(âmme; ehl-i husüs-husüsu'l-husüs
Ehl-i husüis, Allah'ın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikat /a , hâl ve makamları tahsis a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mu-min/" mü'minlerin /a avamından olan kimselerdir. Husüsu'l-husüs ise tefrid, tecrid ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevhid/" tevhid /a ehlidir. Bunlar hâlleri ve makamları geçen, çölleri aşan (ve kurtuluşa eren) kimselerdir. (Lüma', 413
Husüs, her şeyin ahadiyyetini ifade eder. (Istılâh, 539
Âmme, sadece şeriat ilmiyle yetinen kişilerdir. Bu tür âlimler rusüm ulemâsı olarak isimlendirilir. (Kâşânî, 107; Câmi’, 89
huşü (sâdık) (Huşü hâlinde) sâdık , insanların görmedikleri yerde, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mutlak/" mutlaka /a şu iki hâlden birinde bulunur: Ya huşü hâli ya da huşü dışı hâl. Huşü hâlinde olmasının alâmeti; bütün insanlar onun bu durumunu görmeleri durumunda bile a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a bir değişiklik olmamasıdır
Kişi şu durumlarda huşüunda sâdık olur: Kendisinde bulunmayan bir hâlden, huşü hâline huşü yoluyla geçer, huşüunda bir artma olmaz ve halk huşüundan haberdâr olduğu için huşü hâlini gizlemezse; huşüundan haberdâr olmaları bakıhuşü 393 mından halk kendisini görmeden önce huşü içindeyse, kendisini görmeleri hâlinde de huşüunda bir değişiklik olmuyorsa. Çünkü o, Allah'ın kendisini daima bildiğini ve görüp gözettiğini kalben müşâhede a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/erek/" ederek /a , devamlı olarak Allah'ı zikretmesi hatırlaması), asla âhireti unutmaması ya da kendileri sakınan kişilerden olsalar bile halktan sakınması onu heyecanlandırır. Böylece o, onların kendisine yaklaştıklarına aldırmayarak, onların varlığından, dini hayatı husüsunda zarar geleceği tereddüdüyle inkıbâz ettiği (gönlü daraldığı ve onlarla haşır neşir olmak istemediği) için huşâunun devam etmeyeceğinden korkar ve huşü hâline devam eder. Onlar, dini hayatı husüsunda inbisât ederlerse (kendisine gönül ferahlığı ya da güven verirlerse), o da onlara (hiçbir huşü hâli yaşamamış gibi) aynı şekilde yaklaşır. (Ri'âye, 184
Huşü, kalbin pişmanlığı, tevâzüu, boyun eğmesi, ardından yumuşaklığı ve organların kontrol altına alınmasıdır. (Küt, II, 100
Huşü, Hakk'a boyun eğmektir. Tevâzü, Hakk'a teslim olmak, hükmüne râzı olup itirâzı terketmektir. Huzeyfe şöyle der: Dininizden ilk kaybettiğiniz şey huşüdur. Biri gelip huşüu sorunca şöyle demiştir: Huşü, kalbin bütün himmetiyle, düşüncesiyle Hakk'ın huzürunda olmasıdır.
Sehl Abdullah (Tüsteri) şöyle der: Kalbi huşü içinde olan kimseye şeytan yaklaşamaz.
Denilmiştir ki, Kızdırıldığında veya muhâlefet edildiğinde yahut reddedildiğinde kulun olayı rızâ ile karşılaması huşü sâhibi oluşunun alâmetlerindendir. Biri şöyle demiştir: Kalbin huşüu, gözleri, günâh vb. şeylerle meşgul olmasın diye bakmaktan alıkoymaktır.
Muhammea Ali Tirmizi şöyle der: Huşü içinde olan kimse, şehvetinin ateşi sönen, kalbinin dumanı sükün bulan ve kalbinde tâzim nüru doğan kimsedir. Böyle olan kimsenin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sehvet/" şehveti /a ölür, kalbi dirilir ve organları da boyun eğer.
Hasan Basri şöyle der: Huşü, kalbe lazım gelen sürekli korkudur.
Cüneyd'e huşü sorulduğunda şöyle demiştir: Huşü, kalblerin gaybları bilene boyun eğmesidir....
Huşü, Rabb'e muttali olma esnâsında kalbin soluşu, kalbin yavaş yavaş eriyip gitmesidir. Huşü, hakikatin gücü karşısında kalbin erimesidir denilmiştir. Huşü, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/heybet/" heybet /a galebelerinin öncüleridir denilmiştir
Huşü, hakikatin keşfi esnâsında ansızın kalbe gelen bir ürpermedir denilmiştir
Fudayl İyaz şöyle demiştir: Kişinin kalbinde ziyâdesiyle huşü bulunduğunu kabül etmesi hoş değildir.
Ebü Süleyman Dârâni ise şöyle demiştir: İnsanlar, nefsimi alçalttığım gibi onu alçaltmak için bir araya gelseler buna muktedir olamazlardı. Kendine karşı tevâzü içinde olmayan başkasına karşı hiç mütevazi olamaz denilmiştir
Ömer Abdülaziz sadece toprağa secde ederdi. (Kuşeyri, 74
Huşü, zillet ve kendini alçattma makamıdır. O, mahlükatın sıfatıdır. Ulühiyyette böyle bir şey söz konusu değildir. Huşü, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyâda /a övülen bir toplulukla ilgili övülen; âhirette ise Hakk lisanıyla yerilen bir toplulukla ilgili övülen bir sıfattır. O, âhirette mü'minlerden, yeryüzünü fesada verip büyüklenen cebbarlara intikal eden bir hâldir
Mü'minler namazlarında huşü içindedirler. Erkeklerden de kadınlardan da namazlarında huşü içinde olanlar vardır. Allah onlara a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/magfiret/" mağfiret /a ve büyük ecir hazırlamıştır. Âhirette huşü ehli zelil olarak tavsif edilmiştir: O gün birtakım yüzler zelildir, durmadan çalışır, yorulur, kızgın ateşe girer. Onlara kaynar su pınarlarından içirilir. Onlar için kuru dikenden başka yiyecek yoktur, o ise ne besler ne de açlığı giderir. Gâşiye, 88/2-6
Huşü, mü'minin kalbine Allah'ın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/azamet/" azamet /a ve celâlinin; kâfirin kalbine ise kahrının, korkusunun ve kıskıvrak yakalayışının tecellisinden ibârettir. (Fütühât, Il, 190
Huşü, yüce ve ulu olan ya da saygınlığından ötürü korkulanın önünde sönüp gitmedir. Huşüun ilk inceliği emre boyun eğmek, ikinci inceliği nefs ve amelin afetlerini gözetlemek, üçüncü inceliği ise keşf anında a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hurmet/" hürmeti /a muhafaza etmek, o anı riyâdan tasfiye etmektir. (Ravza, 479
Huşü, Rabb'in huzürunda eriyip gitmektir. (Câmi’, 54
Huşü ve tevâzü sözlükte aynı mânâdadır. Ehl-i hakikatin ıstılâhında huşü, Hakk'a boyun eğmektir. Denilmiştir ki: Huşü, kalbde sürekli olan bir korkudur. Yine bu konuda şöyle denilmiştir: Huşü kalbin bütünüyle Hakk'ın huzürunda durmasıdır. Şu da söylenmiştir: Rabb'e muttali olma anında kalbe gelen kendini kaybetmişlik hâlidir. Yine bu konuda Hakk'ı müşâhededen dolayı edeben gönlün boyun eğmesidir denilmiştir
Huşü, hakikatin gücü anında kalbin savunulması ve (Allah'a ait) kahri olan (sıfatlar) karşısında geri durmasıdır. Huşü, heybetin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/galebe/" galebe /a çalmasının öncüsüdür. Huşü sâhibi, arzu ateşi sönen, göğsündeki arzudan haz alma alevi sükün bulan, kalbi tâzim nürları safan, bu sebeble şehveti ölen, fakat kalbi dirilen, onun için de organları huşü içinde bulunan kimsedir. İnsanda huşü bulunmasının alâmeti, kızdırıldığında, arzusuna muhâlefet edildiğinde yahut reddedilme durumunda kaldığında bu hâlleri kabül ile karşılamasıdır. Bir kısım süfi huşüun mahallinin kalb olduğu husüsunda ittifâk etmiştir. (Câmi, 213
Huşüun a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/bidayattaki/" bidâyâttaki /a süreti organların tâat etmesi için kişiye boyun eğdirilmesidir. Ebvâbdaki aslı, nefsin hatasından dolayı gönlün kırık olması, Hakk'ın hükhuzü müne teslim olarak, O'nun nazarına boyun eğerek ve azametinden korkarak huşüun, nefsin tabii kuvvetleri arasına yerleşmesidir. Muâmelâttaki derecesi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/murakabe/" murâkabe /a anında kalbin küçülmesi, Hakk uğrunda kırılması, nefs ve amelin âfetlerine vukufiyetten dolayı kendisini küçük görmesidir. (Câmi’, 278
