Devamlı Allah'ı hatırlamak için Allah Allah demek, dille değil fikirle olmalıdır. Lâ ilâhe illallah derken, hatırda Allah'la beraber hiçbir şey kalmaması için, dille kalb birbirine muvâfakat etmelidir. Kişi, her zikretmekistediğinde böyle yapmalıdır. (Envâr, I, 36

Zikirdeki sadâkat, gizli ve âşikâr zikrin eşit seviyede olmasıdır

Zikirde Lâ ilâhe illallah kalıbı seçilmelidir. Çünkü süfilere göre onda, insanların nefsleri için, diğer zikirlerde bulunmayan büyük bir te'sir vardır. Allah Teâlâ'nın Allah lafzıyla zikredilmesi, ancak bütün şehvet ve hevâlar yok olduktan sonra münâsib olur. Süfilerin ıstılâhlarına göre kişi, kâinâttan herhangi bir şey müşâhede etmeye devam ediyorsa, onun Allah Teâlâ'yı nefy ve isbât (kelime-i tevhid olan Lâ ilâhe illallah ifâdesi) yoluyla zikretmesi vâcibdir. (Envâr, I, 37

Zikirden sonra uyulması gereken üç âdâb vardır: Bunlardan birincisi, sükünet hâlinden sonra susmak, gönül huzüru ve zikrin kalbdeki vâridini beklemek. Belki o anda kendisine bir vârid gelir ve varlığını otuz yıldan daha çok bir zamanda yaptığı riyâzet ve mücahededen daha fazla mâmür eder. Belki o anda kendisine bir vârid gelir ve zâhid olur ya da halktan gelebilecek sıkıntıya karşı bir tahammül vâ1268 zikr/ezkâr

ridi gelir ve sabırlı bir kişi olur yahut da Allah'tan kendisine bir korku vâridi gelir ve Allah'tan korkan bir kişi olur

İmam Gazâli şöyle demiştir: Bu süküt hâlinin de bazı âdâbı vardır, bunların birincisi, Allah'ın, kendisinin hâlinden haberdâr olduğuna inanmasıdır. Çünkü kul, devamlı olarak Allah'ın huzürundadır. İkinci olarak, bütün duyularını harekete geçirip, hiçbir kılı kıpırdamayacak şekilde teyakkuz hâlinde bulunmak. Kedinin farenin üzerine sıçrayacağı an gibi. Üçüncü olarak, havâtırın tamamını ortadan kaldırıp Allah Allah ifâdelerinin mânâsını kalbe iyice yerleştirmek. Deniliyor ki, bu âdâb olmadan, zâkirin murâkabesinin kendisine bir faydası yoktur.

İkincisi, nefsini üç nefes, yedi nefes ya da daha fazla yermektir. Bu süretle bütün dünyâsına vârid hâkim olur, basireti açılır, kendisinden nefs ve şeytanın havâtırı uzaklaşır ve gönül perdeleri açılır. Bu hâl, süfilere göre (dikkatin) gereken yere toplanması gibidir

Üçüncüsü, zikrin hemen arkasından soğuk su içmeye mâni olunmasıdır. Çünkü zikir, zikredilen en büyük varlığa karşı büyük bir heyecân, harâret, arzu ve iştiyâk doğurur. Su içmek ise bu harâreti söndürür. Zâkir, bu üç âdâba düşkün olmaya devam etsin! Çünkü zikrin neticesi, ancak bu üç şeyle ortaya çıkar. Allah en iyisini bilir. (Envâr, I, 39

Zikir gaybın anahtarı, hayrın cezb edicisi, müstevhişin (vahşet hâlinde olanın) yoldaşı ve velâyetin de menşürudur (belgesidir). Gaflet hâlinde bile olsa, zikrin terk edilmemesi gerekir. Kişi zikrin değerinden hiçbir şey elde edememiş bile olsa, orada geçirmiş olduğu vakit bile, zikirle şereflenmesi için yeterlidir. (Envâr, I, 43

Zikr-i cehri (cehri zikir), kendisine kasvet hâkim olan bidâyet ehli (tasavvuf yoluna yeni girenler) için daha faydalıdır. Zikr-i sırri (gizli zikir) ise, topluluk hâlinde yaşayan sülük ehli için daha faydalıdır

Zikir için toplanmak faziletli bir iş midir, yoksa bazılarının iddiâ ettiği gibi bid'at midir? diye sorarsan, deriz ki: Zikir için toplanıp bir araya gelmek, Allah'ın ve Resülü'nün sevdiği bir müstehâbdır. İnsanların zikir için toplanması ve Allah'ı zikretmek için bir araya gelmesinden daha faziletli hangi ibâdet vardır? (Envâr, , 45

Zikir meclisi başladığı zaman, mâsivâdan gaib olana kadar susmadan zikre devam edilmelidir. Çünkü zikir, Hakk Teâlâ'nın huzürunda bulunmanın başlangıç noktasıdır. Mürid, mâsivâdan bir şeyler müşâhede ettiği müddetçe, Hakk'ın huzüruna giremez. Daha sonra huzüra girdiğinde ve kalbi Hakk Teâlâ ile beraber olduğunda susması gerekir, çünkü Hakk'ın müşâhedesi sırasında lafzi zikrin bir mânâsı yoktur. Üstelik, huzürda bulunan bir kimse diliyle zikretmek istese bile, zikretmeye gücü yetmez. Çünkü o huzür, heybet ve celâl huzürudur. (Orada zâkir) donakalmış ve dilsiz kesilmiştir. Bazıları bu duruma şu beyitle işâret etmişlerdir:

zikr/ezkâr 1269 Dikkat edin

zikirle artar günâhlar

zikirle körelip paslanır

Yani demek istiyor ki; dille bir şeyler söylemeyi bırakıp susmak, huzür ehlinin âdâbındandır. Susmayan kimse ise, sü-i edeb ortaya koymuş olur (edeb dışına çıkmış olur). (Envâr, I, 86

Züffi şöyle söylerdi: Tıpkı her yemeğin, yiyenlerin açlığını gidermediği gibi, her zikir de kendi zamanına yayılmaz. Yine o şöyle derdi: Zikrin âdâbı, zâkirin, zikirden zevk aldığı müddetçe susmayıp zikre devam etmesidir. Kendisine bıkkınlık gelince, susması edebdendir. Doymuş olan bir kimsenin yemeğe devam etmesinin hoş olmadığı gibi. Doyduktan sonra huşü hâli başlar, çokça zikirle hazmettikten sonra da namaz kılınır. Çünkü insanın âzaları, Allah'a fazla yönelmesi sebebiyle (kendisini beğenmeye başlayıp) âsi olabilir ki, bu da mükrehin (ibâdet etmeye zorlanan kişinin) ibâdeti gibi olur. İslâm, zımmiye zorla ibâdet ettirilmesini kabül etmez. Aynen bunun gibi, âbide zorla ibâdet ettirmek de hoş görülmez. (Envâr, , 87

Müridin Hakk'ın huzüruna olan en yakın yolculuğu, zikre devam etmektir. Mürid zikre devam ettiği sürece, sırlarının saflaşacağı konusunda icmâ vardır. Sırları saflaşanın yerleşeceği yer de Hazret-i Allah'ın huzürudur. (Envâr, I, 144

Vâsıti'ye zikrin ne olduğu sorulmuş, o da şu cevâbı vermiştir: Zikir, havfın (korkunun) galebesi, hubbun sevginin) şiddeti altında, gaflet karanlığından müşâhede fezâsına çıkmaktır. Bu havf ve mehabbet, kâmil âriflerin karar gâhıdır.

Hz. Mevlânâ Hâlid's de buna şu sözüyle işâret etmiştir: Allah'a giden en kısa yol, O'nun sevgisidir. O'nun sevgisi, ancak sevenin, nefsten arınmış bir rüha bürünmesiyle saf hâle gelir. Nefsine düşkün olanlar, Allah'ın mehabbetinden asla zevk alamazlar. (Buğye, 35

Keşf ve vicdânın mütehassıslarına ve irfâni müşâhedenin meşhür şahsiyetlerine göre, zikr-i hafi (gizli zikir) ve buna devam etme, kalbi hastalıkların en te'sirli devâsıdır. (Buğye, 134

Âdâb-ı zikr (zikir âdâbı): Öncelikle Zât'ın isminin kalbdeki yeri kasd edilir. Zâkir, namazdaki durumun aksine, bağdaş kurmuş bir hâlde, sağ ayağı sol ayağının altına gelecek şekilde ve sağ tarafına dayanmış biçimde abdestli olarak kıbleye yönelik bir şekilde oturur. Diliyle beş, on beş ya da yirmi beş defa estağfirullah der. Dişleri dişlerine, dudakları dudaklarına ve dili de damağına yapışmış bir hâlde gözlerini yumar. Bu esnâda bütün hisleri (duyuları) kalbine yönelmiş, kendi hâline nefes alır biçimde hayâli bir bakışla oraya nüfüz etmeye dikkat eder. Daha sonra, günâhkâr olduğu, taksirâtının olduğu ve sâlih amelinin olmadığını düşü1270 zikr/ezkâr

nür. Bu esnâda amellerinden ümidsiz olur, Allah'a tevekkül eder ve bütün ümidini O'nun ihsânına bağlar

Bundan sonra, kendisini ölüyormuş gibi görerek, ölüm hâllerini, kabirdeki zorlukları ve dünyâdaki son nefesinin tükendiğini düşünür. Bu esnâda bir Fâtiha üç İhlâs okuyarak, hâsıl olan sevâbı; tarikat imamı, akan feyz ve nürun sâhibi, halkın gavsı Hoca Bahâuddin Nakşibend Muhammed Üveysi el-Buhâri'yets hediye eder ve ondan kalben medet bekler. Sonra Mevlânâ Hâlid Bağdadi'nin süretini iki kaşı arasına yerleştirir. Kaşı arasından şeyhin husüsiyetlerine nazarlarını iyice daldırır ve ondan kalben medet umar. Bu yerleştirme ve tasvir etmeye râbıta denilmektedir. Bundan sonra, hayâlindeki süreti kalbinin içine atar ve onu bırakır. Bütün duygularını kalbine toplar ve gönlü boş olarak ism-i celâl ve Allah lafzının medlülünü tasavvur eder. O, ism-i akdesten anladığımız benzeri olmayan Zât'tır. Kalbini medlül (kendisine delil getirilen) mânâyı düşünerek doldurur ki buna