Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 3, 2026

Hulûl ve İttihat (Tasavvuf Sözlüğü)

Ön yargılı kişilerin cehalet, iftira ve yalanlarla Saadet-ı Sûfiyye’ye hücum ettikleri en önemli alan hulûl ve ittihattır. Hulûl ve ittihat şu manaya gelir ki Allah’u Sübhanehu’nun kainatın her cüz’üne, denizlere, …

Ön yargılı kişilerin cehalet, iftira ve yalanlarla Saadet-ı Sûfiyye’ye hücum ettikleri en önemli alan hulûl ve ittihattır. Hulûl ve ittihat şu manaya gelir ki Allah’u Sübhanehu’nun kainatın her cüz’üne, denizlere, dağlara, kayalara, ağaçlara, insanlara, hayvanlara ve diğerlerine hulûl edip girmesidir. Yahut da şu manaya gelir ki mahluk, yaradanın aynı manasına olup kainattaki hissedilen ve görülen mevcudatın tümü Allah’ın zatı ve aynısıdır. Halbuki yüce Allah bunlardan yüce ve büyüktür. (Çünkü O, noksan olan sıfatlardan berî ve münezzehtir.)

Şüphe yok ki bunun gibi sözler ümmetin akîdelerine ters düşen apaçık bir küfürdür. Sûfiler, islâmı, imanı ve ihsanı tahakkuk ettirerek yaşayanlardır. Nasıl olur da bu anlayıştan sapıklığa ve küfre kayarlar? Bu küfürleri ve lâalettayin (gelişi güzel) şeyleri incelemeden ve tesbit etmeden onlara bu iftiraları atmak, insaflı bir mü’mine layık olmaz. Muradlarını anlamadan, zikredilen akîdelerine apaçık müttali olmadan, onların ana kitapları olan “Futuhat-ul Mekkî,” “İhya-u Ulumiddin,” “Risale-i Kuşeyriyye” ve daha nice nice kitapları incelemeden, iftira ve yalan olan sözleri onların üzerlerine atmak yakışmaz.

Sûfiyeyi suçlayan bazı garazkârlar: Yukarıda Saadet-i Sufiye’yi hulûl ve ittihat fikrinden beri kıldığımız sözlerin, olaydan kaytarmak veya sûfiyeye ön yargılı yaklaşan bir kişiye: sen taassub veya hevâ ehlisin diye kuru bir savunma yapmak yerine sahanızı bu suçlamalardan beri kılacak sözler söylesediniz, diyebilirler.

Saadet-ı Sûfiyye’nin kelamındaki apaçık hakikatı bir nebze olsun beyan edip anlatalım ki onların hulûl ve ittihat sözlerinden ve itham edilen şeylerden uzak oldukları tesbit edilsin! İnsanları onların hakkında sapık bir akîdeye girmekten sakındırsın! Onlara nisbet edilen sözler açıklığı ile meydana çıksın ve onlara nisbet edilen hulûl ve ittihat meselesinin onların aleyhine bir sokuşturma olduğu anlaşılsın! Ayrıca gelecek olan apaçık nasslar, ehl-i sünnet vel cemaatın akîdelerine uygun olarak te’vil edilsin!

İmam-ı Şa’rânî ( rahmetullâhi aleyh ) diyor ki: “Hayatıma yemin olsun ki puta tapanlar dahi putun veya taptıklarının Allah’ın aynı olduğuna cüret etmezler. Onlara sorulduğunda: “Bu ilahlar (putlar) bizi yüce Allah’a yaklaştırıyor.” derler. Acaba bu iftiracılar nasıl olur da Allah’ın evliyasının hakla mahluku birleştirmesine inanırlar? Bunu zayıf akıl sahibi dahi kabul eder mi? Yüce Allah o velîlerden razı ola! Onlar atılan iftiralardan uzaktırlar. Hiçbir velî bunu yapmaz. Zira onlar yüce Allah’ın hakikatının, başka hakikatlere muhalif olduğunu çok iyi bilirler. Çünkü yüce Allah’ın hakikati, mahlukatın bilgisi dışındadır. Zira yüce Allah herşeyi ihata etmiştir (kuşatmıştır).[1]

Hulûl ve ittihat ancak cinslerle olur. Yüce Allah cins değil ki cinslere hulûl etsin. Nasıl olur da kadîm, hâdise hulûl edip girer? Nasıl olur da yaratan yarattığına hulûl edip girer? Eğer araz (sonradan meydana gelen) cevhere hulûl eder ise yüce Allah araz değildir. Eğer cevher cevhere hulûl ederse yüce Allah cevher de değildir. Hulûl ve ittihat, mahlukat arasında muhaldir. İki adamın bir adam olması özdeki farklılıktan dolayı mümkün değildir. Halık ile mahluk, Sanî ile masnu ve vacib’ül vücûd ile mumkin’il vücûd arasındaki farklılık daha büyük ve evladır. Çünkü iki hakikat arasında büyük bir fark vardır.

Ulema ve sûfilerin muhakkikleri, hulûl ve ittihadın bâtıl olduğunu açıklamaya devam ederek bu fikrin fasit olduğu konusunda uyarıp sapıklık olduğundan dolayı sakındırıyorlar. Şeyh Muhyiddin Arabî ( rahmetullâhi aleyh ) “el-Akîdetü’s Suğra”sında der ki: “Hakk Teâlâ hâdise, hulûlundan veya hâdisin kendisine hûlul etmesinden yüksek ve müberrâdır.”[2]

“el-Akîdetü’l Vüsta”sında da der ki: “Yüce Allah icma ile bir ve tektir. Bir makamda vahid olan Allah’ın bir şeye hulûlu veya onun bir şeye hulûl etmesi ya da bir şeye ittihat edip birleşmesinden âli ve münezzeh olduğunu bil.”[3]

“Bâb-ül Esrar” bölümünde ise der ki: “Bir arif en yüksek kurbiyet derecelerine yükselse bile, “Ben Allah’ım” demesi caiz olmaz. Bunun gibi sözler haşa ki arif olan bir zattan vaki olsun, onları tenzih ederim. Onlar yürümelerinde ve dinlenmelerinde ancak ben zelil (aciz) bir kulum diyerek, aciz olduklarını isbat ederler.”[4]

Yine 169. bâbta der ki: “Kadîm, hâdise (sonradan olanlara) mahal olmadığı gibi yine kadîm sonradan olana da hulûl etmez.”[5]

“Bâb-ül Esrar”da dedi ki: “Her kim hulûlu iddia ederse hastadır. Zira hulûl sözünü söylemek, iyileşmeyen bir hastalıktır. İttihadı söyleyen ise inkârcılardır. Nitekim hulûlu iddia edenler de cahil ve meraklı insanlardır.”[6]

Yine “Bâb-ul Esrar”da der ki: “Hâdis, hâdislerden uzak olmaz. Eğer kadîm hâdise hulûl ederse o zaman yüce Allah’ı cisimlendirenlerin sözü sahih olurdu. Kadîm olan Allah ne hulûl eder ne de hulûla mahal olur.” (Yüce Allah hulûl etmekten ve hulûla mahal olmaktan münezzehtir.)[7]

559. bâbta uzun uzadıya söz ettikten sonra der ki: “İşte bütün bunlar sana alemin Hakk’ın aynı olmadığını ve Hakk’ın da alemin içerisine hulûl etmediğine delalet eder. Zira alem Hakk’ın aynı olsaydı veya ona hulûl etseydi, o zaman Hakk Teâlâ ne kadîm ne de yaratıcı olurdu.”[8]

314. bâbta der ki: “Eğer bir insan insanlığından, bir melek de melekliğinden çıkıp da, yaratanı ile birleşmesi sahih olsaydı, hakikat tersine dönerdi. İlâhın ilâhlıktan çıkması da sahih olurdu. Hakk mahluk, mahluk da Hakk olurdu. Hiçbir kimse de ilme güvenemez ve muhal olan bir şey de vacib olurdu. Öyle ise hakikatlerin değişmesine ebediyyen yol yoktur.”[9]

Yine böylece bir şiirinde, hulûl ve ittihadı nefyeden kavli vardır:

“Tek bir ilâh ile birleştiğini söyleyen bir kavmin âlimlerinin sözlerini bırak!

İttihat muhaldir, onu ancak aklını kaçırmış cahiller söyler,

Yine bunu hakikat ve şerîattan çıkmış kimseden başkası söyleyemez,

Sen ilâhını tevhid et, O’na hiçbir şeyi şerîk (ortak) koşma!”

292. bâbta buyurdu ki: “Bazılarının vehimlerinde hulûl ve ittihadın olduğunu nefyeden en büyük delil ise sen bilirsin ki, ayda güneşin nurundan hiçbir şey yoktur. Güneş aya zatı ile intikal de etmemiştir. Ay yalnız güneşin ışığına mahal (yer) olmuştur. Böylece hiçbir kulda yaradanından bir şey yoktur ve içerisine de hulûl etmemiştir, de!” [10]

“Nehcü’l Reşad Fi-r reddi Ala Ehli’l-Vahdet ve-l Hulûl ve-l İttihat” kitabının sahibi der ki: “Kemâlettin Merağî ( rahmetullâhi aleyh ) konuştu ve bana: “Büyük Şeyh Ebû’l Hasan eş-Şazelî ( rahmetullâhi aleyh )’nin talebesi olan Ebû Abbas el-Mursî ( rahmetullâhi aleyh ) ile biraraya gelip bu ittihat hakkında müzâkere ettim ve onun bunun gibi şeyleri şiddetle inkâr ettiğini gördüm. Onların yolundan nehyederek: “Hiçbir sanat, sanîinin (onu meydana getirenin) aynı olur mu?” dedi.[11]

Ancak Saadet-ı Sûfiyye’nin kitaplarında, kendilerinden sadır olan zahiri hulûl ve ittihada yol açan şeyler ise sonradan sokuşturulmuş desiselerdir. (Onların açık kelamlarını bu sapık akîdelerin nefiy bahsinde delilleri gelmiştir.) Ya da onlar bu sözlerle bu habis (kötü) fikirleri kasdetmemişlerdir. Çünkü bu sapık inançlar sonradan sokuşturulmuştur. Lâkin garazkârlar onların müteşabih sözlerini bu yanlış manaya taşıdılar. Ve onlara zındıklık ve küfür isnad ettiler.

Böylece ilimde rusuhiyet (sağlamlık) kazanan müdakkik, insaflı olan ulema bunların kelamlarının ehl-i sünnet vel cemaatın akîdesine uygun ve sahih olduğunu anladılar. Hem de sûfilerin iman ve takvasına münasip olarak te’vil etmenin idrakına vardılar.

Allâme Celaleddin Suyûtî ( rahmetullâhi aleyh ) “el-Havî li-l Fetavâ” adlı eserinde der ki: “Bazı muhakkiklerin ibarelerinde ittihat lafzının vaki olduğunu bil! Bu onlarda olan tevhidin hakikatine işarettir. Zira onların yanında ittihat, tevhiddeki mübalâğadır. Tevhid, vahid ve ehadı bilmektir. İşaretlerini anlamayan kimselere bu şüpheli geldi, onu delalet etmediği bir manaya hamlettiler. Bundan dolayı karıştırdılar ve bununla helake gittiler.” İmam Suyûtî sonunda şöyle diyor: “Zaten ittihatın aslı bâtıl olup muhaldir (mümkün değildir). İttihat görüşü enbiyanın, sûfilerin, meşayıhın, ulema ve diğer müslümanların icması ile şer’an, aklen ve örfen merduttur. (Zaten bu) sûfilerin mezhebi de değildir. Ancak bu aşırı giden, ilimleri az olan ve Allah tarafından kötü nasipli olanların sözleridir. Bu gafiller sözlerini Hristiyanların İsa (aleyhisselâm) hakkındaki şu sözlerine benzettiler: “İsa’nın Nasutu Lahutu ile bir oldu.” (insanlık sıfatı ilâhlık sıfatıyla birleşti). Ancak yüce Allah’ın inayeti ile muhafaza ettiği kimseler, ittihat ve hulûla itikat etmezler. Eğer sûfilerden ittihat lafzı vaki olursa, onlar bununla nefislerinin mahvini murad edip, Hakk Sübhane’yi isbat etmiş olurlar.”

Yine

der

ki:

“Bazen

ittihat,

muhalefetlerin

fani

olması, muvafakatların baki kalması, nefsin nasiblerinin dünyadan gidip ahirete rağbetlerinin kalması, kötü olan sıfatların gidip sevilen sıfatların kalması, şüphenin gidip yakînin kalması ve gafletin gidip zikrin kalması manası için söylenir.”

Yine der ki: “Ebû Yezid el-Bestamî ( rahmetullâhi aleyh )’nin söylemiş olduğu “Kendimi tüm noksanlıklardan tenzih ederim, şanım ne büyüktür.” sözüne gelince İmam-ı Suyûtî bu sözün yüce Allah’tan hikaye yolu ile nakledildiğini söylemiştir. “Enel Hak” (Ben Hakk’ım) diyenin sözü de bu şekilde yüce Allah’tan nakledilmiştir. Bu ariflerin hulûl ve ittihada yöneldikleri zannedilmesin! Akıllı bilhassa müşâhede, yakîn ve mükâşefe ile temeyyüz etmiş bir kişinin bu tür fikirlere kapılması düşünülemez. Zamanlarını ilim, salih amel, mücâhede ve şerîatın hududunu muhafaza ile geçiren, seçkin, akıllı ve üstün kişilerin yanılarak, hulûl ve ittihada girmelerinin zannedilmesi yerinde olmaz. Çünkü bu durum Nasara’nın İsa (aleyhisselâm) ’ya yanılarak yaptıkları zan gibidir. (Haşa İslâm ulemasından ittihada inanç sadır olsun.) İslâm’daki bunun gibi yanlış fikir ve vakalar, cahil ve tasavvufçuyuz diyen sahtekârlardan meydana gelmiştir. Haşa böyle şeyler, arif olan muhakkik âlimlerden sadır olsun!” diyerek devam etti: “Hülâsa ittihad müşterek bir lafızdır. O da zemmedilen bir manaya dayandırılır ki bu durum hulûlun ta kendisi olup, küfürdür. İttihat lafzı, fena (yok olmak) makamında sûfilerin istilahı üzerine bir terim olarak kullanılır. İstilah ve terimlere ise itiraz edilemez. Hiçbir kimse lafzı sahih manada kullanmaktan menedilemez. Bu konuda şer’an da bir mahzur yoktur. Eğer memnu olsaydı, ittihat lafzı hiçbir kimseye caiz olmazdı. O zaman senin, benimle arkadaşım Zeyd arasında ittihat (birlik) var, demen de caiz olmazdı.”

Muhaddisler, fakihler, nahivciler ve diğerleri ittihat lafzını hadis, fıkıh

ve

nahivde

çeşitli

manalarda

kullanmışlardır.

Mesela, muhaddislerin hadisin mahreci (rivayet edildiği yer) ittihat etti, bir oldu demeleri gibi. Fukahanın, maşiye (davar) nevi ittihat etti, bir oldu demeleri gibi. Nahivcilerin de, a’mil lafzan veya manen ittihat etti, bir oldu dedikleri gibi.

İttihat lafzı, hakiki sûfilerden nerede sadır olursa bu lafızla fena manasına gelen, nefsin mahvi ve bütün durumlardaki işlerin hepsinde Allah Sübhane’nin olduğunu isbat etmek manasını murad etmişlerdir. Yoksa ittihadı (birlik) tüyleri ürperten, zemmedilen manada murad etmemişlerdir. Seyyid Ali b. Vefâ ( rahmetullâhi aleyh ) buna işaret ederek kendi kasidesinde der ki:

“Benim hulûl ve ittihat davasında olduğumu sanıyorlar,

Benim kalbim, tevhitten başkasına halidir (boştur).”

Beytini okuyarak kendisinin ittihadı hulûl manasına kullanmaktan uzak olduğunu beyan etmiştir. Diğer beyitlerinde ise:

“Sen bilirsin ki senin bütün hal ve durumların,

Benim istek ve arzumdur,

İşte ittihat ve birleşmeye verilen mana da budur.”

Onların bu lafızları ile murad ettikleri ittihadın bütün hal ve durumlarında yüce Allah’a teslim olmak manasına olduğunu, O’nunla irade ve ihtiyarı terkedip O’na havale etmek, vaki olan kadere itiraz etmeksizin teslim olmak, O’na tevekkül edip O’nu vekil kılmak, bir şeyi O’ndan başkasına nisbet etmemektir.”[12]

Şa’rânî, efendim Ali b. Vefâ’nın şu sözünü nakletti: “Bu toplumda ittihat (birleşme) sözü nerede meydana gelirse gelsin, kulun Hakk’ın muradında fena (yok) olması demektir. Mesela falanla filan ittihat etti (birleşti) denildiği gibidir. Bu söz iki kimse birbirinin sözüne uyarak fikirleri birleşince söylendiği gibidir.”

Sonra aynı şiiri yine okudu:

“Sen bilirsin ki, senin bütün hal ve durumların,

Benim istek ve arzumdur,

İşte ittihat ve birleşmeye verilen mana da budur.”[13]

Allâme İbn-i Kayyım Cevziyye ( rahmetullâhi aleyh ), “Menazil üs-Sairin”in şerhi “Medaric-üs Sâlikin” kitabında der ki: “Fenanın üçüncü derecesi, evliyanın hasları ve mukarreb imamların fenasıdır. Başkasının iradesinden fani olmak bu da ondan başkasının iradesinde fani olma şimşeğini (varidat) umup Allah’ın razı olduğu ve sevdiği şeyleri toplama yoluna giderek gerçekleşir. Başkasının muradından daha fazla kendi muradından geçip mahbubunun muradında fâni (yok) olmaktır. İşte o zaman mahbubunun muradı ile kendisinin muradı ittihat edip birleşir. Bu sözlerde maksadım dinî emirler olup dünyevî ve kaderî emirler değildir. İşte o zaman iki murad ittihat edip birleşir. Sonra dedi ki: “Akılda olan sahih ittihat (birleşme) ancak böyle olur.” İlimde ve haberde olan ittihat ise iki murad, iki malum (bilinen), iki zikredilen, iki irade, iki ilim ve iki haber olup bunlar da birbirinden ayrı olmakla beraber yine de birdir. Muhabbetteki gaye ise seven ile sevilenin muradının ittihat edip birleşmesidir. Bu ittihat (birleşme) ise sevenlerin hassının ittihadı (birleşmesi) ve onların fâni (yok) olmalarıdır. Çünkü onlar sevdiklerinin ibadeti

ile

ma’sivaya

(Allah’tan

başkasına)

ibadet

yapmayıp, sevdiklerinin ibadetinde fâni (yok) olmuşlardır. Onlar; korku, reca (ümit etme), tevekkül, yardım isteme ve talep etmede ma’sivayı sevmeyip yalnız Allah’ın sevgisinde fâni (yok) olmuşlardır. Her kim bu fâniliği tahakkuk ettirip severek gerçekleştirir ise o ancak Allah için sever, Allah için buğzeder, sevgisi de Allah için olur. O zaman Allah için düşman olur, Allah için verir, Allah için mani olur, ancak Allah’tan ümit eder ve ancak Allah’tan yardım ister. Onun, zahiri ve bâtını bütün dini Allah için olur. O kişiye Allah ve Resulü, başkalarından daha sevimli olur. Artık o adam Allah ve Resulüne karşı çıkanları, velev ki kendisinin en yakını olsalar, yine de onları sevmez.

Hatta bir şiirde:

“İnsanların tümüne düşmanca davranana düşman olur

Velev ki samimi sevdiği olsa dahi.” denildi.

Bu fenanın hakikatı, nefsinin arzusundan çıkıp yok olmak, Rabb’inin rızasını ve hukukunu gözeterek nasibini almaktır. Bunun hepsini biraraya toplayan şey ise ilmen, marifeten, amelen, halen ve kasten “Lâ ilâhe illallâh” kelimesinin tahakkukudur. Bu şehadet kelimesinin içerisine aldığı nefiy ve isbâtın hakikatı ise fena (yok olmak) ve bekadır (baki kalmaktır). O kişi Allah’tan başkasını ilâh edinmekten ilmen, ikraren ve teabbuden (ibadet yönü ile) fena (yok) olur. Yalnız O’na kulluk eder. İşte bu fena ve beka tevhidin hakikatıdır ki peygamberler (aleyhimüsselam) bunda ittifak etmişlerdir. İlâhi kitaplar da bunun için indirilmiştir. Bütün yaratıklar bunun için yaratıldı. Şerîatlar da bunun için meşru oldu. Cennet çarşısı tevhid üzerine kaim oldu ve onun üzerine yaratma ve emir sıfatları tesis edildi.” Sonunda dedi ki: “Bu durum irade sahiplerinden birçoklarının hata ettikleri bir mevzudur. Masum olanlar ancak yüce Allah’ın koruduğu kimselerdir. Yardım, tevfik ve korunma ancak yüce Allah’ın meşiyyeti (dilemesi) iledir.[14]

Diğer bir yerde ise der ki: “Eğer bir kimse üstün olan fenayı Allah’tan gayrıdan fani olmak elde etmek için canla başla uğraşırsa o zaman kalbinde dinden, şer-i nebeviyye ve Kur’an’dan başka hiçbir murad güçlük çıkarıp kalmaz. Belki de iki murad ittihat edip birleşir, o zaman Rabb’in muradı ile kulun muradı aynı olur. İşte hâlis olan muhabbetin hakikati de budur. O muhabbet sebebiyle onda sahih bir ittihat (birleşme) olur. Bu da muradda ittihaddır. Yoksa mürid ile iradesinin birleşmesi değildir.”[15]

İbn-i Teymiyye her ne kadar da Saadet-ı Sûfiyye’nin hasmı olup onlara şiddetle çatarsa da yine de onlara itham edilen ittihat sözünden suçsuz ve günahsız olduklarını savunarak kelamlarını sahih ve sâlim bir şekilde te’vil ediyor. Sûfilerin suçsuz ve günahsız oldukları hakkında, “Fetava” isimli eserinde der ki: “Allah’ı bilen hiçbir ehli marifet, kendisi ile Rabb Teâlâ’nın hulûl etmesine veya yarattıklarından birine hulûl etmesine itikat etmeyip ittihadına da inanmaz. Eğer bazı meşayıhın büyüklerinden bunun gibi kelamlar işitilip nakil olunur ise bunların çoklarının yalan olduğu, iftiracılar tarafından uydurma olduğu, bu iftiraları atanların şeytanın saptırdığı ve Nasrani taifesinin ardına düşenlerin uydurduğu kelamlar olduğu bilinmelidir.”[16]

Yine der ki: “Dinde kendilerine uyulan şehylerin tümü ümmetin seleflerinin ve imamlarının ittifak ettiği gibi Halık ve mahlukun ayrı olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Ümmetin selefi ve imamlarının ittifakı, yaradanın yarattıklarından ayrı olduğudur. Yarattıklarından hiçbir şey O’nun zatında, O’nun zatından hiçbir şey de yarattıklarında yoktur. Muhakkak Kadîm’i sonradan olandan ve yaradanı mahlukundan ayrı tutmak vacibtir. İşte bu inanış ve söz, burada zikrini saymamız mümkün olmayan birçok kimselerin sözüdür.”[17]

İbn-i Teymiyye sûfilerin kelamını te’vil ederken “Mecmuat-ür Resail” eserinde, dedi ki: Şairin şu sözüne gelince:

“Seven de benim, sevdiren de benim.”

Bu sözden murad manevi ittihadı ifadedir. Misal: İki sevenden biri diğerinin sevdiğini seviyor, buğzettiğine buğzediyor, diğerinin dediği gibi diyor, yaptığı gibi yapıyorsa burada benzemek ve temsil vardır. Yoksa birinin aynının diğerinin aynına benzemesi değildir. Bir kişi, sevdiği kişinin muhabbetine dalıp garkolduğunda, onun sevgisi içinde kendini görmüyor, kendi nefsinde fâni oluyor. Hatta biri diğerinin sevdiğini seviyor.”

Başka bir şiirde deniliyor ki:

“Ben senin yanında öyle kayboldum ki beni sen zannettim.”

Bu şekil sevgi ve fiilde muvafakat caiz olan ittihaddır.[18]

Birçok nasslar, Saadet-ı Sûfiyye’nin kelamlarında varid olan “ittihat” kelimesini bize açıklıyor ki bu ittihat kelimesi sâlim bir anlayışla ehli sünnet vel cemaat akîdesine muvafık düşüyor. Onların kelamlarını ehl-i sünnet vel cemaat akîdesince açıkladıkları manaya muhalefet etmemiz ve bunun dışına hamletmemiz doğru ve sahih olmaz. İnsaflı olan bir kişiye yakışan, mü’minlere hüsnü zan edip kelamlarını şer-i ve müstakim bir şekilde te’vil etmektir.

Dipnotlar

  1. El-Yevakit-u vel Cevahir c.1 s.83’de
  2. Şeyh Muhyiddin Arabî’nin El-Fütuhat-ül Mekkiyyesi, El-Yevakit-ü Vel Cevahir, c.1 s.80-81’de olduğu gibi.
  3. Şeyh Muhyiddin Arabî’nin El-Fütuhat-ül Mekkiyyesi, El-Yevakit-ü Vel Cevahir, c.1 s.80-81’de olduğu gibi.
  4. Şeyh Muhyiddin Arabî’nin El-Fütuhat-ül Mekkiyyesi, El-Yevakit-ü Vel Cevahir, c.1 s.80-81’de olduğu gibi.
  5. Şeyh Muhyiddin Arabî’nin El-Fütuhat-ül Mekkiyyesi, El-Yevakit-ü Vel Cevahir, c.1 s.80-81’de olduğu gibi.
  6. Şeyh Muhyiddin Arabî’nin El-Fütuhat-ül Mekkiyyesi, El-Yevakit-ü Vel Cevahir, c.1 s.80-81’de olduğu gibi.
  7. Şeyh Muhyiddin Arabî’nin El-Fütuhat-ül Mekkiyyesi, El-Yevakit-ü Vel Cevahir, c.1 s.80-81’de olduğu gibi.
  8. El-Fütuhat-ül Mekkiyye, Yevakit-ü Vel Cevahir, c.1 s.80-81’de olduğu gibi
  9. El-Fütuhat-ül Mekkiyye, Yevakit-ü Vel Cevahir, c.1 s.80-81’de olduğu gibi
  10. Buraya kadar olan makaleler Şeyh Ekber Muhyiddin b. Arabî (rahmetullâhi aleyh)’in Futuhat-ul Mekkiyye isimli eserindedir. El-Yevakit-ül vel Cevahir c.1 s.80-81’de olduğu gibi
  11. Celaleddin Suyûtî’nin El-Havi lil-Fetava fil-Fıkhı ve Ulumut Tefsir kitabı c.2 s.134’de
  12. Allâme Celaleddin Suyûtî’nin El-Havi lil Fetava isimli eseri c.2 s.134’de, birçok telife sahip olan Suyûtî h.911’de vefat etmiştir.
  13. Şa’rânî’nin El-Yevakit-ü vel Cevahir isimli eseri c.1 s.83’de
  14. Medaric-üs Sâlikin, Şerh-ü Menazil-üs Sairin c.1 s.90-91’de. Bu eserin sahibi Allâme İbn-i Kayyım Cevziyye h.751 yılında vefat etti.
  15. Medaric-üs Sâlikin Şerh-ü Menazil-üs Sairin c.1 s.90-91’de.
  16. İbn-i Teymiyye’nin Mecmu-ul Fetavası, Tasavvuf kısmı c.11 s.74-75’de.
  17. İbn-i Teymiye’nin Mecmu-ul Fetavası, İlm-i Sülûk kısmı c.10 s.223’de.
  18. İbn-i Teymiyye’nin Mecme-ur Resail eseri s.52’de