Heyülâ, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a süretlerin tezâhür a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a şeydir. Her bâtın, onda heyülâ olarak isimlendirilebilecek bir süretle zuhür eder. (Kâşânî, 46
Hakk Sübhânehü ve Teâlâ, bu (Allah) ismini, ilâhi mânâların süretlerinin kemâline heyülâ kıldığı için (felsefede heyülâ nasıl maddenin temeli sayılıyorsa, Allah ismi de bütün isimlerin temeli olduğu için), Cenâb-ı Hakk'ın Zât'ından Zât'ına olan tecelliyâtının tamamı, bu ismin muhtevâsına girer. Bundan daha ötesi Zât'ın Zât'ta gizlenmesi diye adlandırılan zulmet-i mahzâdır . Bu isim, işte o zulmetin nürudur (o karanlığı aydınlatır). Bu isimde Hakk kendini görür ve bu isimle halk, Hakk'ın mârifetine ulaşır. Allah ismi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kelam/" kelâm /a ilminin ıstılâhında ulühiyyete lâyık olan Zât'ın özel ismidir... (İnsân, I, 17
Merâtib-i a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucuddan/" vücüddan /a biri heyülâdır. Heyülâ, şekil ve tasvir hazretidir. Bu süretler, dalgaların denizden meydana gelmesi gibi o hazretten meydana gelir. Heyülâ bir vücüd (varlık) süretinin meydana gelmesini gerektirdiğinde, ilâhi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kudret/" kudret /a ve irâde ile âlemde tabiatın o süreti ortaya çıkarması kaçınılmaz olur. Çünkü Allah Teâlâ, darda kalmış olanın duâsını onun yardımına koşmaya sebeb kıldığı gibi, heyülâyı da o süreti icâd etmeye sebeb kılmıştır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: ... yoksa darda kalana, kendisine yalvarana karşılık veren mi? (Neml, 27/62
Şu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a heyülânın, kendisinde taayyün etmiş bir süreti gerektirmiş olması, hâl diliyle vücüd sahasına çıkması gereken şeyin dâveti; Hakk'ın tabiata o süreti icâd etmeyi takdir etmesi de ilâhi icâbettir. Buna göre süret ve şekillere a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbetle /a heyülâ, ağaca nisbetle su gibidir; her ağaca göre değişir. (Merâtib, 24
Süfilere göre heyülâ, şey'in, süret olarak kendisinde zuhür ettiği varlığa nisbeti itibâriyle ismidir. (Câmi’, 105
hıfz-ı ahd Allah'ın kullarına çizdiği sınırda durmaktır. Emredilen şeyi yapmak, yasaklanan şeyi yapmamaktır. (Kâşânî, 59; Câmi', 81
hıfz-ı ahdü'r- a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/rububiyyet/" rubübiyyet /a ve'l- a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ubudiyyet/" ubüdiyyet /a
hıfz-ı ahdü'r-rubübiyyet ve'l-'ubüdiyyet Bu, kemâlâtı sadece Rabb'e; noksanlığı da sedece kula nisbet etmektir. (Kâşânî, 59; Câmi’, 81
