İbret, hayır, şerr, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyâda /a başa gelen şeyler, oradan âhirete intikal eden konular hakkında ve işlerin akibeti ortaya çıkıncaya kadar bâtınlarıyla ilgili olarak insanların dikkat edilen, itibâr edilen zâhiri hâlleridir. Buna mahlükatın zâhirleri hakkında a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hikmet/" hikmetin /a müşâhede a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilmesi/" edilmesinden /a Hakim'in müşâhede edilmesine kadar, Hakk'ın her şeyde görülmesi de dahil olmak üzere, varlığın zâhirlerinden bâtınlarına kadar bütün ibretleri içine alır. (Kâşânî, 130; Câmi’, 90
(Ayrıca bk. fikr; tefekkür ve tezekkür
ibtilâ ( kal ) (alâmet-i ibtilâ') Günâhları örtüp temizleyecek ibtilânın alâmeti, hiçbir şikâyette bulunmadan, korku ve endişelerini çevresindeki insanlarla paylaşarak en güzel bir biçimde sabretmek, emirleri yerine getirme ve onlara itâate kendini zorlamaktır. Kulun derecesini yükseltecek belâ ve imtihânın alâmeti de, göklerin ve yerin ilâhı olan Allah'ın filli karşısında rızâ, icâbet muvafakât, nefsin itmi'nân ve süküneti, zamanın geçmesiyle inkişaf sırasında da bunlarda fâni olmaktır. (Fütüh, 107
(Ayrıca bk. belâ'/belvâ; imtihân
icâbet ) İcâbet (cevâblama, kabül etme, davete olumlu cevâb verme) iki çeşittir: İcâbet-i imtisâl, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halkin/" halkın /a Hakk'a icâbetidir. İcâbet-i imti'nân da Hakk'ın halka icâbetidir
Halkın Hakk'a icâbeti ise akla, Hakk'ın halka icâbeti ise nakle dayanır. Çünkü bunu Allah Teâlâ'nın kendisi bildirmiştir. Kendisini icâbet konusunda yakınlıkla nitelemesi ise, insana şahdamarından daha yakın olduğunu bildirmesinden dolayıdır. Kendisinin kuluna yakınlığını, yapacağı bir şeyi yapması için, insanın çağırdığı kişiye yakınlığına benzetmiştir
Duâ ile icâbet arasında — ki o semâdır (işitmedir) - zaman yoktur. Bilakis duânın zamanı, icâbetin de zamanıdır. Hakk'ın, kulun duâsına icâbetinde kula yakınlığı, kulun, çağırdığında kendine yakınlığı gibidir. Allah'ın, kulun duâsına cevâb vermekte kula yakınlığı, kulun çağırdığında kendi nefsine olan yakınlığı gibidir. Allah'ın, kulun duâsını bazen kabül edip, bazen kabül etmemesi de, kulun kendi nefsinin istediğini herhangi bir sebebden dolayı bazen yapıp, bazen da yapmamasına benzer. Bu benzerlik, kulun bu sürette yaratılmış olmasındandır. (Fütühât, IV, 256
ictibâ'-yı mahz/ictibâ'-yı sırf / yası slaz) ) Süfilerden bazıları, ictibâ-yı sırfla, bir kısmı da başlangıçta tevbe a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/erek/" ederek /a Hakk'a yönelmek şartıyla a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hidayet/" hidâyetle /a husüsileşmişlerdir. (İctibâ seçmek, ) ictibâ-yı mahz (ise) Allah'ın kuluna husüsi feyiz a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ihsan/" ihsân /a etmesi, çalışmadan verilen nimettir. Kulun kesbine bağlı değildir. Bu hâl, Allah'ın sevdiği ve istediği kulunu onun bu mertebeye ulaşmak için bir çalışması olmadığı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a , sadece arzu ve tesbitiyle vâki olur. Süfilerden bir topluluk bu şekilde ilâhi lutfa mazhar olmuşlardır ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kalblerindeki/" kalblerindeki /a perdeler kaldırılmış, yakin nürlarının yüksekliği onlara süratle ulaşmış olduğu için mazhar oldukları bu hâl onlarda çalışma ve ilerleme arzusunu artırarak, sâlih ameller işlemenin tadına varmışlardır. Bu şekilde zevkli bir hayat sürebilmek onlar için büyük bir sevinç kaynağı olmuştur. Mazhar oldukları keşf, en zor amelleri bile kolayca yerine getirmelerini sağlamıştır. Tıpkı Firavun'un sihirbazlarının, kendilerine bahş olunan saf bilgi sayesinde onun tehdidlerine karşı koymalarını kolaylaştırması gibi. ((Avârif, 35
(Ayrıca bk. keşf/küşüfât
