Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 8, 2026

hebâ' (Tasavvuf Sözlüğü)

Hebâ ve akıl arasında olan, külli nefstir. Hebâ sırf zulmet (karanlık), akıl ise sırf nürdur (aydınlıktır). Nefs bu ikisinin arasında perde gibidir. Şimdi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/insan/" insâni /a latife üzerine iki …

Hebâ ve akıl arasında olan, külli nefstir. Hebâ sırf zulmet (karanlık), akıl ise sırf nürdur (aydınlıktır). Nefs bu ikisinin arasında perde gibidir. Şimdi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/insan/" insâni /a latife üzerine iki vasıftan biri hâkim olmadığı zaman mutedil olur, her hak sâhibine hakkını verir. (Tedbirât, 168

Arş-ı Rahmâni, tabiat, hebâ, cisim ve felekten ibâret olan dört mevcüdu içinde toplayan arştır. Tıpkı havada ayn için parıldayan yemâni şimşek gibi

Sonra Allah hebâyı yaratmıştır. Cismin süretini kabül eden ilk şekil de uzunluk, genişlik ve derinliktir. Bunda tabiat zuhür eder. Onun uzunluğu akıldan; genişliği nefsten; derinliği merkeze kadar boşluktan meydana gelir. Bundan dolayı onda bu üç a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikat /a bulunur. Böylece üçgen oluşur. Bu, külli cisimdir. Bu cismi kabül eden ilk şekil, kürevi şekildir, bu felektir, ismi de arştır. Allah oraya Rahmân ismiyle, kendine uygun ve mâhiyetini ancak kendisinin bilebileceği bir istivâ ile teşbihsiz, keyfiyetsiz olarak istivâ etmiştir. Bu, terkib (bileşik unsurlardan oluşma) âleminin başlangıcıdır. O'nun arşa istivâsı amâdandır. Bu, hayat arşı olup altıncı hebâ ' arştır. Ayrıca, varlığı ancak bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbetle /a olan nisbi bir arştır. Bu sebeble onu arşlar ve bu deniz içinde sayamayız. Bu deniz, Hakk ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halkin/" halkın /a arasını ayırır. Bizim ve O'nun izzet perdesidir

Kim bizden O'na ulaşmayı isterse bu denize dalar. Önce mevcüdâtın fiilini ve mevcüdâttan çıkan herhangi bir fiili mevcüdâta nisbet eder. Oysa fiil tamamıyla Vâhid ve Kahhâr'a aittir. O, üzerinde bulunduğu sözünü ettiğimiz şeyle listivâ a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a arşlaj bize ulaşmayı kasd edip, söz de bir mânâya kavuşmak anlaşılabilir bir anlam kazanmak; için hakiki değil, işâri olan mecâzi bir söz gerektirince, O'nun bizi bize indirmesinin tarafımızdan anlaşılması gerekir. Böylece, indirir ve istivâ etti denir

Hebâ, zâtıyla boşluğu dolduran karanlık bir cevherdir. Daha sonra Hakk'ın Nür ismi kendisine tecelli etmiş, o da O'nunla boyanmış ve böylece ondaki karanlık husüsiyeti kaybolmuştur. Yokluktan var edilip, boyandığı bu nür kendisine zuhür a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/erek/" ederek /a , o nürla insan süretinde meydana gelmiştir. İşte bu sebeble ehlullah ona insân-ı kebir (büyük insan) der. Onun muhtasarına ise insân-ı sagir (küçük insan) denir. Çünkü insan öyle bir varlıktır ki Allah, büyük âlemin bütün hakikatlerini onda derc etmiştir. Bunun için cirmi küçük olmasına rağmen varlık sahnesine âlem süretinde, Âlem ise Hakk süretinde çıkmıştır. O a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a insan, Hakk süretindedir. (Fütühât, II, 147, Esfâr, 84

Hebâ, Allah'ın içinde âlemin süretlerini açtığı maddedir. O, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/heyula/" heyülâ /a olarak isimlendirilen ankadır. (Kâşânî, 45; Câmi’, 104

Hebâ, bütün bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/melekut/" melekütun /a , vücüd ve imkân taraflarına nisbet edilen amâiyye mertebesiyle irtibât ve münâsebeti eşit olan tafsilâtıdır. O, amâiyye mertebesinden ilk hissedir. Bu hisse, misâl mertebesi olarak isimlendirilir. O, irâde ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kudret/" kudretin /a tezâhür etmesine yönelik bir harekettir. İrâde ve kudret, yaşlılık ve kuruluğu temsil eder. (Ravza, 589

Merâtib-i a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucuddan/" vücüddan /a (varlık mertebelerinden) biri de hebâdır. Hebâ, Allah Teâlâ'nın âlemi içinde, âlemi yarattığı varlığı olmayan hükmi bir mekândır. Müminlerin Emiri Hz. Ali Ebü Tâlib bu hükmi mekâna ilk defa hebâ ismini veren kişidir

Eğer Âlemin mekânı olan bu hebânın varlığının nasıl olduğunu bize açıkla diyecek olursan bunu şöyle açıklayabiliriz: Allah Teâlâ, âlemi yaratmadı mı? Âlem bütünüyle onun dışındaki her şeyin adı değil midir? Allah Teâlâ hebâyı kendi nefsinde yaratınış ise, O'nun nefsi, sonradan yaratılmış a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/olanlarin/" olanların /a mahalli olmuş olur. Oysa Allah Teâlâ bundan münezzehtir. Eğer hebâyı bir başka yerde yaratmış ise, o mekân âlemin dahilindedir.

Şu hâlde geriye şunu söylemek kalıyor: Allah hebâyı gerçekliği olmayan hükmi bir mekânda yaratmıştır olmalıdır ki o mekân, âlemin tanımı ve Hakk Teâlâ'nın Zât'ının dışında kalmış olsun. Bunu anla!

İşte hebâ feleğinin akıl ve nazar ehli usülüyle isbâtı bu şekildedir. Bize göre Allah Teâlâ, âlemi kendisine ait olan ilminden yaratmıştır. Allah'ın ilmi kendisidir, kendi Zât'ıdır. Kendisine ait olan ilminden kasdım, Hakk Teâlâ'ya varlık a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbetin/" nisbetini /a izâfe etmektir. Çünkü bütün mahlükat Allah'ın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilminde/" ilminde /a mevcüddur. İlmi ise hakikatte kendisi, kendisi de ilmidir. Çünkü Allah Zât'ı ile bilir, işitir ve görür

Eğer Allah kulak ile işitir, göz ile görür ve ilimle bilir diyecek olursan, sana şöyle cevâb verebiliriz: İşte o ilim, işitme ve görme Allah'ın Zât'ının kendisidir, başkası degil. Şu hâlde ortaya çıkan vücüd (varlık) içerisinde âlemin vücüdu, onları aynında yaratmasıdır. Bu da Allah Teâlâ'nın onların a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucudun/" vücüdunun /a özüne nisbet etmekten ibâret olur. Onlar, Allah'ın ilminde önce de sonra da mevcüddurlar; kendine nisbetleri hâlinde ilminden ayrı değillerdir. Vücüdlarının ilmine nisbet edilmeleri hâlinde de Hakk Teâlâ'nın kendisinden ayrı değillerdir. (Merâtib, 26