Giriş ve tanım:
Ömer b. Hattab ( radıyallâhu anhu )’ın rivayet ettiği meşhur Cibril hadisinde dinin üç rükne taksim edildiği varid oldu. Buna delil ise Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın Ömer ( radıyallâhu anhu )’e olan sözünde: “O, Cibril (aleyhisselâm) idi. Size dininizi öğretmek için geldi.” buyurmasıdır.[1]
1İslâm rüknü : Amelî taraf; ibadetler, muameleler ve kulluğa bağlı olan işlerdir. Bunun mahalli, cisimde zahir olan uzuvlardır. Buna ulemanın istilahında şerîat diye isim verildi. Fıkıh alimleri bunun dersleriyle uzmanlaştı.
2İman rüknü : Kalbî ve itikadî taraf; Allah’a, Meleklerine, Kitablarına, Resullere, ahiret gününe, kaza ve kadere iman etmektir. Bunun dersleriyle Tevhid (Akîde) âlimleri uzmanlaştı.
3İhsan rüknü : Kalbî ve ruhî taraf olup Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmendir. Eğer sen O’nu göremiyorsan O seni görüyor. Bundan şu neticeler çıkar: ahval, ezvak-ı vicdaniyye (kalbî hazlar), makamat-ı irfâniyye (Allah’ı bilmekle ulaşılan makam) ve ulum-u vehbiyye (ibaresiz öğrenilen ilim) âlimlerin istilahında buna hakikat diye isim verildi. Saadet-ı Sûfiyye de bu konuyu incelemeyle uzmanlaştı.
Şerîat ve hakikatin arasındaki bağı açıklamak için namazı misal verelim. Namazın hareketlerini ve zahir amellerini yapmak, rükun ve şartlarına iltizam etmek ve fıkıh âlimlerinin zikrettiği diğer şeyleri yapmak, şerîat tarafını temsil eder. İşte bu namazın cesedidir. Namazda yüce Allah ile kalbin huzuru ise hakikat tarafını temsil eder, o da namazın ruhudur.
Namazın bedenî amelleri ibadetin cesedi, huşu ise ruhudur. Ruhsuz cesedin faydası nedir? Nasıl ki ruh yaşamak için cesede muhtaç ise cesed de kaim olup yaşamak için ruha muhtaçtır. Bunun için yüce Allah Bakara Suresi 110. ayetinde:
“ Namazı ikame edin, zekatı verin!” buyurur. Namazı ikame, ancak cesed ve ruh ile olur. Bunun için namaz kılın demedi, namazı ikame edin dedi.
Ruhun cesede, cesedin de ruha muhtaç olduğu gibi, şerîatla hakikatın arasında da güvenilir bir bağın olduğunu anlıyoruz. Kâmil bir mü’min şerîatla hakikatın arasını birleştiren kimsedir. Sûfiler bütün insanları bu noktaya yöneltiyor. Onlar bununla Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) ve sahabe-i kiramın izini takip ediyorlar.
Elbette bu yüksek makama ve kâmil bir imana kavuşmak için tarikata sülûk etmek gerekir. O da bir nefis mücâhedesi ile noksan sıfatlardan, kâmil sıfatlara yükselmekle mümkün olur. Kemâl makamlara terakki etmek ise ancak mürşidlerin sohbetleri ile olur. İşte tasavvuf, şerîattan hakikata götüren bir köprüdür.
Seyyid ( rahmetullâhi aleyh ) “Tarifat”ında der ki: “Tarikat, menzilleri katederek makamlarda yükselerek yüce Allah’a sülûk edenlere mahsus olan bir yürüyüştür.”[2]
Şerîat esastır, tarikat ona vesiledir, hakikat ise bunların semeresidir. İşte bu üç şey arasında ahenk ve olgunluk vardır. Her kim birinciye yapışırsa ikinciye sülûk etmiş olur ve üçüncüye de ulaşır. Aralarında zıtlık ve çelişki olmaz. Bunun için Sûfiyye meşhur kaidelerinde der ki: “Şerîata muhalefet eden bütün hakikatler zındıklıktır.” Nasıl olur da hakikat şerîata muhalefet eder. Zira hakikat şerîatın tatbikatından doğar. Sûfilerin İmamı Ahmed Zerrûk ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Tasavvuf fıkıhsız olmaz. Çünkü Allah’ın zahir olan hükümleri fıkıhsız bilinmez. Fıkıh ise ancak tasavvufla olur. Amel ancak sıdk ve Allah’a yönelmeyle olur. Tasavvuf ve fıkıh ancak imanla olur. İman olmadan ikisi de olmaz. Cesed nasıl ruha muhtaç ise bunlar yani iman, fıkıh ve tasavvuf da birbirlerine muhtaçtır. Sonuç olarak bu üçünün birbirine bağlı olması kaçınılmazdır. İyi anla ki cesed nasıl ruha muhtaçsa bu unsurlar da birbirlerine muhtaçtır. Bu üçün varlığı yine o üçün varlığıyla kaimdir. Tıpkı cesedlerin varlığı ruhlara bağlı olduğu gibi.” [3]
İmam Malik ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Her kim tasavvufa girer de fıkha ehemmiyet vermezse zındık olur. Her kim fıkhı öğrenir de tasavvuf yolunu kabul etmezse fasık olur. Her kim de fıkıhla tasavvufu birleştirirse muhakkak hakikate ermiş olur.”[4]
Birincisi zındık oldu. Zira o hakikati şerîattan ayrı gördü. Cebirle konuştu yani insanın hiçbir işte ihtiyarının olmadığını söyledi. Şu sözü de misal getirdi:
“Bir kişiyi eli-kolu bağlı olduğu halde denize attı ve ona şöyle dedi: Sakın ha sakın! Su ile ıslanma!.”
Çünkü böyle yapmakla şerîatın hükümlerini ve onunla amel etmeyi terk etti. Hükümlerin hikmetini ve onları düşünmeyi iptal etti.
İkincisi ise fasık oldu. Zira o, fıkıh ilmi ile oyalanıp tasavvufa ehemmiyet vermediğinden dolayı kalbine takva nuru, ihlâs sirri, murakabe vâizi ve muhasebe yolu girmemiş ki onu günahtan alıkoysun da sünnetin eteklerine yapışsın!
Üçüncüsü ise hakikatı buldu. Zira o, Cibril hadisinde toplanan iman, islâm ve ihsan gibi dinin bütün rükünlerini bir araya toplamıştır.
Zahir uleması şerîatın hududunu muhafaza ettiği gibi tasavvuf uleması da şerîatın edeblerini ve ruhunu koruyup muhafaza ettiler. Zahir ulemasına delilleri çıkarmak, hudud ve furularını ortaya koymak ve nass varid olmadığı yerde helal ve haram hükmünü vermek mübah olduğu gibi arifler için de müridleri terbiye etmek, sâlikleri ıslah etmek için birtakım edepler ve programlar ortaya koymak da mübah kılınmıştır.
Selef-i Salihin ve sadık sûfiler hakiki kulluğu ve sahih olan islâmı tahakkuk ettirdiler. Zira şerîat, tarikat ve hakikatı bir araya topladılar. Böylece muhakkik şerîatçı oldular ve insanlara doğru yolu gösterdiler. Eğer din hakikatten uzak olursa, aslı kurur, dal ve budakları solar, meyveleri de bozulur.
A. Sûfilere Karşı Ön Yargılı Olan Kişilerin Münakaşası
İşte Saadat-ı Sûfiyyeye itiraz edenler:
- Eğer az önce beyan ettiğimiz (iman, islâm ve ihsan) denilen taksimi inkâr ediyorlarsa onlar bu istekleri ile İslâm’ın ruhunu cesedinden ayırıp Cibril (aleyhisselâm) ’in hadisinde açıklanan ve ehemmiyeti olan üç rükünden birini yıkmak istediklerinde hiçbir şüphe yoktur. Bunlar İslâm ulemalarına ve büyük fakihlere muhalefet ediyorlar.
İbn-i Âbidin ( rahmetullâhi aleyh ) meşhur hâşiyesi “Redd-ül Muhtar”da der ki: “Tarikat, mesafeleri aşıp menzilleri katetmek için sâliklere mahsus olan bir yol alma ve makamlarda yükselmektir.” Takip eden sayfada da der ki: “Hakikat; kalp ile rububiyeti müşâhede etmektir. O, hududsuz ve cihetsiz manevi bir sirdir deniliyor. Hakikat, tarikat ve şerîat birbirine bağlıdır. Zira yüce Allah’a giden yolun zahiri ve bâtını vardır. Zahiri, şerîat ve tarikat; bâtını ise hakikattır. Hakikatin özü olan şerîat ve tarikat sanki sütteki yağ gibidir. Sütü yayıktan yaymadan yağ elde edilemez. Bu üç (şerîat, tarikat ve hakikat)’ten murad, bir kişinin kulluğu istenilen şekilde yerine getirmesidir.”[5]
Şeyh Abdullah Yafiî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Hakikat, rububiyetin sirlerini müşâhede etmektir. Onun yolu da şerîatın azimetleridir. Her kim tarikata sülûk ederse hakikate yetişir. Öyleyse hakikat, şerîatın azimetlerinin nihayetidir. Bir şeyin nihayeti kendisine muhalefet etmediği gibi hakikat de şerîatın azimetine muhalefet etmez.”[6]
“Keşfü’z-Zünun” yazarı, tasavvuf ilminden bahsederken der ki: “Denir ki; tasavvuf ilmi, aynı zamanda hakikat ilmidir. O tarikat ilmi olup nefsi düşük ahlâktan tezkiye etmek, kalbi düşük garaz ve arzulardan tasfiye etmektir. Şerîat ilmi hakikatsız âtıl (faydasız), hakikat ilmi de şerîatsız bâtıldır.
Şerîat ilmi ve zahirin ıslahına taalluk eden şeyi bilmek haccın gereklerini bilme menzilesindedir. Tarikat ilmi ve batının ıslahına taalluk eden
şeyi
bilmek
de
mevkileri
ve
yolun
engellerini
bilme menzilesindedir. Haccın yapılışını, konaklama yerlerini bilmek, gerekli olan menzillerine sülûk etmeksizin, lazım olanı hazırlamaksızın, sadece haccın ilmini bilmek kifayet etmediği gibi yine böylece manevi hacta da sadece ahkam-ı şerîatı ve adab-ı tarikatı bilmek de icab eden amelleri yapmaksızın kifayet etmez.”[7]
- İtiraz edenler, ne kadar da zikri geçen taksim fikrini (iman, islâm ve ihsan) ikrar etseler de şerîat, tarikat ve hakikat isimlerini kabul etmiyorlar.
-İtirazcılara deriz ki: Bu şerîat, tarikat ve hakikat tabirlerini ulema çıkarmıştır, açıkladığımız gibi fukaha da kabul etmiştir. Sonuçta bunlar bir ıstılahtır, ıstılahlarda (terimlerde) münakaşa olmaz.
- İnkâr edenler ne kadar da taksim ve isimlendirmeyi kabul etseler dahi sûfilerin kalbî hallerini, vicdanî zevklerini ve vehbî ilimlerini inkâr ederler.
Biz onlara şöyle cevap veririz: “Bunlar birtakım durumlardır ki yüce Allah ihlâslı kullarına, sadık ahbâbına ve dostlarına ikram eder. Hiçbir şeyde yüce Allah’ın kudret-i ilâhiyesine engel olmak mümkün değildir. Bu zevkler, mefhumlar, keşifler ve fetihler yüce Allah’ın onlara ikramıdır. Muhakkak Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’tan sabit olduğuna göre ilim ikidir: Birisi kalpte olan ilimdir. Bir rivayete göre kalpte sabit olan ilimdir. Menfaatlı olan ilim de budur. Diğeri de lisan üzerindeki ilimdir. Bu ilim ise yüce Allah’ın halkın üzerine hücceti (delili)’dir.”[8]
Ebû Nüaym “Hilye”sinde, Enes b. Malik ( radıyallâhu anhu )’den rivayet ettiği Muaz b. Cebel ( radıyallâhu anhu )’in hadisi buna delalet eder. Muaz b. Cebel ( radıyallâhu anhu ) Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın huzuruna girdi. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) kendisine: “Ya Muaz nasıl sabahladın?” diye sordu. Muaz ( radıyallâhu anhu ): “Allah’a iman etmiş olduğum halde sabahladım” dedi. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Her sözün tasdik edeni ve her hakikatın da bir doğrulayıcısı vardır. Dediğinin tasdikleyicisi nedir?” diye sordu. Muaz ( radıyallâhu anhu ): “Ey Allah’ın Nebisi! Hiçbir gün akşama çıkarım zannı ile sabahlamadım. Hiçbir gün sabaha çıkarım zannı ile akşamlamadım. Hiçbir zaman diğer adımımı atarım diye adım atmadım. Sanki ben her ümmeti, diz çökmüş olduğu halde Peygamberi, Allah’tan başkasına taptıkları putları ve kitablarıyla beraber çağırıldığını görüyor gibiyim. Sanki ben cehennem ehlinin azablarını ve cennet ehlinin sevablarını görüyor gibiyim” dedi. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “İşte bildin, devam et.” buyurdu.[9]
Nasıl ki bu keşifleri Muâz ( radıyallâhu anhu )’a yüce Allah’ın ikram edip Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın da: “Bildin, devam et!” buyurduğu gibi salihler de Kitap ve sünnete temessük edip en büyük olan Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a ve ashab-ı kiramına uyup oruçla, namazla, nefisleri ile mücâhedeyle ve bu fâni dünyadaki zühd ve takva sebebi ile keşif ve marifetlere yetişmişlerdir.
İmam-ı Şa’rânî ( rahmetullâhi aleyh ), Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) ve ashab-ı kiramının yolunu izleyip giden sûfilere, Muâz ( radıyallâhu anhu ) gibi Allah’ın ikram etmesinden konuşarak der ki: “Ey kardeşim! Sen bil ki tasavvuf ilmi evliyanın kalblerinde Kitap ve sünnet ile amel ederek aydınlandığında, o orada çakmak ateşi gibi alevlenen bir ilimden ibarettir. Her kim Kitap ve sünnet ile amel ederse ilimlerin, edeblerin, sirlerin ve hakikatlerin çakmağı alevlenir ve diller onu vasfetmekten aciz kalır. Bunun bir benzeri de şerîat ve ahkam âlimleri hükümlerden bildikleri
ile
amel
ettikleri
zaman
kalplerinde
ateşi parlamasıdır.”[10]
Selef-i Salihin âlimleri, bildikleriyle ihlâsla amel ediyorlardı. Sonuçta kalpleri aydınlandı ve amellerin değerini düşüren illetlerden kurtuldular. Bu selef âlimleri ölüp de yerlerine geçenler ilimlerinde ve amellerinde ihlâsa itina göstermediler. Bunun için kalpleri karardı ve kavmin hallerinden perdelendiler. Böylece tasavvuf ehlinin hallerini inkara gittiler.
İşte burada İbn-i Teymiyye ( rahmetullâhi aleyh )’nin sözünü şahit gösteren ön yargılı kimseler sûfilere hücum ediyorlar. Sûfileri hakikat tarafına önem verip şerîat tarafını ihmal etmekle ve keşiflerine, anlayışlarına itimat ettiklerini söyleyerek yalan ve bühtan ederek suçluyorlar. Bunların hepsi de bâtıl olup sûfilere yapılan bir iftiradır. Bu sözlerinin bâtıl olduğuna İbn-i Teymiyye’nin şu sözü delildir. İbn-i Teymiyye ( rahmetullâhi aleyh ), “Fetava”sının ilm-i sülûk kısmında Saadet-ı Sûfiyye’nin Kitap ve sünnete temessük edip yapışması hakkında şunları söyler: “Şerîatı, emre ve nehye yapışmayı, şerîatı zevkin ve kaderin önünde tutmayı, hevâyı ve nefsî iradeyi terketmeyi zamanlarının en ileri gelen şeyhlerinden olan Abdulkadir Geylanî ( kuddise sirruhu ) ve benzerleri emretti. Nefsî iradedeki hata ancak nefsin her istediğini yapmakla olur. O mürşit, sâlike nefsin her istediğini yapmamasını bilakis Rabb’in muradını istemesini emrederdi. Rabb’in muradından maksat ise şayet bilirse şer’i iradedir. Eğer bilinmezse kaderî iradedir. Kader-i irade ya Rabb’in emri ile gerçekleşir ya da Allah’ın yaratmasıyladır. Yaratmak ve emretmek, Hakk Sübhane’nin kendisine mahsustur. İşte bu da sahih olan şer’i bir tarikattır.”[11]
Yine İbn-i Teymiyye ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “ Fudayl b. İyâz, İbrahim b. Edhem, Ebû Süleyman ed-Dârânî, Ma’rûf-i Kerhî, Serî es-Sakatî, Cüneyd b. Muhammed ve başka mütekaddim âlimlerin, Abdulkadir Geylanî, Şeyh Hammad, Şeyh Ebû’l Beyan ve başka müteahhirin âlimlerin cumhuru gibi saliklerden doğru yolda olan zatlar, salik havada uçsa da suda yürüse de şer’i emir ve nehiylerden dışarı çıkmasına müsade etmediler. Bilakis ölünceye kadar iyiliği yapmayı, kötülüğü terk etmeyi emrettiler. Kitap, sünnet, selefin icmasının ve birçok âlimin sözünün delalet ettiği hak (doğru) budur.[12]
İşte bu Saadet-ı Sûfiyye’nin imamlarının sözlerinden, Kitap ve sünnete yapışmalarına şahitlik eden tâlimatlarından küçük bir demet:
B. Saadet-ı Sûfiyye’nin Kitap ve Sünnete Bağlılığı
Şeyh Abdulkadir Geylanî ( kuddise sirruhu ) der ki: “Şerîatın şehadet etmediği her hakikat zındıklıktır. Cenab-ı Hakk’a Kitap ve sünnet kanatları ile uç, elin Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın elinde olduğu halde Hakk’ın huzuruna gir!”[13]
Abdulkadir Geylanî ( kuddise sirruhu ) belli bir makamda sâlikten şer’i yükümlülüklerin düşeceğine inanan kimseyi hoş görmeyerek şöyle der: “Farz olan ibadetleri terketmek zındıklık, yasaklanan şeyleri irtikab etmek de isyandır. Herhangi bir makamda kimseden farzlar sakıt olmaz.” Sehl et-Tüsterî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Esaslarımız yedi şeydir:
1Allah’ın Kitabına yapışmak,
2Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın sünnetine uymak,
3- Helal yemek,
4- Eziyet etmekten sakınmak,
5- Günahlardan uzaklaşmak,
6- Tevbe etmek,
7Hakları eda etmek.”[14]
aleyh ) diyor ki: “Sahih Şeyh Ebû’l Hasen eş-Şazelî ( rahmetullâhi
zannettiğin keşfin, Kitap ve sünnetle çelişiyorsa, Kitap ve sünnetle amel et, keşfi bırak ve nefsine de ki: “Yüce Allah, Kitap ve sünnete göre hareket ettiğimde masum olacağımı bana garanti etti. Ancak keşif ve ilhamda bunu garanti etmedi.”[15]
Ebû Saîd el-Harrâz ( rahmetullâhi aleyh ) da der ki: “Zahire muhalefet eden her gizlilik bâtıldır.”[16]
Ebû’l Hüseyin el-Verrâk ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Kul Allah’a ancak, Allah ve Habibi’nin şerîatına muvafakat etmekle vasıl olur. Her kim sünnete uymadan vuslata giden yola yönelirse hidayete erdiğini zannettiği yerde sapıtır.”[17]
Şeyh Abdulvehhab eş-Şa’rânî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Muhakkak kavmin (sûfilerin) yolu altın ve cevherin yazıları gibi Kitap ve sünnet üzere yazılmıştır. Ona sülûk eden sâlik, her hareket ve sekenatında şerîatın mizanına muhtaç olur.”[18]
Yine der ki: “Muhakkak kavmin (tasavvuf ehlinin) gerçek yolu ilim ve ameldir. Çözgüsü ve atkısı da şerîat ve hakikattir. Sadece şerîatla veya sadece hakikatla olmaz.”[19]
Yine Şa’rânî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Her kim dikkatlice nazar ederse bilir ki ehlullah hiçbir zaman şerîat ilimlerinden dışarıya çıkmamıştır. Onlar, kendilerini her an Allah ( azze ve celle )’a vasıl eden şerîattan nasıl çıkarlar ki?”[20]
Ebû Yezid el-Bestâmî ( rahmetullâhi aleyh )’ye sûfîyi sorduklarında dedi ki: “Sûfî, sağ eline Kitabullahı, sol eline de Allah Resul’ünün sünnetini alır, bir gözü ile cennete, diğer gözü ile cehenneme bakar, dünyayı izar, ahireti de rida eder.Bu ikisi arasında mevlâya: “Lebbeyk Allahümme lebbeyk” der.”[21]
Ebû Yezid ( rahmetullâhi aleyh )’in söyledikleri bedene (insana) farz olan on şeye işaret eder:
1- Farzları eda etmek,
2- Haramlardan sakınmak,
3- Allah için tevazu etmek,
4İhvanlara eziyet etmemek,
5- İyiye ve kötüye nasihat etmek,
6Her işinde Allah’ın rızasını talep etmek,
7Mağfiret talep etmek,
8Öfke ve gadabı terketmek,
9Kibri, azgınlığı ve cefa meydana getiren mücadeleyi terketmek, 10Ölüme hazırlanması için nefsine vasiyet etmek.[22]
Bununla beraber kindarların bu kavmin (tasavvufçuların) ahlâkında bir şey duydukları zaman: “Bu sûfilere mahsus bir durumdur, şer’i değildir” dediklerini duyarız. Bilmeyen bir dinleyici tasavvufun şerîatın aslından başka bir durum olduğunu zanneder. Halbuki tasavvuf gördüğün gibi şerîatın özüdür. Her kim tasavvuf erbâbının desise karışmamış şu kitaplarını mütâlaa ederse içinde ebediyyen şerîata muhalif ahlâkları bulamaz: Ebû Nuaym’in “Kitab-ul Hilye”si, Ebû’l Kasım’ın “Risale-i Kuşeyriyye,”si Kelâbâzî’nin “Et-Taarruf li Mezhebi Ehli’t-Tasavvuf,”u, Tûsî’nin “Luma”sı, Gazalî’nin “İhya”sı, Sülemî’nin “Et-Tabakat-üs Sûfiyye”si, Muhâsibî’nin “Er-Riayat-ü Li-Hukukilleh,”i Muhyiddin Arabî’nin “Vâsâyâ”sı gibi. Çünkü sûfiler nefislerini çok muhasebe eder ve ruhsatları değil de azimetleri alırlar. Bu kavmin hakiki yolu ilim ve amel, atkısı ve çözgüsü de şerîat ve hakikattır.
C. Hakikatle Şerîatın Arasını Ayırmaktan Sakındırmak
Tasavvufun yalan ve nifaktan ibaret olduğunu söyleyen insanlar vardır. Onlar İslâm’dan sapıyor ve diyorlar ki: “Dinden maksat sadece hakikattır.” Onlar şerîatın hükümlerini terkediyor, kendi nefislerinden yükümlülüğü düşürüyor, muhalefeti mübah sayıyor ve diyorlar ki: “Muhakkak ki üzerine itimat edilen şey kalbin salahıdır (iyileşmesi).” Yine derler ki: “Biz ehl-i bâtınız, onlar ise ehl-i zahirdir.” İşte bunlar sapıtan zındıklar olup bizim için onların amellerini ve hallerini, sadık ve ihlâslı olan Saadet-ı Sûfiyye’ye hüccet (delil) getirmemiz caiz olmaz.
Saadet-ı Sûfiyye imamları bizlere onlardan sakınmamızı tenbih etmiş, onlarla sohbet edip meclis kurmaktan sakındırmıştır. Onların yaşayış ve sapıklıklarından uzak durmuşlardır. Ebû Yezid el-Bestâmî ( rahmetullâhi aleyh ) bazı dostlarına dedi ki: “Kalk, seninle nefsini vilayetle meşhur eden adamı ziyarete gidelim.” O zat zühdü ile meşhur ve arzu edilen biriydi. Ona vardık bir de gördük ki o evinden çıktı, mescide giderken kıble tarafına tükürdü. Beyazıd ( rahmetullâhi aleyh ) ona selam dahi vermedi ve geri döndü, dedi ki: “Bu kişinin Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın edeplerinden bir edep üzerine olduğundan emin olunmaz. Nasıl olur da bu kişinin iddia ettiğine emin oluruz.”[23] Yine dedi ki: “Keramet verilen bir kişiyi görürseniz eğer o havaya yükselip çıkıyorsa hemen ona kanmayın, o kişi şerîatın emir, nehiy ve hududunu muhafaza edip yerine getiriyor mu? Ona bakın.”[24]
Şeyh Ahmed Zerrûk ( rahmetullâhi aleyh ) “Kavaid”inde der ki: “Herhangi bir şeyhin sünneti zahir olmuyorsa kendi nefsini sahih de görse ve kendinden milyon kerametler de sadır olsa yine de onun halinin hakikati belirli olmadığından ona ittiba etmek sahih olmaz.”[25]
Sehl b. Abdullah et-Tüsterî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “İnsanların üç sınıfı ile sohbet etmekten sakın! Onlar:
1- Gafil zorbalar
2Yalaka kâriler,
3Cahil olan tasavvufçular.”[26]
Seyyid Ahmed er-Rifaî ( rahmetullâhi
aleyh ) buyurdu ki: “Bazı tasavvufçuların dediği gibi demeyin: “Onlar biz ehli bâtınız, onlar ise ehli zahirdir” derler. Bu din-i mubin her ikisini birden, bâtını zahirin özü, zahiri de bâtının zarfı diye toplar. Eğer zahir olmazsa bâtın olmaz, bâtın olmazsa zahir de olmaz. Cesetsiz kalp mümkün olmaz. Ceset olmazsa kalp bozulur, kalp ise cesedin nurudur. Bazılarının ilm-i bâtın diye isimlendirmesi, o kalbin ıslahı demektir. Evveli, azalarla amel ve kalb ile tasdiktir. Eğer sen sadece kalbinde güzel bir niyet ve iç temizliği olduğunu iddia eder bununla beraber adam öldürür, hırsızlık yapar, zina eder, faiz yer, içki içer, yalan söyler, kibir eder ve kaba kelam söylersen, niyetinin ve kalbinin temiz olmasının faydası nedir? Yüce Allah’a ibadet etsen, iffetli olsan, oruç tutsan, sadaka versen ve tevazu etsen de kalbinde olan riya ve fesadı gizlersen yapmış olduğun amelin faydası nerede?[27]
Efendimiz Şeyh Abdulkadir Geylanî ( kuddise sirruhu ), belli bir makamda sâlikten şer’i
yükümlülüklerin düşeceğine inanan kimseyi hoş görmeyerek, daha önce geçtiği gibi, şöyle söylüyor: “Farz olan ibadetleri terketmek zındıklık, yasakları irtikab etmek ise masiyettir. Bir kimsede hallerden hiçbirinde farzlar sakıt olmaz.”[28]
Sûfilerin imamı Cüneyd-i Bağdâdî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Bizim bu mezhebimiz, Kitap ve sünnetin esaslarıyla mukayyettir.”[29]
Yine der ki: “Bütün yollar halka kapalı, ancak Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın izini takip edip sünnetine tâbi olanlar ve onun yolunu gerekli görenler müstesna, onlara bütün hayır yolları açıktır.”[30]
Cüneyd’in yanında bir kişi marifetten bahsetti ve dedi ki: “Allah’ın marifetine yetişen kişiler amellerini terkedip bunu da iyilik ve Allah’a yaklaşma kabul ederler.”
Cüneyd ( rahmetullâhi aleyh ): “salih amelleri terketmeyi söyleyen kavmin bu sözü, benim yanımda en büyük günahtır. Zina ve hırsızlık edenin durumu bu sözü söyleyenden daha iyidir. Çünkü Arif-i billah olanlar, amelleri yüce Allah’tan alır ve amellerin içinde Allah’a rücu ederler. Eğer ben bin sene yaşamış olsam bile, bu iyi amellerden zerresini dahi noksan etmem. Ancak birileri tarafından engellenmem hariç” dedi.[31] Yine Cüneyd-i Bağdâdî ( rahmetullâhi aleyh ) demiştir ki: “Biz tasavvufu dedikodudan değil, açlıktan, dünyayı terketmekten, kötü alışkanlıkları ve nefse hoş gelen güzel şeyleri kesmekten aldık.”[32]
İbrahim b. Muhammed Nasrâbâzî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Tasavvufun aslı Kitap ve sünnete yapışmak, hevâ, arzu ve bid’atları terketmek, meşayıhlara büyük saygı göstermek, halkın mazeretlerini kabul etmek, arkadaşlarla güzel sohbet etmek, insanların hizmetine kaim olmak, güzel ahlâkla davranmak, ruhsat ve tevillere yönelmeksizin evrad ve ezkâra devam etmektir. Bu yoldan ancak başlangıcı bozuk olanlar sapıtır. Çünkü başlangıcın bozukluğu sonuca tesir eder.”[33]
D. Sûfi Olan Fakihler
İslâm’ın fıkıhçı ve hadisçi şerîat âlimleri, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın izi üzere yürür, şerîat, tarikat ve hakikatı birleştirirlerdi. Amelî ibadetleri ihlâs sırrını gerçekleştirerek, halavetini tadarak ve esrarını idrak ederek eda ederler. Muhakkak onların nefislerinin terbiyesi ve kalplerinin ıslahı için mücâhedeleri olurdu. Süslendikleri salah, takva ve marifetle bu ilmî mertebelere nail oldular. Yüce Allah onlara kıtabını anlamayı ve şerîatın derinliklerine dalmayı lutfetti. Allah günler ve seneler boyunca ilimleriyle ümmeti menfaatlandırdı. Sanki onlar ebedi olan eserleri ve mübarek ilmî çalışmaları ile hayatta gibidirler.
“Dürr”ün sahibi olan Hanefi fakihi el-Haskefî ( rahmetullâhi aleyh )’nin naklettiğine göre: Ebû Ali ed-Dekkâk ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Ben bu tarikatı Ebû’l Kasım Nasrâbâzî ( rahmetullâhi aleyh )’den aldım. Ebû’l Kasım: “Ben de Şiblî ( rahmetullâhi aleyh )’den aldım.” dedi. Şiblî ( rahmetullâhi aleyh ) Serî esSakatî ( rahmetullâhi aleyh )’den o da Ma’rûf-i Kerhî ( rahmetullâhi aleyh )’den o da Dâvûd et-Tâî ( rahmetullâhi aleyh )’den o da ilim ve tarikatı Ebû Hanîfe ( rahmetullâhi aleyh )’den aldı. Bu zadların hepsi de İmam Azam ( rahmetullâhi aleyh )’ı medh-ü sena edip faziletinden hoşnut olduklarını itiraf ettiler.”
Sonra “Dürr”ün sahibi bu konuyu yorumlayarak der ki: “Ey kardeşim! Sana taaccub ederim! Bu saadet-ü kibar sana güzel bir örnek değil mi? Onlar bu tarikatın imamları, şerîat ve hakikatın erbâbı oldukları halde, bu ikrar ve iftiharlarında samimi değiller miydi? Onlardan sonra gelenler bu işte onlara tâbidirler. Onların itimat ettiği kimselere muhalefet edenler ise merdud ve bid’at ehlidir.”[34]
Ola ki sen büyük İmam Ebû Hanîfe en-Nüman( rahmetullâhi aleyh )’ın bu büyük sûfilere, evliya ve salihlere tarikat verdiğini işittiğinde bu durumu garibsersin.
Keşke fakihler, büyük imam, takva ve verânın madeni İmam-ı Azam Ebû Hanîfe ( rahmetullâhi aleyh )’nin ilminden faydalandıkları gibi bu imama uysalar,
yolundan
yürüseler,
ilimleriyle
Allah’ın
kendilerini faydalandırması için şerîat ve hakikatı toplasalar.
İbn-i Âbidin ( rahmetullâhi aleyh ) “Hâşiye”sinde Ebû Hanîfe ( rahmetullâhi aleyh )’den söz ederek şimdi zikri geçen “Dürr”ün sahibinin kelamını yorumlayarak diyor ki: “Ebû Hanîfe ( rahmetullâhi aleyh ) bu meydanın süvarisidir. Zira onun hakikat ilmi; ilim, amel ve tasfiyet-ül nefis üzerine bina edilmiştir. Selef’in umumu onu böylece vasfetti. Ahmed Hanbelî ( rahmetullâhi aleyh ) Ebû Hanîfe ( rahmetullâhi aleyh ) hakkında der ki: “Muhakkak o, ilim, verâ, zühd ve ahireti tercihte hiç kimsenin yetişemeceği bir mevkide idi. Kadılığı (hakimliği) üzerine alması için kırbaçlarla dövüldü, yine de kabullenmedi.” Abdullah b. Mübarek ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Ebû Hanîfe ( rahmetullâhi aleyh )’den başka iktida etmeye layık kimse yoktur. Zira o, Allah’tan korkan temiz, verâ sahibi âlim bir imamdı. Kendisi gibi basiret, fehm, akıl ve takva sahibi olarak, ilmi keşfeden hiç kimse yoktur.” İmam Sevrî ( rahmetullâhi aleyh ) Ebû Hanîfe ( rahmetullâhi aleyh )’nin yanından geldim diyen bir şahsa: “Muhakkak sen yeryüzünün en âbidinin yanından geldin” dedi.[35]
Biz bütün bu anlatılanlardan iyi biliriz ki muhakkak müçtehid imamlar ve ilmi ile âmil olan âlimler, hakiki sûfilerdir.
Eğer bir kimse derse ki tasavvuf yolu meşru bir emir olsaydı, elbette müçtehid imamlar o hususta kitaplar yazarlardı. Halbuki biz o zatların bu hususta hiçbir kitabını görmüyoruz?
Bunu iddia edenlere İmam eş-Şa’rânî ( rahmetullâhi aleyh ) şöyle cevap veriyor: Müctehidler, yaşadıkları asrın ehlinde hastalıklar az olduğu için ve riyadan, nifaktan salim oldukları için bu konuda kitap yazmadılar. Şayet yaşadıkları asrın ehlinin bu hastalıklardan sâlim olmadıklarını farz edersek böyle insanlar çok az idi. Bu da bir kusur oluşturmaz. O zaman diliminde müctehidlerin gayretinin çoğu tâbiin ve tebe-u tâbiinin imamları vesilesiyle birçok şehre ve körfeze yayılmış olan delilleri toplamaktı. Bu deliller ise her ilmin maddesidir. Bütün hükümlerin kaideleri onlarla bilinirdi. Bu delil toplamayla meşgul olmak, bazı insanların dinin şiarının zahir olmadığı kalbî amellerini münakaşa etmesinden daha önemliydi. Bu amellerle de esas hükme saldırılmış olmazlar.
Aklı başında olan bir kimse İmam Ebû Hanîfe, İmam Malik, İmam Şafiî ve İmam Ahmed ( rahmetullâhi aleyhim ) gibi zatların nefislerinde riya, ücub, kibir, hased ve nifakın var olduğunu bilip de mücâhede ve münakaşa etmediklerini söylemez. Eğer onlar bu afet ve hastalıklardan sâlim olduklarını bilmeselerdi, onların tedavisi ile uğraşmayı bütün ilimlerin üzerine tercih ederlerdi.[36]
Dipnotlar
- Müslim Sahihinde Kitabu’l İman bahsinde İmam Ahmed Müsnedinde İman, İslâm ve ihsan bahsinde tahriç etmişlerdir. c.1 s.64’de
- Tarifat-üs Seyyid s.94’de
- Kavaid-ut Tasavvuf li Ahmed Zerrûk 3.kaide s.3’de
- Molla Aliyyul Kari, Şerhu Aynil İlim ve Zeynil Hilim, c.1 s.33’de
- İbn-i Âbidin c.3 s.303’de
- Neşrül Mühasinil Galiye c.1 s.154’de
- Hacı Halife (Katip Çelebi) ’nin Keşfüz Zünun an Esam-il Kütübü vel Fünun c.1 s.413’de
- Hafız Ebû Bekr el-Hatib Tarih’inde hasen isnadla rivayet etti. Abdul Berr-il Nemri de Kitab-u İlim’de Hasan’dan sahih isnadla mürsel olarak rivayet etti. Terğib ve Terhib c.1 s.67’de olduğu gibi
- Ebû Nüaym Hilyesi’nde c.1 s.242’de tahriç etti.
- Taha Abdulbâkî Sürur (rahmetullâhi aleyh) Tasavvuf-ul İslâmi ve İmam-ı Şa’rânî s.70’de
- Ahmed b. Teymiyye (rahmetullâhi aleyh)’in Mecmu-ul Fetavası c.10 s.488-489’da.
- Ahmed b. Teymiyye (rahmetullâhi aleyh) Mecmu-ul Fetavası c.10 s.516-517’de
- Şeyh Abdulkadir Geylanî (kuddise sirruhu) Fethul Rabbanî, s.29’da
- Sülemî, Tabakat-üs Sûfiyye s.210’da
- İkaz-ül Himem c.2 s.302-303’de
- Risale-i Kuşeyriyye s.27’de
- Sülemî, Tabakat-üs Sûfiyye s.300’de
- Şa’rânî (rahmetullâhi aleyh) Letaif-ül Minen Vel Ahlâk kitabı c.1 s.2’de
- Şa’rânî (rahmetullâhi aleyh) Letaif-ül Minen Vel Ahlâk kitabı c.1 s.25’de
- Taha Abdulbaki Sürur, Tasavvuful İslâmi Vel İmam-u Şa’rânî s.71’de
- Abdurrahman Bedevi (rahmetullâhi aleyh) Şatahat-ü Sûfiyye s.96’da
- Şatahat-ü Sûfiyye s.103’de
- Risale-i Kuşeyriyye s.16’da
- Risale-i Kuşeyriyye s.16’da
- Ahmet Zerrûk, Kavaid, s.76’da
- İbn-i Acîbe (rahmetullâhi aleyh)’in Şerhül Hikem c.1 s.76’da
- Seyyid Ahmed er-Rifai (rahmetullâhi aleyh) El-Bürhanü Müeyyed s.68’de h.578’de Irak’ta Ümmü Âbide’de vefat etmiştir.
- Abdulkadir Geylanî (k.s)’nin El-Fethur Rabbanî s.29’da
- Sülemî’nin Tabakat-us Sûfiyye isimli eseri s.159’da
- Sülemî’nin Tabakat-us Sûfiyye isimli eseri s.159’da
- Risale-i Kuşeyriyye s.22’de
- Risale-i Kuşeyriyye s.22’de
- Sülemî, Tabakat-üs Sûfiyye, s.488’de
- Dürrül Muhtar c.1 s.43. İbn-i Âbidin’in hâşiyesi ile İbn-i Âbidin Muhammed Emin b. Ömer b. Abdülaziz Âbidin Dımışkî, Diyarı Şam’ın fakihi, asrında hanefilerin imamıdır. Şu telifleri vardır: Reddül Muhtar Ale Dürrül Muhtar, beş cilttir, İbn-i Âbidin’in hâşiyesi olarak bilinir. İkinci bir kitabı; Ref-ul Enzar Amma Evradehul Halebiyyu Ale Dürrül Muhtar; El Ukudu Dürriyye fi Tenkıhil Fetava Hamidiyye, iki cilttir. Nesametul Eshar Şerhul Menar ve Mecmuatur Resail. Şam’da h.1198’de doğmuş, 1252’de de yine Şam’da vefat etmiştir.
- Hâşiyet-ü İbn-i Âbidin c.1 s.43’de
- Şa’rânî’nin Letaif-ül Minen vel Ahlâk isimli kitabı c.1 s.25-26’da
