Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 8, 2026

hede ve fenâlarından mahcüb (Tasavvuf Sözlüğü)

olanlar için gerekli görürler. Onlara göre mahcüb a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/olan-kimse/" olan kimse /a , fiillerini itâatler veya günâhlar olarak görür. Çünkü o kimse fark makamındadır. Böyle bir kişi, onların …

olanlar için gerekli görürler. Onlara göre mahcüb a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/olan-kimse/" olan kimse /a , fiillerini itâatler veya günâhlar olarak görür. Çünkü o kimse fark makamındadır. Böyle bir kişi, onların derecesine yükseldiğinde, ne itâat, ne de günâh vardır. Çünkü bu, ikiliği ve çokluğu; itâat edeni ve edileni; âsiyi ve kendisine isyân edilen bir varlığı gerektirir. İşte onlara göre bu, şirkin ta kendisidir. (Buğye, 27

Fenâ-yı şuhüd-ı sivâ (mâsivâyı görmekten fenâ bulmak), çoğu süfinin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işâret /a a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a fenâdır. Bunun a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikati /a Allah'tan başkasını müşâhede ve hissetinekten fenâ bulmaktır. Bu da bir kişinin müşâhede ettiği şeyden gaybet hâlinde olması, bu gaybetin de müşâhede ettiği şeyden ve kendisinden gaybet olmasıdır. Çünkü o, mâbüduyla O'na ibâdetten, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mezkuruyle/" mezkürüyle /a (zikrettiği Allah ile) zikrinden, mevcüduyla varlığından, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mahbubuyla/" mahbübuyla /a (sevdiğiyle) sevgisinden ve meşhüdüyla (müşâhede ettiğiylej müşâhedesinden gaib olmuştur. Mânâları arasında bir fark görmekle birlikte böyle birisinin hâline sekr , a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/istilam/" ıstılâm /a , mahv ve cem' gibi isimler

verilir. Kalbe, onunla gaib ve fâni olana kadar sevdiği ve zikrettiğini müşâhede etme durumu hâkim olur. Böylelikle onunla birleşir ve kaynaşır, hatta O'nu kendisi sanır

Şu hikâye bu durumu anlatır: Bir kimsenin sevdiği kendisini suya atınca a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/seven-kimse/" seven kimse /a de ardından kendisini suya atmış. Bunun üzerine sevdiği ona Niçin suya atladın? diye sorunca o: Seninle kendimde kayboldunı, bunun için seni ben sandım. cevâbını vermiş

İşte bu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a olan kişi, aklı başına gelince yanıldığını anlar ve hakikatler kendi içinde ayırd edilmeye başlar. (Bu durumda anlaşılır ki,) Rabb Rabb'dır, kul ise kuldur. Yaratan yaratılanlardan farklıdır. Buna göre yaratılmışlarda O'nun zâtından, O'nun zâtında da yaratılmışlardan hiçbir şey yoktur. Ancak sekr, mahv, ıstılâm ve fenâ hâlinde bu temyizden gaib olur (bu ayrımın farkında olmaz

Bu hâlde iken bazı hâl a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibleri /a hakkında anlatılan ve akıl başındayken söyleyenin sapık sayılacağı şatahât kabilinden bazı sözler söyler. Ancak temeyyüz (ayırd edilme) ve şuürun geri gelmesiyle bu hâl de ortadan kalkar, o zaman (bu sözlerden dolayı) niçin sorumlu olsun?

a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/fena-beka/" fenâ'-bekâ' /a Bu fenânın övüleni var, yerileni var, affedileni var. Allah'tan başkasını sevmekten, ondan korkmaktan, ona ümid beslemekten, ona tevekkül etmekten, ondan yardım beklemekten, kulun dininin hem zâhir hem de bâtın olarak Allah için kalacak şekilde ona yönelmekten fâni olanın fenâsı övülür

Sâhibinin, kendisiyle başkasını ayıramayacak şekilde şuür ve bilgisinin olmaması hiçbir şekilde övülmez ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâl /a vasfı sayılmaz. Bu, onun için arzu edilen ve emredilen bir şey değildir. Bilakis sâhibinin gayesi, aklı, temeyyüzü (ayırd edişi) taşıyabilecek ve her mevki sâhibini yerli yerine koyabilecek şekilde ilme uygun, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hikmet/" hikmet /a gereğince, hakikatleri olduğu gibi görmek, kadim (ezeli) olanla hâdis (sonradan) olanı, ibâdetle mâbüdu ayırabilecek kadar güçlü olmadığı için mâzür görülmelidir. Bu sebeble ibâdeti mertebelerine indirir, mertebelerini müşâhede eder ve her mertebeye kulluk hakkı neyse onu verir ve onu yerine getirdiğini müşâhede eder. (Buğye, 28

Fenâ-yı irâde-i sivâ mâsivâyı istemekten fenâ), velilerin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/havassin/" havâssının /a (veliler içinde özel bir kesimin) ve mukarreb imamların fenâsıdır. Bu da şöyle olur: Sâhibi, sadece başkasının değil, Sevgilisi'nden iirâde ettiği şeyden bile fâni olup, kendi irâdesi Sevgili'sinin irâdesinde yok olmuş olarak Sevgili'sinin irâdesine râzı olur, onun irâde edip râzı olduğu şekilde cem yoluna girer ve mâsivâyı istemekten fenâ bularak esir olmayı kabül eder. Kaderle ilgili kevni değil, dini tercihe dayalı irâdeyi kasd ediyorum. Böylece iki murâd bir olur. Akılda sahih bir birlik yok, ancak bilgi ve hayırda bu sahih birlik vardır

Şu hâlde iki irâdenin, iki ilmin ve iki hayrın zıtlığına rağmen, iki murâd ve iki mâlüm bir olmaktadır. Mehabbetin gayesi, sevenin murâdının sevdiğinin murâdıyla bir olması ve irâdesinin sevdiğinin murâdında fenâ bulmasıdır. Bu birlik ve