A. Halvetin Tanımı : Şeyh Ahmed Zerrûk ( rahmetullâhi aleyh ) “Kavaid” adlı eserinde: “Halvet uzletten daha özeldir. O, vasıf ve sureti ile itikafın bir nevidir. Lâkin, genellikle mescitte olmaz ama bazen de olur. Sûfi kavminin yanında çokluğu için bir sınır yoktur. Lâkin sünnet Musa (aleyhisselâm) ’nın vaadleşmesine dayanarak kırk güne işaret ediyor. Vaadleşme aslında otuz gün içindi. “Müslim”de olduğu gibi[1] Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) Hira’da bir ay aralıksız kalmış, ailesinden de bir ay uzak durmuştur. Oruç da bir aydır. Ziyade ve noksan yapmak, müridin sülûkundaki durumuna göredir. En azı ise peygamberimizin itikafı on gün olduğu için o da on gün olabilir. Halvet kâmilin halini ziyadeleştirir, kâmil olmayanları ise yükseltir. Elbette kendisine müracaat edilecek bir asıl (şeyh) gerektir. Halvetten kasıd ise insanlarla olan ilişkiden hasıl olan kirleri kalpten temizlemek ve tek bir zikre ve tek bir hakikata kalbi tahsis etmektir. Lâkin halvet şeyhsiz tehlikelidir. Ancak halvette büyük fütûhat vardır. Bazıları için uygun olmayabilir. Halvet için her kişinin haline itibar edilir. (Yani herkes kendi durumunu şeyhi ile müşaveret yaparak ayarlamalıdır.)[2]
Bu durumda halvet, sınırlı bir zamanda beşerden kesilmek, dünyevî işleri kısa bir süre terk etmek, kalbi bitmeyen dünya sıkıntı ve kederlerinden boşaltmak, tükenmeyen gündelik meşgalelerden fikrin istirahat etmesi, huzurlu ve huşulu bir kalple yüce Allah’ı zikretmek ve gece gündüz yüce Allah’ın nimetlerini tefekkür etmektir. Lâkin halvet, arif-i billah olan bir mürşidin irşadıyla olur. Mürşid ona bilmediğini öğretir, gaflete düşdüğünde onu uyarır, gevşediğinde gayretlendirir, nefsin içine doğanları ve vesveseleri defetmek için yardım eder.”
B. Halvetin Uygulama Metodu : Gazalî ( rahmetullâhi aleyh ) halvetin üslûbunu, merhalelerini ve makamlarını şöyle anlatıyor: “Muhakkak şeyh, müridinin tek kalacağı bir zaviye yerini lazım kılar, helalinden az bir miktar da olsa yiyecek veren bir vekil koyar. Çünkü dinin temeli helal yemektir. Bunlarla beraber üstadı zikirlerden bir nevi zikri telkin eder. Hatta dili ve kalbi zikirle meşgul olur. Mesela oturarak Allah, Allah der veya Subhanallâh, Subhanallâh der ya da şeyhi hangi zikir sîgasını uygun görüyorsa gevşeklik yapmayıp ona devam eder. Hatta eser lisanından zail olup kalpte lafzın sureti kalıncaya kadar sonra devam eder, hatta kalpte lafzın harfleri ve sureti silinir, kalbi gerekli görerek mananın hakikati kalır. Kalp ona hazır olduğunda, o kalbe galip gelir ve kalbi zikirden gayri her şeyden uzak tutar. Zira kalp, herhangi bir şeyle meşgul olursa meşgul olduğu şeyin gayrisinden uzak olur. Neyle meşgul olursa olsun ne zaman ki kalp zikrullah ile meşgul olursa maksat da zaten budur, şüphesiz gayrilerden hâli olur. O zaman kalp vesveselerini ve dünyevî düşüncelerini murakabe etmeyi gerekli görür, kendisinin geçen halini ve diğerlerinin hallerini hiç düşünmez. Çünkü ne zaman kalp bir şeyle meşgul olursa velev ki bir an olsun o anda kalbi zikirden uzak olur. Bu da bir noksanlık sayılır. Bu durumu terketmeye çalışsın. Ne zamanki bütün bu vesveseleri terkeder, nefsini de bu kelimeye yöneltirse (bu defa) vesvese bu kelimeye de gelir. “Bu nedir? Allah sözümüzde mana nedir? Hangi mana ilah ve mabud olur?” der. İşte o zaman ona fikir bâbının hâtıraları açılır. Ona bazen şeytanın vesveseleri arız olur. Bu kalbe doğan şeyi söyleyip de fiile çıkarmadıkça küfür ve bid’at olmaz. Eğer bunu hoş görmeyip kalpten atmak için paçayı sıvarsa bu durum ona zarar vermez.
Bu vesveseler iki kısma ayrılır
1- Kat’i olarak bilinmelidir ki yüce Allah kişinin yapmış olduğu vesveseden münezzehtir. Lâkin bu vesveseyi (onun) kalbine atıp hatırına getiren şeytandır. Bunun kurtuluş çaresi ise ona aldırış etmeyip kaçarak yüce Allah’ın zikrine sığınmak, def’i için de ona dua etmektir. Yüce Allah’ın Araf Suresi 200-201. ayetlerinde:
∃
“ Eğer şeytanın fitlemesi seni dürterse hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.” “Takvaya erenler var ya, onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda (Allah’ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp hemen gerçeği görürler” buyurduğu gibi.
2- Şüphe ettiği vesveseli durumları şeyhine arzedip sunmalıdır. Bununla beraber kalbindeki durgunluk, hareketlilik, bir şeye yöneliş ve iradesinde sadakât gibi halleri şeyhine anlatması yerinde olur. Lâkin bu halleri şeyhinden başkısına bildirip duyurmamalıdır![3]
C. Meşru Olması : Halvet, sûfilerin bid’atları değildir. Muhakkak ki o, yüce Allah’ın emrine ve aziz Kitab’ına uymak, onu örnek almak ve Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ı esas alıp ona iktida etmektir. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) peygamberlik gelinceye kadar Hira mağarasında sayılı gün ve gecelerde ehline gelmeden önce ibadet ederdi. İşte böylece halvet meşru olmuştur.
a. Halvete Kur’an-ı Kerîm’den Deliller
Yüce Allah Müzemmil Suresi 8. ayetinde:
“ Hem Rabb’inin ismini an, kendini her şeyden çekerek Rabb’ine yönel” buyurmaktadır.
Allâme Ebû Suud ( rahmetullâhi aleyh ) bu ayeti tefsirinde: “Yüce Allah’ın zikrine tesbih, tehlil, tahmid gibi hangi şekilde olursa olsun gece ve gündüz devam et. Hem de istek ve arzularını bir araya getirerek ona yönelmek ve murakabesinde azimetle düşünceye dalmak gerekir.” dedi ve sözlerine şöyle devam etti: Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ), tüm azim ve gayretiyle murakabede Allah’a yöneldi. Bu yöneliş ancak Allah ile murakabesine engel olan durumlardan nefsini tecrit etmesiyle ve Allah’tan başkasından ilgi ve alakayı kesmesiyle mümkün oldu.[4]
Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a emrolunan herşey kendi ve ümmeti için kanun ve yasa olmuştur. Ona mahsus olan şeyler ve hususiyetler malumdur. Lâkin bu ayette zikredilen emir, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a ve ümmetine şamildir.
b. Halvete Sünnetten Deliller
Mü’minlerin annesi Aişe ( radıyallâhu anha ) şöyle demiştir: “Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın ilk vahiy başlangıcı uykuda sadık rüya görmekle olmuştur. Hiçbir rüya görmezdi ki sabah aydınlığı gibi açık seçik zuhur etmesin. Ondan sonra kalbine yalnızlık sevgisi bırakıldı. Artık Hira dağındaki mağara içinde yalnızlığa çekilip orada ailesinin yanına gelinceye kadar sayılı gecelerde ibadet eder ve yine azıklanıp giderdi. Sonra yine Hatice ( radıyallâhu anha )’nin yanına dönüp, bir o kadar zaman için yine azık tedarik ederdi. Nihayet Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a bir gün Hira mağarasında bulunduğu sırada Hakk (yani vahiy) geldi.”[5]
Bu hadis-i şerifin şerhinde İbn-i Ebi Cemre dedi ki: “Halvetin insanın ibadet etmesinde ve dininin salahına (düzelmesine) yardımcı olduğuna dair kanıt ve delil vardır. Zira Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) insanlardan ayrılıp da nefsiyle başbaşa kaldığında bu büyük hayır ona geldi. Herhangi bir kimse buna uyarsa kısmeti hesabınca vilayet makamlarından olan bu makam ona gelir.”
Bidayet erbâbına (tasavvuf yoluna yeni girene) en evla olan halvet ve itizaldır (bir süre işinden ve Haktan gayri meselelerden ayrılmaktır.) Zira Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) işin başında nefsiyle baş başa kalırdı.
Bu hadiste de buna delil vardır. Bu ise bidayetin (başlangıcın) nihayet gibi olmadığının kanıt ve delilidir. Zira Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’nin nübüvveti rüya görmekle başlamıştır. Peygamber (aleyhisselâm) bundan sonra durmadan derecelere ve fazilete yükselmiştir. Hatta buna, melek kendisine uyanık iken vahiy getirinceye kadar devam etmiştir. Sonra da durmadan yükselmiş hatta son makam olan (Ka’be Kavseyn ev Edna = iki yay kadar, yahut daha yakın oldu) derecesine vasıl olmuştur. İşte bu sonuçtur. Bu durum Peygamberlerde olursa onlara tâbi olanlarda nasıl olmaz? Lâkin Peygamberlerle onlara tâbi olanlar arasında mutlaka fark vardır. Ancak onlara etba (tâbi olanlar) vilayet makamına yükselip çıkabilir, nübüvvet makamına çıkamazlar. Çünkü onlar için nübüvvet makamına çıkmaya yol yoktur. Zira velîler için yollar dürülmüş (kısalmış) hatta gayretleri sebebiyle marifet ve rıza makamına yetişmişlerdir. Bu ise vilayetin en yüksek makamıdır.
Bundan dolayı sûfiler derler ki: Her kim bir makama nail olur da edebi ile devam ederse o kişi daha yüksek makamlara terakki eder. Çünkü Peygamber (aleyhisselâm) evvela inzivaya çekilip ibadet etmeye başladı ve edebi ile devam etti. Hatta makamdan makama yükselmeye başladı. Ta ki nübüvvet makamına yetişti. Daha önce söylendiği üzere nübüvvet makamından da (Kabe Kavseyn ev Edna) makamına vasıl oldu. Ona vâris olanlar da ona nisbet edilir. Onlardan her kim bulunmuş olduğu makamda edebi ile devam ederse yüce Allah’ın murad ettiği makamlara yükselir. Yalnız nübüvvet makamına peygamberden gayrisi dahil olamaz.[6]
Kastalânî ( rahmetullâhi aleyh ), Aişe ( radıyallâhu anha )’den zikredilen bu hadisin şerhinde der ki: “Burada uzletin faziletine uyarı vardır. Zira uzlet kalbi dünya meşgalelerinden sakinleştirip rahatlaştırır ve kalbi yüce Allah için boşaltır. Bu sebeple ondan hikmet pınarları dolar ve taşar. Halvet, gayriden uzak kalmak, belki de nefsinden (nefsin arzularından) soyulup Rabb’i ile kalmaktır. O zaman kalıbı (bedeni) gaybî ilimlerinin varidatına geçit ve kalbi de bu varidatın merkezi olmaya uygun olur.[7]
c. Halvet Hakkında Mübhem Olan Konu
Mağaradaki durum risalet gelmezden önce vuku bulmuştur ama İslâm dininde risalet öncesine bakılıp da hüküm verilmemiştir dersen buna cevap olarak Muhaddis Kastalânî ( rahmetullâhi
aleyh ) dedi ki: “Muhammed (aleyhisselâm) ’e vahyin evveli doğru ve salih rüya görmekle başlamış sonra da ona yalnız kalmak duygusu sevdirilmiştir. Daha önce de geçtiği gibi Hira mağarasında yalnız kalırdı. İşte bu durum vahiy öncesine terettüp eden bir hazırlıktır. Zira ( “ ) Sümme” kelimesi tertip içindir. Eğer dinden olmamış olsaydı, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) ondan nehyedilirdi. Belki de o hakkın (vahyin) gelmesi için bir vasıtadır. Halvetin meydana çıkışı, ona ve ümmetine mübarek olmuş, zararlı ve iğrenç şeylerden selamete çıkış olmuştur. Bunun için bu kavmin (tasavvufçuların) kitaplarının mahallinde zikredilen şartlar vardır.[8]
Muhaddis Keşmirî ( rahmetullâhi aleyh ): “Yalnızlık bana sevdirildi.” hadiste geçen fıkra üzerine yorum yaparak dedi ki: “İşte bu sûfilerin mücâhede ve halvetlerinin misalidir. Benim yanımda fukahanın itikafları ile sûfilerin halvetleri müsavi olup birbirine çok yakındır.[9]
Zührî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “İnsanların işlerine taaccup ederim! Nasıl olur da itikafı terkederler? Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) bir şeyi bazen yapar bazen de terkederdi. Halbuki itikafı dünyayı değişinceye kadar hiç terketmemiştir.”[10]
İmam Nevevî ( rahmetullâhi aleyh ), Aişe ( radıyallâhu anha )’den “O’na yalnızlık sevdirildi” hadisinin şerhinde dedi ki: “Ama yalnızlık halvettir, bu da salihlerin ve arif-i billah olan âbidlerin durumudur.” Sonra İmam Nevevî, Ebû Süleyman el-Hattâbî ( rahmetullâhi aleyh )’den rivayet ederek: “Uzlet O’na sevdirildi. Zira onunla kalp boşalır, uzlet tefekküre yardım eder. Beşerî alışkanlıklardan onunla kesilir ve kalbi sükunet bulur.”[11]
Şehabettin Ahmed b. Hacer-ül Askalanî ( rahmetullâhi aleyh ), Aişe ( radıyallâhu anhuma ) ‘dan rivayet ettiği hadisin şerhinde:“Yalnızlık O’na sevdirildi” kavlindeki halvetin sırrı bir kişi kime yöneliyorsa kalbi onun için boşaltmasıdır.” Askalani şöyle devam ediyor: “Halvetin asıl olan müddeti bir ay, bu ay da Ramazan idi” dedi.[12]
Büyük Allâme Mahmud-ul Ayni ( rahmetullâhi aleyh ), Aişe ( radıyallâhu anha ) hadisini şerhederken sorular ve cevaplar bölümünün üçüncü vechinde dedi ki: “O’na niçin yalnızlık sevdirildi?” diye sorulursa: “Zira halvette kalbin (çeşitli düşüncelerden) boşalması ve tefekküre yardımcı olması vardır. Beşer kendi tâbiatından ancak aşırı riyazetle döner. Halvetin ona sevdirilmesi beşere karışmadan kesilmesi ve adetinde olan alışkanlıkları onunla unutur.”[13] diye cevap verilir.
Kirmânî ( rahmetullâhi aleyh ), Aişe ( radıyallâhu anha )’nin mezkur hadisinin şerhinde dedi ki: “Sonra yalnızlık ona sevdirildi” demek halvet manasına gelir. Bu durum salihlerin ve arif-i billah olan âbidlerin halidir. Uzlet O’na sevdirildi. Çünkü kalbin boşalması onunla olur. İbadet etmeye ve beşerî alışkanlıklardan kesilmesine ve kalbin huşulu olmasına yardım eder.[14]
İşte bunlar hadis ulemasının ve hadis şarihlerinin halvet hakkında söyledikleri
sözlerdir.
Bu
sözlerinde
halvetin
isimlendirmesine, meşruiyetine, faydalarına ve selefi salihinin ona itina göstermelerine temas etmişlerdir. Artık bundan sonra ard niyetli olanlar, ne derlerse desinler.
İmam Busurî ( rahmetullâhi aleyh ) “Hemziyye” kasidesinin baş taraflarında Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) ı methederek ne güzel söylemiştir:
“Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) dindarlığa, ibadete ve halvete,
Ta çocukluğunda iken alışmıştı,
Nücaba (tasavvufta ki kırklar) da böyledir.”
“Hemziyye’nin Şarihi” Muhammed b. Ahmed Bennis ( rahmetullâhi aleyh ) dedi ki: “İbn-i İshak ve ondan başkası da rivayet ederek Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) her sene Hira’ya çıkar, bir ay inzivaya çekilir ve ibadet ederdi.”
Münavî ( rahmetullâhi aleyh ): “O, halvette insanlara karışmadan yalnız başına yaşar, hatta ehlinden, malından ve ailesinden tamamıyla kaçıp ezkâr-ı âliye bahrine dalar, zıt olan şeylerden kesilir ve muradının hâsıl olduğunun farkına varırdı. Halvette kendisine ünsiyet hâsıl olurdu. Bu sebeple celveti (açığa çıkmayı) hatırlar, Allah’la olan bu ünsiyeti katlanarak devam eder, böylece onun aynası safileşmeye ve parlamaya devam eder, hatta kemâl derecelerinin en yükseğine çıkardı. Vahiy sabahında tan yerinin ağarması ve parlamasıyla saadet şimşekleri çaktı ve aydınlandı. Her ağacın ve taşın yanına uğradığında sahih bir lisanla ve fasih bir kelamla “Esselamu aleyke ya Rasulallah” diyerek selam verirlerdi. Kendisi de birşey görmezdi.[15]
Süleyman Cemel ( rahmetullâhi aleyh ) “Hemziyye” kasidesini şerh ederek: “Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) kendini yüce Allah’ın yoluna adardı. Her sene bir ay ibadet etmek için Hira’ya çıkar, inzivaya çekilirdi. Hatta Hira’nın civarından döndükten sonra evine girmeden Kabe’yi tavaf ederdi. Hira’da zikir ve tefekkürle yüce Allah’a ibadet ederdi. Hira’dan başka yerlerde de halveti çok yapardı” dedi.[16]
Hira mağarasından nur yayıldı, fecir yükseldi. İlk ışık ve parıltı da İslâm tasavvufunun nurunda göründü. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) bu halveti hiç terk etmedi. Mağaradan çıktıktan sonra da ramazan ayının son on gününde yalnız olarak mescitte kalırdı. Fukaha da bunu itikâf diye isimlendirdi.
d. Halvetin Ehemmiyet ve Faydaları Hakkında Ulemanın Sözleri :
Muhakkak halvetin büyük faydaları ve önemli etkileri vardır. Ancak onun tadını tadan ve meyvesini deren anlar.
Halvetin Faydaları
Nefsin tehzibi, tezkiyesi, yüce Allah’ın taatına alıştırması Allah’ın meclisine ünsiyet edip saygı duymaktır. Zira nefs-i emmarenin tâbiatlarındandır ki insanlarla meclis kurmayı sever, faydasız oyun, eğlence ve tembelliklere meyleder. Çünkü nefis yüce Allah ile halvet yapmayı hoş görmez. Yalnız kalarak suçlarından dolayı nefsini hesaba çekmez ve hatalarından dolayı nefsini levmetmekten kaçar. Eğer biz bunun üzerine gidip nefisle cihad edersek nefis, başlangıçta darlığı ve kızgınlığı duyar. Ancak ne kadar çabuk itaat eder ve boyun eğerse yüce Allah ile ünsiyet etmenin halavetini ve münaacatının lezzetini tadar. Hususen hareket ettiğinde madde bağlarından kurtulur, melekut alemlerinde yüzer, böylece halvet, nefsi, Bârî’ Teâlâ’ya itaate alıştırımış ve Rabb’i ile ünsiyet kurmuş olur.
Görülmez mi ki şahin kuşu yüksek dağlarda insanlardan ürküp de nasıl kaçar? Avlandıktan sonra eve konulduğunda uçmadan kesilinceye kadar gözlerini diker ve etle beslenir. Ona kibar ve nazik davranılır. Hatta sahibi ile ünsiyet kurar ve evcilleşir. Sahibi çağırdığında sesini işitir ve icabet eder. Onu gönderip de uçmasını teşvik ettiklerinde ise uçar, avını tutup avlar ve sahibine muvafakat eder. Fakat kendi uçarken sahibi çağırırsa döner (gelir), sahibinin arzusunu kendi arzusuna tercih eder.
Bir mü’min, vahşi kuşun sahibini dinleyip itaat etmesini, sahibine muvafakat etmesini ve onun nasihatını daha çok dinlemesini görüp de bunların nefsinden uzak olduğunu görüp de ibret alıp üzüntüsünden ölmesi hak değil mi?
Halvet, dünyanın birbirini kovalayan sıkıntı, üzüntü ve birbirini takip eden meşgalelerinden kalbi, fikri ve aklı kurtarır. İşte o zaman kul imanın tadını tadar ve huzurla saadet rüzgârını teneffüs edip koklar.
İşte bu hususta Saadat-ı Ulemanın bazı sözleri:
“Kamus”un Sahibi Feyruz Abâdî
Büyük Allâme Feyruz Abâdî ( rahmetullâhi aleyh ) Hz. Resulullah’ın vahyin nüzulundan evvelki durumunu zikrederek der ki: “Vaktaki vahiy günleri yaklaştığında halveti ve tek yaşamayı severdi. Hira dağında yalnız kalırdı. Hira, Mekke’ye 3 mil (yaklaşık 5 km) uzaklığındaydı. Mağaranın hacmi, takriben uzunluğu 4 zira (280 cm), eni ise 1,3 zira (94 cm) büyüklüğünde, bazı yerleri daha da dardı. İşte orayı halvet yeri olarak seçti.”
Resulullah’ın halvet halinde yaptığı ibadetlerde ulemanın iki kavli vardır. İbadeti bazılarına göre tefekkür, bazılarına göre ise zikirdir. Zikir kavli daha sahihtir. Evvelkine meyledip iltifat edilemez. Zira hak yolunun taliplerinin halveti birkaç çeşittir:
Birincisi, halvetlerinin gayesi hak ilminin ziyade olmasını nazar ve tefekkür yolu ile değil de doğrudan Hakk’tan taleb etmektir. İşte bu hak ehlinin maksatlarıdır. Her kim halvette bir varlık ile konuşursa veya bir varlığı düşünürse bu halvet değildir. Tarikat talebelerinden bir şahıs, büyüklerden bazısına: Halvette Rabb’inin indinde iken beni hatırla! (Bana duacı ol!) derse bu şahıs onlara der ki: “Eğer halvette ben seni hatırlarsam Rabb’imle beraber olamam. İşte o zaman “Ben beni zikredenin meclis arkadaşıyım.” sırrı bilinir. Halvetin şartı nefsi ve ruhu ile zikretmek olup kendi nefsi ve lisanını zikredip düşünmek değildir.
İkincisi , malumatı araştırırken konuyla daha iyi ilgilenmek için fikrin saflaşmasına yönelik halvet yapmak. Bu halvet (çeşidini) akıl terazisinde ilmi araştırmalar yapan kavim kullanır. Bu terazi (denge) gayet latiftir. Bu niyetle halvet eden hevâ tarafına en ufak bir meyille istikametten çıkabilir. Hak yolunun talebeleri bunun gibi halvete ancak zikirle girebilirler. Üzerlerinde fikrin gücü ve etkisi olamaz. Ne zaman ki halvete girende fikir bulunursa ona uygun olan kendinin halvet ehli olmadığını bilmesidir. Halvetten çıktığında kendisinin, sahih olan ilâhi ilim ehli olmadığını bilir. Eğer ilâhi ilim ehli olsaydı, inayet-i ilâhiyeye kendi ile başını döndüren fikir arasına girerdi.
Üçüncüsü, birtakım toplum, yalnızlığı defetmek için hemcins olmayanlara karışmaktan, malayani (boş şeylerden) uzak olalım diye halvet yaparlar. Onlar halkı gördüklerinde rahatsız olur ve keyifleri kaçar. İşte bunun için halveti ihtiyar ederler.
Dördüncüsü, halvette bulunan manevi lezzetin ziyadeleşmesini talep etmek için yapılan asıl halvettir. Risalet sahibi Hz. Resulullah ( sallallâhu aleyhi sellem )’ın halveti birinci kısımdır. Resulullah, hakikaten bütün ilişkilerden, ehlinden, maldan ve servetten uzak idi. Kalben zikirler denizine dalmış ve bütün zıtlıklardan kesilmişti. Resulullah’ta, halvet yaptığı kimseyi zikredip düşünmekle ünsiyet ve celvet zuhur etti. Bu ünsiyet devam etmiş, vahiy aynası açıklık ve parlaklıkta ziyadeleşmiş hatta kemâl derecelerinin en yüksek seviyesine yetişmiştir.[17]
İmam Şafiî
İmam Şafiî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Kim, yüce Allah’tan kalbini açmasını ve kendisine ilim rızık etmesini isterse o kişi halvete girmeli, az yemeli, düşük insanlarla, insafsız ve edepsiz bazı ilim ehli ile ilişkiyi terk etmelidir.”[18]
İmam Gazalî
İmam Gazalî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Halvetin faydaları insanı meşgul eden şeyleri bırakmak, kulağı ve gözü (haram olan şeylerden) tutmaktır. Zira kulakla göz kalbin giriş yeridir. Kalp ise havas (duyu) nehirlerinden gelen kötü, bulanık ve necis olan suların döküldüğü bir havuz hükmündedir. Riyazetten maksat, o havuzdan çamur ve pis olan suları boşaltmaktır. Böylece havuzun içine temiz su dolup taşsın, ondan nazif ve temiz su çıksın. Eğer bulanık suların geliş yerleri açık olur ise temiz suyun havuza dökülmesi nasıl sahih olur? Suyun daima yenilenir bir halde olması azalmasından daha çok olur. Kişiye lazım olan hissi duyularını, zaruret miktarı müstesna, zaptetmesidir. Bu da ancak halvetle tamam olur.[19]
Kalp; illetlerden, hastalıklardan, ilgilerden, meşguliyetlerden ve şeytanın havatır (kötü ilhamlar) ve vesveselerinden kurtulduğu zaman Allah’ın kurbiyet (yakınlık) nimetlerine müstehak olur. Böylelikle Ulumu ledünniyeyi (Allah tarafından verilen bilgi) Esrar-ı Rabbanîyeyi (rabbani sırlar) ve nefehat-ı nuraniyye (nurani kokuları) almaya hazırlanmış olur.”
Gazalî ( rahmetullâhi aleyh ) yine der ki: “Bu halvetler esnasında anlatılması mümkün olmayan durumlar bana göründü. Fakat menfaat görülmesi için bir miktarını zikredeyim: Ben yakînen bildim ki sûfiler yüce Allah’ın yoluna hasseten sülûk edenlerdir. Hakikaten davranışları en güzel davranış, yolları ise en doğru yoldur. Onların ahlâkları daha temiz ve daha münasip bir ahlâktır. Eğer akıllıların aklı, ulemanın hikmeti, şerîatın sırlarına vakıf olan ulemanın ilmi bir araya gelse onların siyret ve ahlâklarını değiştirmek ve ondan daha hayırlı bir şeyle tebdil etmek isteseler buna bir yol bulamazlar. Zira bütün hareket ve sekenatlarını, zahirlerini ve bâtınlarını nübüvvet lambasının nurundan iktibas etmişlerdir. Yeryüzü üzerinde nübüvvet nurunun ötesinde aydınlanacak hiçbir nur yoktur.”[20]
Şeyhül Ekber
Şeyhül Ekber Muhyiddin Arabi ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Muhakkak daha fazlasını istemeye hazırlanan ve varlığın sırlarını cömertçe içine çekmeye kendini veren talip, halvete ve zikre devam eder, zikir mahallini başka fikirden boşaltır ve Rabb’inin kapısında hiçbir şeyi olmayan bir fakir olarak oturursa işte o zaman yüce Allah ona ihsan eder, ona ilim, ilâhi sırlar ve Hızır (aleyhisselâm) ’a lutfettiği Rabbanî marifetleri verir.”
Kehf Suresi 65. ayetinde:
“ Derken, kullarımızdan bir kul buldular ki ona katımızdan bir rahmet vermiş, yine ona tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.”
Bakara Suresi 282. ayetinde:
“ Allah’tan korkunuz. Allah size öğretir.”
Enfal Suresi 29. ayetinde:
“ Eğer Allah’tan korkarsanız O size iyi ile kötüyü ayırt edecek bir anlayış verir.”
Hadid Suresi 28. ayetinde ise:
“ O size ışığında yürüyeceğiniz bir nur lutfeder.” buyurarak meth-ü sena etmiştir. Cüneyd ( rahmetullâhi aleyh )’e denildi ki: “Nail olduğun şeylere neyle yetiştin?” Dedi ki: “Bu derecenin tahtinde (altında) otuz sene oturmamla.”
Ebû Yezid de dedi ki: “Siz, ilminizi ölüden ölüye devralmak suretiyle aldınız. Biz ise ilmimizi, ölmeyen Hay (Allah)’dan aldık.” Yüce ve ihsanı büyük olan Allah ile halvet eden himmet sahibi kimselere öyle ilimler hâsıl olur ki kendisinde bu hal olmayan yeryüzündeki bütün kelamcıların hatta görüş ve burhan sahibi olan bütün felsefecilerin içinde kaybolacağı ilimler hâsıl olur.”[21]
Muhammed Seffarini
Alleme Muhammed Seffarini Hanbeli ( rahmetullâhi aleyh ) “Manzumet-ül Adab” kasidesini şerhederek “İnsanların çoğu, halveti ve insanlara karışmaktan kişinin ayağına engel olmasını çok methettiler.” der. Bir şiirde:
“Yalnızlıkla ünsiyet kurdum ve evimde kalmayı gerekli gördüm,
Benim için ünsiyet devam etti, bununla beraber,
Sürurum (sevgim) gelişti ve arttı” dedi.[22]
Dr. Mustafa Sıbaî
Dr. Mustafa Sıbaî ( rahmetullâhi aleyh ) “Müzekkirat-ı fi Fıkh-us Siyre” kitabında der ki: “Allah’a davet eden kişinin, halvetteyken (nefsi ile baş başa kalıp ruhunu Allah’la birleştirmesi) nefsini, zemmedilen ahlâkın kirlerinden ve etrafındakilerin tedirgin hayatlarından tasfiye etmesi gerekir. Bunun gibi halvetler, hayırda kusur ederse, O’na yönelmede ayağı kayarsa, hikmet yolundan uzaklaşırsa, programında ve yolunda hata ederse veya insanlarla beraber münakaşa ve cedelleşmeye dalarsa bütün bunlar da ona Allah’ı zikretmeyi, Allah’la ünsiyeti, ahireti, cenneti, cehennemi, ölümü ve acılarını unutturur ise onu nefsi ile muhasebeye çağırır. İşte bu sebepten Nebiyyi Zişan’a teheccüt ve kıyamul leyl (gece namazları) farz kılınmıştır. Diğerlerine ise müstehabtır. Bu nafilelere hırslı olması gereken en layık insanlar Allah’a, şerîatına ve cennetine çağıranlardır. Halvetin, gecenin sonlarında Allah için kıyam ve kulluk yapmanın öyle bir lezzeti vardır ki bunu ancak Allah’ın ikram ettiği insanlar anlar. İbrahim b. Edhem ( rahmetullâhi aleyh ), teheccüt ve ibadetinin sonunda şöyle derdi: “Biz öyle bir lezzet içindeyiz ki eğer bunu padişahlar bilselerdi (onu almak için) bizimle harp ederlerdi.”[23]
İmaduddin Vasıtî
Şeyh İmam İmaduddin Ahmed Vasıtî ( rahmetullâhi aleyh ) diyor ki: “Hepimizin gece ve gündüzde ismi yüce, kutsiyeti yüksek olan Rabb’imizle hali (yalnız) kalacak bir saati olsun. O saatte endişe ve dünya meşkalelerini kalbimizden atıp O'nun huzurunda toplanalım. Gündüzleyin o saatte yüce Allah’tan gayrıdan elimizi çekelim. İşte böylece insan Rabb’i ile halini bilir. Her kimin Rabb’i ile kendini harekete geçirecek kesin bir hali varsa muhabbet ve tazim ile kalpleri sevinir, iniltisi ve gizliliği yükseklere çıkar. İşte o saat, kulun kabrinde malından ve çocuklarından ayrı kalmasının bir örneği gibidir. Ağırlığı yük olan dünya meşgalelerinden ve kailelerinden ayrılması için gündüzleyin ayrılıp da kalbiyle yüce Allah’ın huzurunda yalnız kalacak vakti olmazsa iyi bilsin ki orada kendisi için yüksek rabıtası olmadığı gibi muhabbetten ve sevip sevilmeden de nasibi yoktur, o adam kendi nefsine (başına) ağlasın! Her gün kendi kendine bu saati ayıran kişi, Rabb’ine kurbiyeti (yakınlığı) ve ünsiyeti seven kişidir. Eğer yüce Allah için bu saati ihlâsla yaparsan beş vakit namazı da huzur, huşu ve korku içinde eda etmen mümkün olur. Azim olan Rabb’in için rüku ve secdeleri yerli yerinde yaparsın. Yirmidört saat olan gündüz ve gecede bir saatini Vahid ve Kahhar olan yüce Allah için ayırmaya nefsimizin cimrilik etmesi hiç de yerinde olmaz. O saatte yüce Allah’a hakkı ile ibadet edelim sonra da beş vakit namazı böyle davranarak korku ile kılmaya çalışalım.”[24]
İbn-i Acîbe
İbn-i Acîbe ( rahmetullâhi aleyh ), İbn-i Atâullah’ın: “Kalbe hiçbir şey uzlet kadar fayda vermez. Bir kişi onunla (uzletle) düşünce meydanına girer.” kavlini şerhederek: “Halvetle murad kalıbın (cismin) insanlardan ayrılması, uzlet ise kalbin Allah’la birleşmesidir. Bu arada kalıp (cisim) insanlardan ayrılmadıkça kalp Allah’la birleşemez. Tefekkür, kalbin Rabb’in huzuruna yol almasıdır. O iki kısımdır: Biri tasdik ve iman fikri diğeri ise ayan ve şuhut fikridir. Uzlet tefekkürle beraber kalp için en menfaatli bir şeydir. Zira uzlet perhiz, tefekkür ise deva gibidir. Perhizsiz ilaç menfaat vermediği gibi ilaçsız perhiz de fayda vermez. Tefekkürsüz uzlette hayır olmadığı gibi uzleti destek almayan tefekkürde de hayır yoktur. Uzletten maksat kalbi boşaltmak, kalbi boşaltmaktan maksat ise kalbin dolaşması ve tefekkürle iştigal etmesidir. Tefekkürle meşgul olmaktan maksat da ilim tahsili ve o ilmi kalpte tutmaktır. Allah’ı bilmenin kalbe yerleşmesi kalbin ilacı ve sıhhatidir. O Allah ki kalbi, “selim bir kalp” olarak isimlendirdi. Allah’u Teâlâ kıyametin durumu hakkında, Şuara Suresi 88-89. ayetlerinde:
∃
“ O günde ne mal fayda verir ne de oğullar, ancak Allah’a selim bir kalp ile varan başka” buyurdu.
Bazı arif kişiler: “Kalp mide gibidir. Nasıl ki mide çok karıştırılırsa hasta olur. O zaman ona perhizden başka hiçbir şey fayda vermez. Perhiz ise yemeğin az olması ve midenin çok karıştırılmaktan sakındırılmasıdır. (Çünkü mide dertlerin evi, perhiz ise devanın başıdır.) Böylece hâtıralar (şeytanî vesveseler) kalbin üzerine kuvvetleştiği ve hissi galip geldiğinde o kalp hastalanır, çoğu kere de ölür. İşte buna perhiz ve bu zararlı şeylerden kaçmak fayda verir. Bu zararlı şeyler ise insanlara karışmaktır. Ne zaman ki insanlardan ayrılır ve tefekkürünü yerli yerinde yaparsa devası, başarıya ulaşır ve kalbi dosdoğru olur. Böyle yapmaz ise onun kalbi hastalık, şüphe ve düşük hâtıralarla kalarak yüce Allah’a kavuşur, Allah’tan afiyet dileriz.
Cüneyd ( rahmetullâhi aleyh ) dedi ki: “Meclislerin en şereflisi tefekkürle beraber tevhit meydanında oturmaktır.”
Ebû’l Hasan eş-Şazelî ( rahmetullâhi aleyh ): “Uzletin semereleri Allah’ın (ihsan) hibelerine, iyilik bağışlarına nail olmaktır. Bu hibeler ise dört tanedir:
Perdenin açılması, rahmetin inmesi, muhabbetin gerçekleşmesi ve lisanın kelimelerde doğru olmasıdır.” dedi.
Halvet için on adet fayda zikretti
1- Lisanın afetlerinden korunmak, bir kimse yalnız kaldığında kendisi ile konuşanı bulamaz. Çoğunlukla hiçbir kimse dilin afetinden korunamaz, ancak halveti bir araya gelmekten üstün tutanlar müstesnadır.
2- Nazarın afetlerinden korunmak, her kim ki insanlardan ayrılırsa dünyanın parlaklığı ve süslerine eğilmekten sâlim olur. Bazıları dediler ki: “Her kimin bakışı çok olursa üzüntüsü devam eder.”
3- Kalbi riya, müdahene ve diğer hastalıklardan koruyup himaye etmektir.
4- Dünyada zühdün hâsıl olması ve ondan kanaat etmesidir. İşte bundan kulun şeref ve kemâli vardır.
5- Rezillere karışıp şerlilerle sohbetten salim olmak. Çünkü onlara karışmada büyük bir fesat vardır.
6- Kendini ibadet ve zikre verme, takva ve iyilik üzere azmetmektir.
7- Taatın tadını bulmak ve sirrini boşaltmakla münaacatın lezzetini kalbe yerleştirmektir. Ebû Talib-ul Mekki ( rahmetullâhi aleyh ) “Kut-ul Kulub” da dedi ki: “Mürid halvette, toplum içinde bulamadığı halaveti (tadı), zindeliği ve kuvveti bulmadıkça sadık olmaz. Bunu halvetten başka bir yerde bulamaz.”
8- Kalbin ve bedenin rahatlığı; çünkü insanlara karışmakta kalbin yorgunluğu vardır.
9- Nefsini ve dinini şerlilerin saldırısından, insanlarla ilişkiden doğan münakaşalardan ve husümetlerden korumaktır.
10- Tefekkür ve ibret alma ibadetini iyice yerine yerleştirmektir. İşte halvette en büyük maksat da budur.[25]
Bunlar, faziletli saadat-ı ulemanın sözlerinden ufak birer parçadır. Bu sözler, insanların imanlarının kuvvetlenmesi, nefislerinin tasfiyesi, ruhlarının yükselmesi, kalplerinin temizlenmesi ve yüce Allah’ın tecelliyatına ehil olmaları için Peygamber ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in insanlara sünnet olarak koyduğu halvetin amelî bir yol olduğunu açıklıyor.
Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın bu tevcihi, gökleri ve yeri yaratanı bilmeye sebep değil midir?
Bu, zevklerin ve sûfi vecdlerin (duyguların) temeli ve keşfin, feyzin, işrakın (aydınlanmanın), safa (arınma)’nın yolu değil midir?
Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Allah’u Teâlâ yedi kimseyi ancak kendi gölgesinin olduğu günde gölgelendirecektir.” hadisinin sonunda: “Boş bir yerde Allah’ı zikredip de gözleri dolup taşan kimsedir.”[26] şeklinde buyurmadı mı?
Allah’ın zikri için halvetin meşru olduğuna bu hadis kesin delil değil mi?
İşte bu halvette sûfi yalnızca Rabb’ini zikreder, zikrin nurları onu kaplar ve zikir meclisinden nasip elde etmiş olur. “Zikrimin ehli benimle meclis kurmaya ehildir.”[27] Sûfi halvette iken kendini Rabb’inden meşgul edecek hiçbir şey aklından geçmez. Hatta o kendi nefsini dahi “Kudsul Ala” olan Allah’ın huzurunda unutur. Ömer İbn-i Farid ( rahmetullâhi aleyh )’in gönüle meyleden haleti tâbir ederek, bir şiirinde söylediği şu sözü ne güzeldir:
“Dostla birarada kaldığımızda aramızda hafif esen,
Saba rüzgârından daha yumuşak bir sir vardı,
Celalı ve Cemalı arasında dehşete düştüm,
Benim durumumu lisanı hâlim haber verdi.”
Hakkı bildiğinden gözleri yaşla dolup taşar. Yüce Allah’ın huzurunda olduğu için dalar, ürperip korkar ve O’nun huzurunda ünsiyet kurar.
Diğer bir şiirde:
“Allah velîsinin Rahman’dan başka ünsiyet edeceği kimse yoktur,
Onun meclis arkadaşı O’dur,
Sadece O’nu hatırlar ve ağlayarak O’nu zikreder,
O eşsiz insandır, cevheri ise enfestir.” dedi.
Kusurlu olan bir kul, muhlis olan bu velîlere kavuşmayı murad ettiğinde, kötülüğü emreden nefsi ile yalnız kalır, onu kınar, meneder. Yüce Allah’a olan seyrini doğru yapar, kalbini inceltir, ömrünü boş şeylerle geçirdiği için esef ederek mahzun olur, gözyaşları döker ve bir şiirle şöyle der:
“Ömrünü kötü yerlerde zayi eden, kendi nefsine ağlasın!
Onun için ahirette ne bir nasip ne de bir hisse vardır.”
Uykusundan uyanır, gafletten ayar, Rabb’inin affını ve gufranını umarak, ona itaata söz vererek dönerse yüce Allah onun tevbesi sebebiyle ferahlanır, O’na yöneldiğinde O da kendine yaklaşır. Hadis-i kudside: “Eğer kulum bana bir karış yaklaşırsa ben de ona bir zira (arşın) yaklaşırım. Bir zira yaklaşırsa ben de ona bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelirse ben de koşarak gelirim.” buyuruldu.[28] Bu kimse en sıcak bir günde, insanlar güneşin altında sıcaktan erimiş iken, Cenab-ı Allah’ın o kişiyi arşının altında gölgelendireceği hadisi ile Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın beşaretini haketmiş oluyor.
Ola ki kıymetli okuyucu! Bu açık metinlerden sonra dinimizi öğrendiğimiz belirli ulemalardan aldığımız birçok nakiller ortaya koyuyor ki: “Şüphesiz halvet İslâm’da meşru olup bid’at değildir.” Zira o yetinilen bir gaye değil belki de kalbin illet ve hastalıklarından şifasına vesiledir. Hatta kalp sâlim ola! Büyük hesap gününde sahibini kurtara! Şuara Suresi 88-89. ayetlerinde Cenab-ı Allah:
∃
“ O günde ne mal fayda verir ne de oğullar. Ancak Allah’a selim bir kalple varan başka” buyurdu.
Halvet devamlı bir uzlet değildir. İnzivaya (devamlı insanlardan ayrı bir köşeye) çekilmek de değildir. Nasıl ki bir hasta bedensel hastalığından kurtulmak için az bir zaman hastanede kalır sonra tam bir sıhhatle ve kuvvetli bir korunmayla afiyetin nimetlerini tadarak çalışmak için dışarıya çıkarsa bir Müslüman da halvette az bir zaman kalır sonra ameli hayata geçirmek için çıkar, Rabb’i ile sılasını (irtibâtını) kuvvetlendirir. Bu kuvvetli korunmanın faydası ise hayatın aldatıcı süsünün içeri işlemesinden ve yanıltıcı fitnelerin nefsine yürümesinden kalbini, iman ve yakîn ile imar etmektir. Hususi olarak fâni hakikatlere muttali olduktan sonra, Rahman Suresi 26. ayetinde:
“ Yeryüzündekilerin hepsi fânidir.” kavlinin manasını tadar.
İnsanlardan birçok kimseleri görüyoruz ki fâni cisimlerine önem veriyor, kendilerine sıhhat sebeplerini çoğaltıyor, şifa, rahatlık ve kendini toparlamak için birçok vakitlerini harcıyorlar da ne zaman ki kalbinin tedavisine ve nefsinin terbiyesine az bir zaman da olsa Rabb’i ile baş başa olmak için çağırıldığında bundan yüz çeviriyor ve bunu garipsiyorlar. Cehaletinden dolayı bunu yapmayı vakit kaybıdır diye zannediyorlar. Bu durumu dinde aslı olmayan bid’at sayıyorlar. Bunun misali bazılarının şu sözüne denk geliyor. Bir şiirde:
“Fani olan cismini bâki kalması için tedavi ediyorsun da,
Bâki olan kalbini hasta olarak terk ediyorsun.” denildi.
Eğer o, İslâm’’ın hakikatını anlasaydı, cisimlerle beraber kalplerin de ıslahına davet eder, cismine önem verdiği gibi kalbine de önem verirdi.
Bir şiirde:
“Ey cismine hizmet eden!
Bu cisme ne kadar önem verip koşuyorsun,
İçinde zarar olan birşeyde kazanç mı talep ediyorsun?
Nefse dön, faziletlerini tamamla,
Sen cisimle değil, ancak ruhla insansın” denilmiştir.
Bir mü’min için yalnız başına kaldığı zamanlar olmalı! O halvetle Rabb’ini murakabe etmeli! Nefsini hayır ve şerden öne serdiği şeylerden dolayı hesaba çekmeli.
Şeyhim Efendim Muhammed Hâşimî ( rahmetullâhi aleyh ) müridini halvete teşvik ederdi. Müridine, bulunduğu yerde insanlardan ayrılmış olarak tek başına, bağırıp çağırmalardan, dünyanın gürültülerinden uzak bir yerde halvet yaptırırdı. Sonra şeyh ona halvette Allah’ın müfret ismini zikretmeye izin verir, o da gece ve gündüz bütün vakitlerinde zikre dalarak lafzatullahı tekrar eder, namaz, yemek ve uyku dışında durmadan zikreder, insanlarla konuşarak kalbini meşgul etmez, belki de yüce Allah’ın Müzemmil Suresi 8. ayetinde:
“Hem Rabb’inin ismini zikir et, kendini her şeyden çekerek Rabb’ine yönel” kavline uyarak kalbini zikir için boşaltır.
Kalbini muhafaza altına alarak çeşitli vesveselerden, hâtıralardan ve kainatta olan birtakım suretlerden men ederek zikre devam eder. Kalbini yüce Allah’tan tarafa yöneltir. Şeyhinin kendine bahşetmiş olduğu tecrübe ve marifetinden, ahvalından ve tevcihatından yardım ister.
İşte o zaman zikir, kalbinin derinliğine işler. Orada Allah’ın müfred ismi kalbine resim yapar (akseder), ondan gaflet gider, ağyar zail olur. Yüce Allah’la ünsiyet etmenin halavetini duyar. Beyan gücünün açıklayamayacağı zevk ve maarifet derecelerine yükselir. Onun zevkten başka ifşası yoktur.
Hülâsa
Halvet iki nevidir:
Umumî Halvet : Mü’minin tek başına kalıp hangi sîga ile olursa olsun kendini zikrullaha vermesi, Kur’an-ı Kerîm tilavet etmesi ve nefsini muhasebe etmesiyle beraber göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür etmesidir.
Hususî Halvet : Bununla ihsan mertebelerine ulaşmak ve marifet derecelerine çıkmak kastedilir. Bu da ancak mezun olan bir mürşidin kontrolü ile olur. Mürşid ona muayyen bir zikir telkin eder. Ondan şüphenin gitmesi ve onu marifet ufuklarına götürmesi için mürşidin daima ona vasıl olup yetişmesi gerekir. Mürşid ondan hicabları, evhamları ve vesveseleri kaldırır. Onu kainattan alıp kainatı yaratana götürür.
Bir kimse zannetmesin ki halvet seyr-i sülûkun sonudur. Bilakis halvet Allah’a vasıl olmanın ilk adımıdır. Bilhassa halveti diğer halvetler, uzun boylu mücadeleler ve mürşidle temas halindeki müzâkereler takip etmelidir. Bu ise gayret, doğruluk ve istikamet çerçevesinde olmalıdır. Sabah
ve akşam fırsat buldukça boş zamanlarında “ismi müfred”in zikrini gerekli görüp devam ede! Daima yüce Allah’la vuslat üzere ola! Hatta ihsanın murakabe ve müşâhede mertebelerini bir araya toplaya! Resulü Ekrem ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) şu hadisiyle, mürakabe ve müşâhedeye işaret ederek: “İhsan, senin Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmendir, eğer sen onu görmüyorsan muhakkak O seni görüyor.” buyurmuştur.
III. BÖLÜM :
ALLAH’A VASIL OLMANIN YOLU
TEVBE
MUHASEBE
HAVF (KORKU)
RECA (ÜMİT)
SIDK (DOĞRULUK)
İHLÂS (SAMİMİYET)
SABIR (TAHAMMÜL)
VERÂ (ŞÜPHELERDEN ÇEKİNMEK)
ZÜHD (DÜNYAYA RAĞBET ETMEMEK)
RIZA
TEVEKKÜL (ALLAH’A BAĞLANMAK)
ŞÜKÜR
Dipnotlar
- Müslim Sahihinde, Kitabul İman’da Cabir (radıyallâhu anhu)’den rivayet etmiştir. Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur. “Hira dağında bir ay kaldım. Süremi doldurduğumda, vadinin ortasına geldiğimde…”
- Kavaid-i Tasavvuf s.39’da Meşhur lakabı Zerrûk olan Ebû Abbas Şeyh Ahmed el-Fâsî, h.899’da Trablusgarb’da vefat etmiştir. Allah rahmet eyleye!
- Gazalî’nin İhyası c.3 s.66
- Fahreddin Râzî’nin tefsirinin kenarındaki Allâme Ebû Suud tefsirinde c.8 s.338
- Hadisi Buhari, “Keyfe kane bed-ul vahiy ila Resulullah” bâbında rivayet etmiştir.
- İmam, Hafız Ebû Muhammed Abdullah b. Ebi Cemra el Ezdi el Endulusî, Sahihi Buhari’nin İhtisarının şerhi Behçet-ün Nüfus c.1 s.10-11. Bu zat h.699 senesinde vefat etmiştir.
- İrşadi’s Sari li Şerh-i Sahihi’l Buharî c.1 s.62. Kastalânî (rahmetullâhi aleyh) h.923’de vefat etmiştir.
- İrşad-is Sari li Şerh-i Sahihil Buhari lil Kastalânî c.1 s.62.
- Feyz-ul Bari Ala Sahih-il Buhari c.1 s.23
- Tahtavî, Merak-ıl Felah s.463
- İmam Nevevî’nin Müslim şerhinde, c.2 s.198
- Askalani’nin Sahih-i Buhari’nin Şerhi Feth-ul Bari c.1 s.18
- Ayni’nin Sahih-i Buhari Şerhi Umdet-ul Kâri c.1 s.60-61. Ayni h.855’de vefat etmiştir.
- Allâme Kirmânî (rahmetullâhi aleyh)’in Sahih-i Buharî Şerhi c.1 s.32
- Busuri’nin Levam-ul Kevkeb Ed-Dürrü Fi Şerh-il Hemziye s.48-49
- El-Futuhat-ul Ahmediyye Bil-Munahil Muhammediyye ale şerhil Hemziye s.21
- Feyruz Abâdî, Kitab-us Sefer-üs Saadet, c.5 s.3’te h.826’da vefat etmiştir.
- Bostan-ül Arifin, s.48’de. El-Fakih-ül Hafız Ebi Zekariyya Muhittin Nevevî (rahmetullâhi aleyh) h.676’da vefat etti.
- Gazalî’nin İhyası c.3 s.66
- El-Munkız-u Min-Ed-Dalal Li Hücceti İmam Gazalî s.131-132.
- El-Fütuhat-ul Mekkiyye c.1 s.31’de
- Gıza-ul Elbâb Şerh-u Manzumet-ul Adap c.2 s.388’de. Şeyh Muhammed İmam Seffârinî Hanbelî, h.1188’de vefat etmiştir.
- Dr. Mustafa Sibâî’nin Müzekkirat fi Fıkh-ıs Siyre, s.18.de
- Gıda-ul El-Bâb c.1 s.47
- Ahmed İbn-i Acîbe, İkazul Himem fi Şerhil Hikem c.1 s.30
- Hadisi Buhari Sahihinde, Kitab-ur Rikak’ta Ebû Hureyre (radıyallâhu anhu)’den rivayet etmiştir.
- İmam Ahmed müsnedinde uzun bir hadisten tahriç etmiştir.
- Bu hadis-i kutsinin baş tarafı ise: “Ben kulumun zannına göreyim, beni zikrettiğinde, ben onunla beraberim. Eğer beni nefsinde zikrederse, ben de onu nefsimde anarım. Eğer beni bir toplumda zikrederse, ben de onu o toplumdan daha hayırlı bir toplumda zikrederim. “Eğer kulum bana bir karış yaklaşırsa, bende ona bir zira (arşın) yaklaşırım. Bir zira yaklaşırsa, ben de ona bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelirse, ben de ona koşarak gelirim” buyurdu. Buhari Sahihinde Kitab-ut Tevhitte, Ebû Hureyre (radıyallâhu anhu)’den tahriç etmiştir.
- İkazul Himem c.2 s.295’de
- Gazalî, Ravdut Talibin s.150
