İhlâsın tanımı : Ebû’l Kasım Kuşeyrî ( rahmetullâhi aleyh ) ihlâsı tarif ederek der ki: “İhlâs, taattaki kasdı (niyeti) Allah’a tahsis etmektir. İhlâs, insanların yanında hamdü sena olunmak ya da halktan metholunmayı ummadan bir mahluk için yapmacık hareketlerde bulunmadan Allah’a yaklaşmaya engel bir yola girmeden taatte sadece Allah’a yaklaşmayı murad etmektir. Yine şöyle demek de sahih olur: “İhlâs, yaratılanların gözetmesinden sakınarak fiili saflaştırmaktır.”[1]
aleyh ) der ki: “İhlâs, halkın Ebû Ali ed-Dekkak ( rahmetullâhi
gözetmesinden sakınmaktır. İhlâslı kişi gösteriş yapmayandır.”[2]
Fudayl b. İyâd ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “İnsanlar için amelin terki riya, insanlar için amel yapmak ise şirktir. İhlâs, yüce Allah’ın kulunu her ikisinden de muaf tutmasıdır.”[3]
İmam-ı Cüneyd ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “İhlâs, kul ile Allah arasında bir sirdir. Melek bilmez ki yazsın, şeytan da bilmez ki bozsun, hevâ da anlamaz ki bu nedenle onu Hakk’tan başka bir yola meylettirsin.”[4]
Şeyh-ül İslâm Zekeriyya Ensarî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “İhlâslı kişiye münasip olan, hiçbir kimseye ihlâslı olduğunu göstermeye ve ihlâsına da güvenmeye! Ne zaman buna uygun davranmaz ise ihlâsı tamam olmaz. Hatta bazıları da bu durumu riya diye isimlendirmiştir” [5]
İşte ihlâsla ilgili bu kelamlar ve değişik ibareler bir maksada döner. O da beden kalp ve mal ile yapılan taabbudî amellerden bir amelde nefsin nasibinin olmaması ve ihlâsını görüp yeterli bulmamasıdır.
A. İhlâsın Kitap Ve Sünnetteki Önemi
Amellerin kabulü, ihlâsın mevcudiyetine bağlı olduğundan dolayı yüce Allah, Peygamberi ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ne ümmetine öğretmesi için ibadette ihlâsı emretmiştir.
Zümer Suresi 11. ayetinde:
“ De ki: Ben Allah’a dini onun için hâlis kılarak ibadet etmekle emrolundum.”
Yine Zümer Suresi 14. ayetinde:
“ De ki: Ben dinimi O’na hâlis kılarak yalnız Allah’a kulluk ederim.”
Yine Zümer Suresi 2.ayetinde:
“ Onun için Allah’a dini yalnız O’na hâlis kılarak ibadet ve kulluk et.” buyurdu.
Yüce Allah mahlukuna kavlî, fiilî ve malî olan bütün ibadetlerinde ihlâslı olup riyadan uzak durmayı Beyyine Suresi 5. ayetinde emretti : “ Halbuki onlar dini sadece Allah’a tahsis ederek Hakk’a eğilerek ancak Allah’a ibadet etmekle, namazı kılmakla ve zekatı vermekle emrolunmuşlardır. İşte dosdoğru olan din de budur.” buyurdu.
Hakk Teâlâ hazretleri kıyamet gününde rızasına ve nimetlerine kavuşmak için kendine mülâki olma yolunun, yalnız kendi rızası için salih, hâlis ve halkın mülahazasından selim amel olduğunu açıklayarak Kehf Suresi 110. ayetinde :
“ Onun için her kim Rabb’ine kavuşmayı arzu ederse salih ve hâlis amel işlesin ve Rabb’inin ibadetinde O’na hiçbir ortak koşmasın.” buyurdu.
Kulu bütün amellerinde ihlâsa yönlendiren, ibadetinde insanların övgüsünü ve medihlerini kastetmekten sakındıran hadis-i şeriflerden anlaşılmıştır ki ihlâsla muttasıf olmayan her amel sahibinin yüzüne vurulur. Yine bu hadislerde açıklandı ki muhakkak yüce Allah kulun amellerinin zahirine bakmaz. Bilakis kalbindeki niyetlerine ve maksatlarına bakar. Zira ameller niyetlere bağlıdır. Bütün işler de maksatlara göredir.
Muhakkak Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) riyayı bir yerde küçük şirk, diğer yerde de sirlerin şirki diye isimlendirmiştir. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) yüce Allah’ın kıyamet gününde mürailerden uzaklaşacağını ve onları kendine ortak koştukları insanlara göndereceğini haber verdi.
İşte ihlâsın ehemmiyetini ve yukarıda zikredilen manaları açıklayan bazı hadis-i şerifler :
1Ebû Umame ( radıyallâhu anhu ) der ki: “Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a bir kişi geldi: “Şu kişiden haber verir misin, hem ecir, hem de anılmak için cihad eden kimseye ne vardır? diye sordu. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) buyurdu ki: “Ona hiçbir şey yoktur.” Bu soruyu o adam üç defa tekrar etti. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’da her seferinde: “Onun için hiçbir şey yoktur.” buyurdu. Sonra da: “Muhakkak yüce Allah kendisi için riyadan uzak olan ve rızasının arzu edildiği ameli kabul eder.” buyurdu.[6]
2Ebû Hureyre ( radıyallâhu anhu ), Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ den rivayetle: “Muhakkak Allah sizlerin cisimlerinize ve suretlerinize bakmaz. Ancak kalblerinize bakar.” buyurdu.[7]
3- Şeddad b. Evs ( radıyallâhu anhu ), Peygamber ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in şöyle dediğini işitti: “Her kim oruç tutar da gösteriş yaparsa muhakkak şirk etmiştir. Her kim namaz kılar da gösteriş yaparsa muhakkak şirk etmiş olur. Her kim sadaka verir de gösteriş yaparsa muhakkak şirk etmiş olur.” buyurdu.[8]
4Mahmud b. Lübeyd ( radıyallâhu anhu ): Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) evinden çıka geldi: “Ey insanlar! Sirlerin şirkinden sakınınız.” buyurdu. “Ya Resulallah sirlerin şirki nedir?” diye sordular. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Kişi kalkar namazını kendine bakanları gördüğü için cehd ile ziynetleyerek kılarsa işte bu sirlerin şirkidir.” buyurdu.[9]
5Mahmud b. Lübeyd ( radıyallâhu anhu ), Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’den rivayetle: “Sizlerin üzerine en fazla korktuğum şey, küçük şirktir.” Dediler ki: “Küçük şirk nedir, Ya Resulallah?” Resulullah sellem ): “Riyadır.” buyurdu. İnsanlar amelleri ile ( sallallâhu
mükafatlandırıldığında, Aziz ve Celil olan Allah: “Dünyadeyken riyakarlık yaptığınız kimselere gidiniz, bakınız onların yanında bir mükâfat bulabilir misiniz?” buyurdu.[10]
6- Ebû Said İbn-i Ebi Füdale ( radıyallâhu anhu ), (bu zad sahabeden idi), der ki: “Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’dan işittim. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Şüphe olmayan kıyamet gününde Allah’u Teâlâ öncekileri ve sonrakileri topladığında bir münadi çağırır: “Her kim amelinde Allah’a bir kimseyi ortak koştu ise sevabını da ondan istesin. Muhakkak ki Allah kendine ortak kılınanların ortaklıkta en muhtaç olmayanıdır” buyurdu.[11]
B. İhlâsın Önemi Hakkında Ulemanın Sözleri
Mekhûl ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Bir kul ibadetlerini kırk gün ihlâsla yaptığında kalbinden, dilinin üzerine hikmet pınarları zahir olur.”[12]
Sehl b. Abdullah et-Tüsterî ( rahmetullâhi aleyh )’ye nefse hangi şey daha şiddetlidir diye soruldu: “İhlâs” dedi. “Zira ihlâsta nefis için hiçbir nasip yoktur” dedi.[13]
Ebû Süleyman ed-Dârânî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Kul ne zaman ihlâs ederse ondan vesveselerin ve riyanın çoğu kesilir.”[14]
İbn-i Acîbe ( rahmetullâhi aleyh ), Atâullah İskenderî ( rahmetullâhi aleyh )’nin “Hikem”indeki “Ameller ayakta duran suretlerdir. O suretlerin ruhları ise içlerinde ihlâs sırrının bulunmasıdır.” kavlinin şerhinde der ki: “Amellerin hepsi görüntü ve cesetten ibarettir. Ruhları ise içlerinde ihlâsın bulunmasıdır. Suretler ancak ruhlarla kâim olur. Yoksa düşmüş ölü gibidir. Yine böylece bedenî ve kalbî olan amellerin mevcudiyeti ancak içinde ihlâsın bulunması ile mümkün olur. Yoksa kâim olan bir suret ve boş olan bir karaltı olur. Zaten ona da önem verilmez.”[15]
Ulemanın ve ariflerin ihlâs hakkında kelamları sayılamayacak kadar çoktur. Bu kelamların hepsi de ihlâsın ehemmiyetinin azametini ve eserinin büyüklüğünü tekit etmektedir.
C.İhlâsın Mertebeleri
İbn-i Acîbe ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “İhlâs üç derece üzerinedir. Avamın ihlâsı, Havasın ihlâsı ve Havas-ul Havvasın ihlâsıdır.
Avamın İhlâsı : Hakk’la muameleden halkı çıkarıp dünyevi ve uhrevi nasipleri (bedeni ve malı muhafaza edip), rızık genişliğini, cennet saraylarını ve hurilerini talep etmektir.
Havasın İhlâsı : Dünya nasiplerini değil, uhrevi nasiplerini talep etmektir.
İhlâsı :
Hazların
tamamını
kalbinden Havas-ul
Havvasın
çıkarmaktır. Onların ibadetleri kulluğu gerçekleştirmek O’nu görmeyi arzu ederek ve severek rububiyyet vazifelerini yerine getirmektir.
İbn-i Farid ( rahmetullâhi aleyh )’in bir şiirinde:
“Benim cenneti istemem bolluğa kavuşup,
Nimete nail olmam için değil,
Onu sevip istemem yalnız seni görmem içindir” dedi.
Diğer bir şiirde mefhum olarak:
“Onların hepsi cehennem korkusundan ibadet yapıyorlar,
Ve kurtuluşu da büyük bir nasip olarak görüyorlar,
Yahut da cennetlerde sakin olup,
Bahçelerde selsebil ırmağından içmek istiyorlar,
Benim ise cennet ve cehennem düşüncem yok,
Ben onu sevmeme bedel olarak hiçbir şey istemiyorum.”
Ve dedi ki: “Velhâsıl nefisten çıkmak ve riya inceliklerinden halas olmak, şeyhsiz ebediyyen mümkün değildir.”[16] Bu hususu Allah’u Teâlâ daha iyi bilir.
Sûfilerin en yüksek maksatları ihlâsları ile derecelerin en yükseğine çıkmalarıdır. Onlar, yaptıkları ibadette sevap istemeyip yalnızca yüce Allah’ın rızasını talep ederler.
Bir şiirde:
“Onların maksatları ne adn cennetleri, ne güzel huriler, ne de çadırlardır,
Onların maksatları sadece yüce Allah’a nazar etmektir,
İşte kerim olan kavmin (tasavvufçuların) maksadı budur.”
Rabia ( rahmetullâhi aleyhe )’nın dediği gibi: “Senin narından korkarak ve cennetini ümit ederek ibadet etmedim. Sadece Zatın için ibadet ettim.” Eğer orada sevap, ikab, cennet ve cehennem olmasa da onlar ibadetlerini tehir etmez ve taatlarını da terketmezlerdi. Çünkü onlar Allah’a, Allah için ibadet ederler. Zira onların amelleri nimetleri elde ettikten iyiliği ve ihsanı tattıktan sonra tek olan Allah’ın sevgisini, yakınlığını ve rızasını talebin imar ettiği kalpten sadır olmuştur. Bundan sonra O’nun nimetlerine yetiştiler, iyiliğinin ve ihsanının zevkine vardılar.
Bu durum, onlar cennete girmeyi ve cehennemden uzaklaşmayı istemiyorlar
manasına
gelmez.
Tasavvuf
düşmanlarından
bazı ahmakların anladığı gibi değil![17]
Onlar ateşten (cehennemden) hoşlanmazlar ve korkarlar. Çünkü cehennem Allah’ın öfkesinin, gadabının ve öç almasının zuhur ettiği yerdir. Onlar cenneti sever ve onu isterler. Zira o, Allah’ın hoşnutluğu, rızası ve yakınlığıdır. Firavun’un zevcesi Asiye’nin dediği gibi, Tahrim Suresi 11. ayetinde:
“ Ey Rabb’im! Katında benim için bir ev yap!” Asiye cenneti talep etmezden evvel indiyeti ve yakınlığı talep etmiştir. Zira evden evvel civar (yakınlık) talep etmiştir.
Bir şiirde:
“Diyar sevgisi kalbimi kandırmış değil,
Lâkin kalbimi kandıran, diyarda oturan kimsenin sevgisidir.”
Onun rağbeti cennet değildi. Belki de sevgiye, yakınlığa ve yüce Allah’ın rızasına nail olmaktı.
Böylece kulun himmeti ve gayesi yükselirse ister dünyevî, ister uhrevî olsun, bedenî lezzetlerini ve şahsî menfaatlerini düşünmez. Bütün ibadetlerinde sevgi ve yakınlığı talep eder. Kendinde hâlis ubudiyyet gerçekleşir. Kulun isteği himmeti miktarınca olur.
Biz bununla taatından ve ibadetlerinden, uhrevi nimetleri ve cennet lezzetlerinden menfaatlenmeyi yahut da cehennem azabından halas olmayı isteyen kimsenin sapık ve doğru yoldan şaşırmış olduğunu kasdetmiyoruz. Ve onun yüce Allah’ın vaadinden mahrum olduğunu da iddia etmiyoruz. Bilakis o mü’min, itaatkâr ve salih bir kimsedir. Ancak şu var ki onun mertebesi Rab’leri için ihlâsla davranmakla niyetleri yükselen, gayretleri artan kimselerin mertebesinden daha aşağı ve daha düşüktür.
İmam Suyûtî ( rahmetullâhi aleyh ) dedi ki: “Emirleri ve nehiyleri ne sevabın celbi, ne de azabın defi için değil; yalnızca Allah için yerine getirmek ki bu durum Allah’a, Allah için ibadet edenlerin halidir. Allah’tan sevap için veya azaptan korktuğu için Allah’a ibadet edenlerin halleri onların hallerinin hilafınadır. Muhakkak bunlar ne kadar muhip olsalar da yine de nefislerini gözeterek ibadet ederler, lâkin onlar ebrarların (iyilerin) derecesindedir. Bunlar ise mukarrabin (Allah’a yakîn olanların) derecesindedir.”[18]
aleyh ) “Kavaid-ut Tasavvuf”ta der ki: Ahmed Zerrûk ( rahmetullâhi
“Allah’ın büyüklediği şeye tazim göstermek zorunludur. Bunu küçümsemek küfürdür. “Nardan korkarak ve cennetini ümit ederek ibadet etmedik” sözleri uygun olmaz. Eğer bunun manasını öyle anlarsak kesinlikle yüce Allah’ın değer verdiği şeyi küçümseme meydana çıkar ki bu ikiyi küçümsemek ise müslümana sahih olmaz. Bundan cennet ve cehennemden istiğna (cennet ve cehenneme ihtiyaç duymama) çıkar ki mü’min için mevlasının bereketine ihtiyaç duymamak uygun olmaz. Evet, onlar ibadette bu ikiyi kastetmediler. Belki de onlar başka gaye için değil, yüce Allah için amel etmişlerdir. Onlar yüce Allah’tan cenneti ve nardan necat bulmayı istediler. Buna şahit ise yüce Allah’ın Dehr (İnsan) Suresi 9. ayetinde:
“ Onlara şöyle derler: “Size ancak Allah rızası için yemek yediriyoruz.” kavlidir. Allah’ın rızası amele sebep kılınmıştır.[19]
D. Sâlikin Amellerindeki İhlâsı Bozan Şeyler
Sâlike ihlâsını bozan birçok afetler uğrar, bu afetler sâlikin yüce Allah’a seyrini engelleyen perdeler meydana getirir. İşte bunun için afetlere işaret etmek ve sâlikleri onların tehlikelerinden sakındırmak, salikin amelleri Allah rızası için halis oluncaya kadar onlardan kurtulmanın yolunu açıklamak zarurîdir.
Birinci perde : Sâlikin işlediği amelini görüp onu beğenmesi ve yaptığı ameli ma’buduna perde etmesidir.
Yüce Allah’ın üzerindeki fazlını ve tevfikini bilmesi yaptığı ameli görüp beğenmesinden saliki kurtarır. Çünkü o ve ameli, yüce Allah’ın mahlukudur. Yüce Allah Saffat Suresi 96. ayetinde:
“ Oysa ki sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.” buyurmuştur. Kulun yaratma yönünden bir etkisi yoktur. Kul için sadece kesb (çalışma) nisbeti vardır.
Ne zaman ki nefsin sıfatı incelenirse yüce Allah’ın Yusuf Suresi 53. ayetinde onu vasfettiği gibi:
“ Muhakkak nefis kötülüğü emreder.” buyurduğu gibi bilirse kişi yaptığı her hayrın sırf Allah’ın fazlı ve ihsanı olduğunu idrak eder. İşte o zaman Allah’ın şu kelamının manasını tadar. Nur Suresi 21. ayetinde:
“ Eğer üzerinizde Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbiri ebediyyen temize çıkamazdı.” buyurdu.
Kul amellerini görmekten ve onları beğenmekten nefsini ve nefsinin iç yüzünü tanımakla kurtulur. Bu sebeple insan nefsini tanımayı elde etmek için gayret göstermelidir.
İkinci perde : Ameline karşılık istemektir. Karşılık ise ya dünyada ya da ahirette olur. Dünyada olan karşılık çeşitli şehvanî arzulardır; kendini duyurma, şöhret sevgisi, ön plana çıkma isteği ve başka şeyler. Ayrıca bazı halleri, makamları, keşifleri ve marifetleri talep etmesidir.
İşte bunun için büyük arif Şeyh Arslan ( rahmetullâhi aleyh ) matlubunun, mahbubunun ve maksudunun dışına iltifat edenlere nasihat ederek diyor ki: “Ey şehvetlerin ve ibadetlerin esiri! Ey makamların ve keşiflerin esiri! Sen aldanmışsın!”[20] Şeyh Arslan burada nefsî arzuların, ibadetlerin, makamların ve keşiflerin dünyalık istekler olduğunu ve kişiyle Allah arasına girdiğini ve bu kişinin o istekleri elde etmek için onların esiri olduğunu vurguladı. Halbuki bunlarla eğlenmek, bunları yaradana vasıl olmaktan kişiyi alıkor. Yüce Allah Necm Suresi 42. ayetinde:
“ Elbette sonunda Rabb’ine gideceksin.” buyurdu.
aleyh ),Şeyh Arslan’ın bu Şeyh Abdulgani en-Nablusî ( rahmetullâhi
kelamını yorumlayarak der ki: “Eğer sen sadık olsaydın şehvanî arzulara, ibadetlere, hatta makam ve keşiflere iltifat etmezdin. Niyetini Allah’tan gayriyi bırakıp sadece Allah’a tahsis eder, tüm gayret ve himmetini Allah’a ayırır, O’ndan gayriyi de terkederdin.”
Sonra Atâullah İskenderî ( rahmetullâhi aleyh ) “Et-Tenvir fi İskat-i Tedbir” kitabında şeyhi Ebûl Abbas el-Mursî ( rahmetullâhi aleyh )’den naklederek der ki: “Bir velî Allah’a vasıl olamaz ta ki arzularından kesilmedikçe.” Bazılarının kelamında ise: “Eğer sen kainatın zirvesine çıkartılsan ve “La mekan”a yükseltilsen sonra da bir göz kırpımı kadar gururlansan sen “Ul-ul Elbâb” (akıl sahibi) değilsin.” denilmiştir.
İbn-i Farid ( rahmetullâhi aleyh ) bir şiirinde der ki:
“Her şeyin güzelliğinin bana aşikâra tecelli etmesi beni sıktı,
Ben dedim ki benim arzum senden ötede.”
Kainatın ve mahlukatın güzelliğine iltifat edip oyalanmak, aldanmak ve kesilmektir.[21]
Bazıları hali böyle olanlara nasihat olarak der ki:
“Ne zaman bütün mertebelerin senin üzerine açıklandığını görürsen, Onlardan ve onlara benzeyen şeylerden kaçın, çünkü biz kaçındık.” İbn-i Atâullah ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Sâlikin himmeti keşfedilen şeylerle oyalanmayı isterse hakikatin gizli sesleri nida eder: “Aradığın önünde.”[22]
Kulun bu makamları ve gayrılarını talep etmesi gizli bir şehvettir. Bu durumda ya ona nail olur, onunla mütmain olur ve maksattan perdelenir ya da gittiği şeye nail olamaz. Ancak bu makamları Allah’a ulaşmaya vesile etmesi müstesnadır. Bu makamları vesile kılmadan sadece onları elde etmek için çalışırsa arzusuna ulaşamaz. Azmi gevşer ümitsizliğe düşer. O anda gerilemeye başlar. Eğer mürşid irşadıyla müridini gözetim altında tutarsa bu vartadan (musibetten) kurtulması mümkün olur. Yoksa kesilme devam eder, yüzü üzerine zarar ve ziyan içinde döner.
Ahirette karşılık isteği ise cennete girip nardan necat bulmaktır.
Seyrini tashih ederek cennete ancak yüce Allah’ın rahmeti ile girmeye itikat etmek ve amel ile girilmediğine inanmaktır. Muhakkak Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’den rivayet olundu ki: “Elbette sizden biriniz ameli sebebi ile cennete giremez.” Dediler ki: “Sende mi Ya Resulallah? Peygamberimiz ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Evet ben de” dedi. Ancak Allah’ın rahmet edip beni koruması müstesna” buyurdu.[23]
Kulu, ameline bedel istemekten kurtaran aciz bir kul olduğunu bilmesidir. Zira onun cennete girip nardan kurtulması ancak Allah’u Teâlâ’nın fazlı keremi iledir. Kul efendilik tavrı (büyüklenme) ile bir şeye malik olamaz. Öyleyse Allah’a ibadeti sırf kulluk için olmalıdır. Ecir ve sevaplara nail olması ibadetlere tevfiki gibi Allah’ın ona dünyada ve ahirette fazlı ve ihsanıdır. Bu tevfikin Allah’ın nimetleri cümlesinden olduğunu görürse bu nimetlere karşı Allah’ın şükrünü süratle yapar. İşte o zaman ameline bedel istemekten kurtulur.
Üçüncü perde : Amellerinden razı olup onunla gururlanmaktır.
Amelinden razı olup onu beğenmesinden kurtulmak da iki şeyle olur: 1Amellerinde ayıplarını görmek. Amellerden bir amel ne kadar da az olsa yine de onun içinde şeytanın ve nefsin bir payı vardır.
Şeytanın nasibi: Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a kişinin namazının içinde iltifat edilmesinden sorulduğunda, bizi ona irşad ederek buyurdu ki: “O çalmaktır. Şeytan kulun namazından çalar.”[24]
İbn-i Kayyım Cevziyye ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Bu iltifat göz açıp yumuncaya kadar veya bir an oldu ise acaba yüce Allah’tan gayriye kalbin iltifatı nasıl olur? İşte bu, şeytanın kulluktan aldığı en büyük paydır.”[25]
Amelde nefsin nasibini ise ancak onu ariflerden basiret sahibi olanlar anlar.
2- Kulun Rabb’in hak ettiği ubudiyyet hukukunu zahir ve bâtın edepleri ve şartları bilmesidir. Eğer kul gece-gündüz çalışsa da elbette nefsini Allah’ın karşısında kusurlu görmeli ve demelidir ki: “Aciz ve zaif kul nerede, kainatı yaradan nerede?” İşte böylece yüce Allah, yarattığının kendisinin büyüklüğünün karşısında kusurlu olduğunu Zümer Suresi 67. ayetinde bize açıklayarak:
“ Onlar, Allah’ı hakkıyla tanıyıp bilemediler.” buyurdu.
Hülâsa
Muhakkak ihlâs, illet ve şaibelerden ameli temizlemektir. Bu illetlerin kaynağı bazen ameli yapana taalluk eder, mesela onların kendini methini, tazimini istemek ve zem etmelerinden kaçınmak gibi. Bazen de bu illetlerin kaynağı amele taalluk eder bu da onunla (amelle) aldanmak veya amelden dolayı karşılık beklemek gibidir. Bunların hepsi aynıdır…
İşte bunun için yüksek azim sahipleri Allah için dinlerinde ihlâslı oldular. Kalplerinde yüce Allah’ın Zariyat Suresi 50. ayetindeki:
“ O halde Allah’a koşun!” nidasını duydular. Hakk’ın sesine icabet ettiler. Onlardan bazıları, ona boyun eğerek şöyle derler: “İnsanların hepsini geriye bıraktım, sana geldim.”
Dipnotlar
- Risale-i Kuşeyriyye s.95-96’da.
- Risale-i Kuşeyriyye s.95-96’da.
- Risale-i Kuşeyriyye s.95-96’da.
- Risale-i Kuşeyriyye s.95-96’da.
- Risale-i Kuşeyriyye s.95-96’da.
- Ebû Davud ve Nesaî isnadın ceyyidin dediler.
- Müslim Kitab-ul Birr Ves-Sılada
- Beyhaki rivayet etti. Terğib Vet-Terhib c.2 s.31’de olduğu gibi.
- İbn-i Huzeyme Sahihinde rivayet etti.
- İmam Ahmed isnadı ceyyidle rivayet etti.
- Tirmizi, Kitab-ut Tefsir’de, Sure-i Kehf’in tefsirinde rivayet etti.
- Risale-i Kuşeyriyye s.95-96’da.
- Risale-i Kuşeyriyye s.95-96’da.
- Risale-i Kuşeyriyye s.95-96’da.
- İbn-i Acîbe, İkaz-ül Himem fi Şerh-il Hikem c.1 s.25’de
- İkaz-ul Himem fi Şerh-il Hikem c.1 s.25-26’da
- Zira bazıları Rabiat-ül Adaviyye (rahmetullâhi aleyhe)’nin kelamını eleştiriyorlar. Zira o rağbet etmeyi ve korkmayı kaldırıyor, diye itham edip suçluyorlar. Bu bir cehalet ve kandırmacadır. Çünkü o, rağbet ve korku sınırından çıkmamıştır. Lâkin o havf ve reca ile yücelmiştir. Onun rağbeti Allah’ın rızası, ona yaklaşması ve sevgisidir. Onun korkusu gadabından ve ondan uzaklaşmaktan dolayı idi. Ne zamanki kişinin imanı güçlü olursa, korkusu artar ve ümidi yükselir. Rabia her zaman çok ağlar, Yüce Allah’tan korkar ve feryat ederdi!
- İmamı Suyûtî Te’yid-ül Hakikat-ül Aliyye s.61’de
- Ahmed Zerrûk, Kavaid’ut Tasavvuf s.76’da
- Hamret-ül Han ve Rennet-ül Elhan s.177’de
- Hamret-ül Han ve Rennet-ül Elhan, Şerh-ul Risalet-il Şeyh Arslan Dımışki, Li Abdil Ganiyyil Nablusî s.29’da
- İkaz-ül Himem fi Şerh-il Hikem c.1 s.51’de
- Buhari, Kitab-ul Merda’da ve Müslim, Kitab-u Sıfatil Münafikin’da rivayet ettiler.
- Buhari, Kitab-u Ebvab-u Sıfat-ıs Salat’ta Ayşe (radıyallâhu anhuma)’dan, Tirmizi Kitab-u Ebvab-us Salat’ta hasen, sahih demiştir.
- Medaric-üs Sâlikin c.2 s.5’de
- İbn-i Allan Şerh-i Riyaz-üs Salihin c.1 s.194’de
- İbn-i Allan Şerh-i Riyaz-üs Salihin c.1 s.194’de
- İbn-i Allan Şerh-i Riyaz-üs Salihin c.1 s.194’de
- Bunun için Gazalî’nin İhya kitabına, Ebû Talib-il Mekkî’nin Kut-ul Kulûb’una, İbn-ül Kayyım’ın Medaric-üs Sâlik’ine ve diğer geniş kitaplara bakınız!
