Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 3, 2026

İlahî Sevgi (Tasavvuf Sözlüğü)

Allah sevgisi, makamların en uzağı ve derecelerin en yüksek zirvesidir. Muhabbete yetiştikten sonra gelen şevk, ünsiyet ve rıza gibi makamlar muhabbetin semeresi ve tabileridir. Muhabbetten evvel ancak tevbe, sabır ve …

Allah sevgisi, makamların en uzağı ve derecelerin en yüksek zirvesidir. Muhabbete yetiştikten sonra gelen şevk, ünsiyet ve rıza gibi makamlar muhabbetin semeresi ve tabileridir. Muhabbetten evvel ancak tevbe, sabır ve zühd gibi mukaddemeler vardır.[1]

Muhabbet, bundan daha açık bir şekilde tarif edilemez! Bundan sonra yapılacak tarifler ve sınırlamalar ancak konunun gizli kalmasına sebep olur. Tarifi yaşamakla olur. Yapılan tarifler ilimlerde bir konu olması içindir. Muhabbet muhiblerin kalplerine akan zevkî bir haldir. Zevkten başka bir tabirle açıklanamaz. Muhabbet hakkında bütün denilenler, ancak etkilerini açıklamak, semerelerini tâbir etmek ve sebeplerini izahtan başka bir şey değildir.

Şeyhü’l Ekber İbn-ül Arabî el-Hatemî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “İnsanlar muhabbetin tarifinde ihtilaf ettiler. Muhabbeti sınırları belli bir şekilde tarif eden birini görmedim. Tam tersine tasavvur dahi edilemez. Muhabbetin tarifi neticeler, etkiler ve kapsadığı alanlar gözetilerek yapılır. Bilhassa Cenab-ü İlâhiyy-ül Aziz olan yüce Allah muhabbetle sıfatlanmıştır. Bu hususta işittiğimin en güzeli, Ebû’l Abbas es-Sanhacı ( rahmetullâhi aleyh )’dan birçoklarının bize anlattığı şeydir. Ona muhabbetten sorulduğunda şöyle dediğini işittik: “Gayretin (kıskançlık) muhabbetin sıfatlarından olduğunu ve tarif edilemeyen bir gizliliğe sahip olduğunu açıkladı.”[2]

İbn-i Debbağ ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Muhakkak muhabbeti, ancak hakikatını tadan ifade edebilir. Her kim tadını tadarsa tabiri mümkün olmayan bir şakınlık onu kaplar. Zil zurna sarhoş olan kimseye sarhoşluğun hakikatından sorulduğunda aklını kaplayan bu hal sebebiyle sorulan soruya cevap veremez. Bu iki sarhoşluk arasındaki fark, içki içenin sarhoşluğu sonradan arız olduğu için, ayması mümkün olup aydığında onu ifade edebilir. Ancak muhabbet sarhoşluğu zatında devamlı olduğu için ona yetişenin ayması mümkün olmaz ki onun hakikatinden haber versin!”

Şairin dediği gibi:

“İçkiyi içen, içkiden ayar,

Aşkın sarhoşluğu devam eder.”[3]

Bunun için Cüneyd Bağdadî ( rahmetullâhi

aleyh )’ye muhabbetten sorulduğunda, cevabı iki gözünden yaş dolup akması, kalbinin aşk ve şevk ile çarpması sonra muhabbetten kaynaklanan sözler ifade etmesidir. Ebû Bekir el-Kettânî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Muhabbet hakkında bir mesele Allah’ın aziz kıldığı Mekke’de Hac mevsiminde, cereyan etti.” Şeyhler bunun hakkında konuştular. Cüneyd ( rahmetullâhi aleyh ) ise içlerinde yaş bakımından en küçüğü idi. Ona dediler ki: “Ey Iraklı, yanında ne bilgi varsa söyle!” Başını yere eğdi gözleri yaş doldu sonra dedi ki: “Nefsini terkeden, Rabb’inin zikrine bağlı, Allah’ın hukukunun edasıyla kâim, kalbiyle Allah’a bakan bir kuldur. Heybetinin nurları ve aşk kasesinden içtiği şarabın saflığı onun kalbini yakmıştır. Onun için Cebbar, gaybının örtüsünden inkişaf eder. Konuşursa Allah’ı konuşan, nutuk ederse Allah’tan nutuk eden, hareket ederse Allah’ın emri ile hareket eden, sakin olduğunda da Allah’la beraber olan bir kuldur. Şu halde o kul Allah iledir, Allah içindir, Allah ile beraberdir.” O zaman şeyhler ağladılar ve dediler ki: “Bundan ziyadesi olmaz. Ey Tac-ül Arifin Allah mükâfatını versin.”[4]

A. Muhabbetin Delili ve Fazileti

Allah’ın kuluna, kulun da Rabb’ine muhabbetinin delilleri çoktur. Yüce Allah Mâide Suresi 54. ayetinde:

“ Allah onları sever onlar da Allah’ı severler.” Yine Bakara Suresi 165. ayetinde:

“ İman edenler ise Allah için sevgice daha kuvvetlidirler.” Ve yine Âl-i İmrân Suresi 31. ayetinde:

“ De ki, eğer siz Allah’ı seviyorsanız hemen bana uyun ki Allah da sizleri sevsin ve suçlarınızı mağfiretle örtsün.” buyurmaktadır. Allah sizi sevsin cümlesi, Allah’ın muhabbetine, faydasına ve faziletine delildir.

Sünnette ise Enes ( radıyallâhu anhu )’den rivayetle Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Üç haslet her kimde var ise imanın tadını bulur: Allah ve Resulü kendisine her şeyden daha sevgili olmak, sevdiği kişiyi ancak Allah için sevmek ve ateşe atılmayı hoş görmediği gibi küfre dönmeyi de hoş görmemektir.” buyurdu.[5]

Ebû Hureyre ( radıyallâhu anhu )’den, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Yüce Allah buyuruyor ki: “Kim benim evliyama düşman olursa ben ona harp ilan ederim. Kulum bana, kendine farz kıldığım amellerden daha sevgili bir şeyle yaklaşamaz. Kulum bana, ben kendini sevinceye kadar nafilelerle yaklaşmaya devam eder. Onu sevdiğimde artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden isterse istediğini muhakkak veririm. Eğer bana sığınmak isterse onu muhakkak korurum. Mü’minin ölümü karşısında tereddüt ettiğim gibi hiçbir şeyde tereddüt etmedim. Mü’min ölümünden hoşlanmıyor, ben de onun günahından hoşlanmıyorum.” buyurdu. (Bu hadis-i şerif müşebbahat hadislerdendir. Bence azaları ile yapmak istediği ve yaptığı amellerini kabul ederim demektir. Yüce Allah daha iyi bilir. Mütercim.)[6]

Ebû Hureyre ( radıyallâhu anhu )’den Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): Allah bir kulu sevdiğinde Cebrail’i çağırır: “Ben filanı seviyorum, sen de onu sev” der. Bu sebeple Cebrail (aleyhisselâm) da onu sever. Sonra sema ehline nida eder ve der ki: “Muhakkak Allah filanı seviyor, siz de onu sevin. Sema ehli de onu sever. Sonra da yerde kabul görür. Yani yer ehli de onu sever.” buyurdu.[7]

Ebû Derdâ ( radıyallâhu anhu ) Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’dan rivayetle: Şu, Davud (aleyhisselâm) ’ın duasından idi: “Ey Allah’ım! Ben senin sevgini ve seni sevenin sevgisini istiyorum. Senin sevgine yetiştiren ameli istiyorum. Ey Allah’ım! Senin sevgini bana nefsimden, ehlimden ve soğuk sudan daha sevgili kıl!” buyurdu.”[8]

Kur’an ve sünnet, kullardan Allah’ı sevenlerin ve Allah’ın da sevmiş olduğu kulların amelleri, sözleri ve güzel ahlâkları ile doludur:

Âl-i İmrân Suresi 146. ayetinde:

“Allah sabredenleri sever.”

Mâide Suresi 93. ayetinde:

“ Allah muhsinleri sever.”

Bakara Suresi 222. ayetinde:

“ Muhakkak Allah tevbe edenleri ve temizlenenleri sever.” buyurdu.

Bunların zıddı ise Bakara Suresi 205. ayetinde:

“ Allah fesadı sevmez.”

Hadid Suresi 23. ayetinde:

“ Çünkü Allah kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.”

Âl-i İmrân Suresi 57. ayetinde:

“ Allah zâlimleri sevmez.” buyurmuştur.

Muhakkak ki Resulullah ( sallallâhu

sellem ) birçok hadis-i şeriflerinde, Allah ve Resulünü sevmeyi imanın şartlarından kılmış ve: “Sizden biriniz (hakkı ile) inanmış olmaz. Hatta ben kendine ehlinden, malından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça” buyurmuştur.[9]

Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) sahabelerini muhabbete yönlendirir, muhabbetin büyük bir tesirinin ve yüce bir makam olduğuna yüce Allah’ın nimetlerine ve yüksek faziletlerine dikkatlerini çekerdi. Sonra onlara Allah sevgisinin Resulullah ( sallallâhu

sellem )’ı sevmeyi gerektirdiğini ve Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ı sevmelerinin Allah’ın sevgisine yetiştirdiğini açıklardı. Hz. Muhammed ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Nimetleri ile sizi beslediği için Allah’ı sevin, Allah sevgisi ile de beni sevin.” buyurdu.[10]

Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) muhiblere sevdikleri ile beraber olacaklarını tebşir etti. Bu hususta Enes ( radıyallâhu anhu ) rivayet etti ki: “Bir kişi Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a gelerek: “Kıyamet ne zaman kopar ya Resulallah?” diye sordu. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Onun için ne hazırladın?” O da: “Ne çok namaz, ne çok oruç ve ne de sadaka hazırladım. Lâkin ben Allah ve Resulünü çok seviyorum.” dedi. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Sen sevdiğinle berabersin” buyurdu. Enes ( radıyallâhu anhu ) dedi ki: “Bizde mi öyleyiz?” Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Evet” dedi. Buna çok ferahlandık.[11]

Muhabbet hakkında hadis-i şerifler çoktur. Hepsi de faziletinin büyüklüğüne ve tesirinin kapsamına işaret eder. Sahabe-i kiram ( radıyallâhu anhu m) Allah ve Resulünün muhabbetini tahakkuk ettirdiklerinde; imanda, ahlâkta ve fedakârlıkta kemâlin zirvesine yetiştiler. Muhabbetin tatlılığı, belalara giriftar olmanın acılığını, mihnetlerin katılığını onlara unutturdu. Muhabbet onları ruhu, malı, vakti, bütün kıymetli ve nefis şeyleri sevdiklerinin yoluna harcamaya ve mahbublarının rıza ve sevgisini elde etmek için kendilerini feda etmeye sevk etti.

İslâm, hakikatte ameller, teklifler ve hükümlerdir. Muhabbet ise onların ruhudur. Muhabbetsiz ameller ise cansız görüntülerdir yani heykellerdir.

B. Muhabbeti Doğuran Sebepler

Âlimler muhabbeti doğuran birçok sebep olduğunu zikrettiler. Bunların en önemlileri on tanedir.

Birincisi: Kur’anı tedebbür ile okumak ve manalarını ve kastedileni anlamaya çalışmak.

İkincisi: Farzlardan sonra nafilelerle Allah’a yaklaşmak. Nafileler muhabbetten sonra mahbubiyet derecesine yetiştirir.

Üçüncüsü: Her halükârda dili, kalbi, ameli ve hali ile O’nun zikrine devam etmek, muhabbetten nasibi, bu zikirdeki nasibi miktarıncadır.

Dördüncüsü: Hevâ (arzu) gâlip geldiğinde Allah’ın amaç ve gayesini, kendi amaç ve gayesine tercih etmek. Yükseliş ne kadar zor ise de O’nun arzusuna tırmanmak gerekir.

Beşincisi: Kalbin, yüce Allah’ın isimlerini, sıfatlarını müşâhede edip öğrenerek bilgi sahibi olmasıdır. Kalbin bu marifet bahçelerinde ve bahçelerinin önünde istediği gibi hareket etmesidir. Zira her kim yüce Allah’ı isimleri ile, sıfatları ile ve fiilleri ile bilirse yüce Allah kesinlikle onu sever.

Altıncısı: O’nun iyiliğini, ihsanını, gizli ve açık olan nimetlerini müşâhede etmek. Zira bunlar Allah’ın muhabbetine sebeptir.

Yedincisi: Kalbin yüce Allah’ın huzurunda tezellül ve tevazuyla tamamen kırılmasıdır.

Sekizincisi: Onunla ilâhi tecelli vaktinde münacaat için halvet yapmak. Bilhassa seherlerde kelamını tilavet etmek, huzurunda kalple ve edeple durmak, sonra da bunu tevbe ve istiğfarla bitirmek.

Dokuzuncusu: Muhib ve sadıklarla bir mecliste bulunmak. Meyvelerin güzelleri seçilip alındığı gibi onların kelam ve semerelerinin de en güzellerini almak, onların huzurunda bir maslahat olmadıkça konuşmayıp sükut etmek edeptendir. Sen bu durumu halin için bir ziyadelik ve gayrın için de bir menfaat olduğunu iyi bilirsin.

Onuncusu: Yüce Allah ile kalbinin arasına perde olan bütün sebeplerden uzaklaşmandır.

Yukarıda geçen muhabbet sebepleri ve diğerlerinden dolayı muhipler muhabbet menzillerine kavuşur.[12]

C. Muhabbetin Alametleri

İnsanların çoğu Allah ve Resulünü sevdiklerini iddia ederler. Lisanın iddası amelsiz ne kadar da kolaydır. İnsan nefsin aldatmacasına uymamalıdır. Bilakis iyi bilmesi lazımdır ki Allah sevgisine delalet eden alametler vardır. Kalpte, lisanda ve diğer azalarda meydana çıkan semereler vardır. Kendi kendini aldatmaması için nefsini sevgi terazisine koysun. Sevginin alametleri var mı yok mu diye nefsini denesin. Bunlar da gayet çoktur. Onlardan bazıları:

1- Dar-üs selamda (ahiret yurdunda) keşif ve müşâhede yoluyla habibe kavuşmayı istemek. Allah’a kavuşmayı ve onu müşâhedeyi kalp sevmedikçe kalbin mahbubu yani Allah’ı sevmesi tasavvur edilemez. Allah’a vuslat dünyadan irtihal ve ölümle ayrılmakla olur. O zaman onun ölümden kaçmayıp bilakis ölümü sevmesi gerekir. Çünkü ölüm kavuşmanın anahtarıdır. Efendimiz ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Her kim Allah’a kavuşmayı isterse Allah da ona kavuşmayı ister.” buyurur.[13] Bundan dolayı Sahabe-i kiram ( radıyallâhu anhu m) Allah yolunda şehid olmayı severlerdi. Harp için çağırıldıklarında: “Allah’a kavuşmaya merhaba!” derlerdi.

2- Yüce Allah’ın sevdiğini zahirde ve bâtında kendi sevdiğine tercih etmek. Taatı gerekli kılmak, tembellikten ve hevâsına uymaktan sakınmak. Kim Allah’ı severse ona isyan etmez. Bundan dolayı İbn-i Mübarek ( rahmetullâhi aleyh ) bir şiirinde buyurdu ki:

“Yüce Allah’ı sevdiğini iddia ettiğin halde O’na isyan ediyorsun,

Yemin olsun ki bu kıyas hayret vericidir,

Eğer sevginde sadık olsaydın, elbette O’na itaat ederdin,

Muhakkak ki bir kimseyi seven, sevdiğine itaat eder.”

Yine bu manada denildi ki:

“Sen arzu ettiğin için, kendi arzularımı terkederim,

Nefsim istemese de senin razı olduğuna, ben de razı olurum.”

Yüce Allah’a itaat ve muhabbet; konuşmada, fiillerde ve ahlâkta Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a ittiba etmeyi gerektirir. Yüce Allah Âl-i İmrân Suresi 31. ayetinde:

“ De ki; eğer siz Allah’ı seviyorsanız, hemen bana uyun ki Allah da sizleri sevsin ve suçlarınızı mağfiretle örtsün. Allah gafurdur, rahimdir.” buyurdu.

3- Yüce Allah’ın zikrini çok yapmak, lisanın zikirden kesilmemesi ve kalbin zikirden boş kalmamasıdır. Her kim bir şeyi severse zikrini çok yapar.

Bir şiirde:

“Hayalin kalbimde, zikrin ağzımda,

Ve meskenin kalbimde nereye kaybolursun?” denmiştir.

4- Halvette Allah’a münâcâtı ve Allah’ın Kitab’ını okumakla ünsiyet ede! Teheccüd için, gecenin sakinliğini ve vaktin berraklığını ganimet bilip, devam ede! Muhabbetin en az derecesi, halvette dostla beraber olmaktan hoşlanmaktır. Münâcâtla nimetlenmektir.

5- Allah’tan başka hiçbir şeyi yitirip fevtetmesine üzülmeye! Allah’ın zikrinden ve taatından uzak kalıp fevtettiği saatten başka şeyler için üzüntüsünü büyütmeye! Gafil kaldığı şeylerden dolayı yalvarmasını ve tevbe etmesini çoğalta!

6Taattan lezzet alıp ferahla yaşaya, taata yönelmeyi ağır görmeye, ondan dolayı yorgunluk duymaya!

7Allah’ın bütün kullarına karşı şefkatli ve merhametli ola! Ancak Allah düşmanlarına karşı, yüce Allah’ın Fetih Suresi 29. ayetinde:

“ Onlar kafirlere karşı çok şiddetli, kendi aralarında ise merhametlidirler.” buyurduğu gibi tavizsiz ola!

8- Allah’ın sevgisinde, heybet ve azametinin altında hem korka hem de iyimser ola. Zannedilir ki korku sevgiye engeldir. Öyle değil! Nasıl ki cemali idrak etmek sevgiyi icab ettirir, azameti idrak etmek ise heybeti icab ettirir. Muhiblerin derecelerine göre korkuları vardır. Mesela, Allah’ın yüz çevirmesi korkusu, perdelemesi ve uzaklaşması korkusu gibi. Bunun için bazı muhibler bir şiirde dediler ki:

“Ben sevgiliyi, O’ndan korktuğum halde bildim,

Seni ancak seni bilen sever.”

9- Mahbuba tazim ederek, yücelterek, heybetinden etkilenerek ve kalbini isteyerek muhabbet ve vecdi izhar etmekten ve sahte sevgi davasından kaçınmakla sevgiyi gizlemek. Bazı sevenler gizlemeden aciz kalarak bir şiirde şöyle dediler:

“Aşkı gizliyor, fakat gözyaşı sırlarını açıklıyor,

(Aldığı) nefes onda olan aşkı meydana çıkarıyor.”

Bazısı da başka bir şiirde dediler ki:

“Kalbi başkasıyla olanın hali nasıl olacak?

Onun sırrı göz açıp kapayıncaya kadar nasıl gizlenir?”

10Allah’la ünsiyet kurup O’ndan razı olmaktır. Allah’la olan ünsiyetin alameti ise halk ile ünsiyeti kesip Allah’ın zikrinden lezzet almaktır. Eğer onlara karışırsa o, cemaatın içinde tek kişi gibi olur. Halvette ise cemaatın içinde gibi olur.

İmam Ali ( radıyallâhu anhu ) Allah’la ünsiyet eden muhibleri vasfederek diyor ki: “Onlar ilimleri ile gerçek duruma vakıf olan bir topluluktur. Yakîn ruhu ile mübaşeret ettiler. Zenginlere zorluk veren şeyle rahatladılar. Cahillerin ürktüğü şeylerle ünsiyet ettiler. Ruhları en yüksek yere bağlı olarak bedenleri dünyayla beraber oldu. İşte bunlar yeryüzünde Allah’ın halifeleri ve O’nun dinine çağıran kimselerdir.”[14]

D. Muhabbetin Mertebeleri

Âlimler muhabbetin on tane mertebesi olduğunu zikretti:

1- Alaka: Kalp mahbup ile alaka kurduğu için bu isim verildi.

2- İrade: Kalbin mahbubuna meyledip onu murad etmesidir.

3- Sabâbe: Yüksek yerden suyun dökülmesi gibi kontrol edilemeyecek şekilde kalbin mahbubuna yönelmesidir.

4- Garam: Kalpte sabit duran ayrılmayan sevgidir. Alacaklının borçlusunu düşünmesi gibi.

5Vidad: Muhabbetin temiz, hâlis ve içten sevgi şeklinde olmasıdır. 6Şeğaf: Sevginin kalbin iç zarına yetişmesiyle olur. Bu hususta İmam-ı Cüneyd ( rahmetullâhi aleyh ): “Şeğaf mertebesinde olan kişi sevdiğinden gelen cefayı görmez. Bilakis onu adalet ve vefa olarak görür.” dedi. Bir şiirde:

“Sizin bana eziyetiniz benim yanımda tatlıdır,

Sizin bana hevanızın hükmünce zulmetmeniz adalettir.” denilmiştir. 7- Aşk: Öyle ifratına bir sevgi ki sahibine zararından korkulur.

8Teteyyüm: Sevilen kişiye zelil ve kul olmak. Arapçada zelil kılmak ve köle edinmek tabiri, bu ismin türediği fiille açıklanıyor.

9Teabbüd: Teteyyümden daha üstündür. Zira kulun nefsinde kendisi için hiçbir şey kalmaz.

10-Hullet: Bu mertebeye iki dost olan İbrahim ve Muhammed (aleyhisselâm) ulaştı. Bu muhibbin (sevenin) ruhuna ve kalbine sızan bir muhabbettir. Hatta kendilerinin kalplerinde mahbubdan başkasına hiçbir yer kalmamıştır.[15]

Sûfiyye muhakkak bu hayatın sirrinin iki harf üzere kâim olduğunu gördüler. O da el-Ha el-Ba ( ّ )الحُبdır.

Bir şiirde:

“İnsanın halinin en güzeli sıdk,

En kâmil vasfı ise Ha ile Ba ( ّ )الحُبdır” denildi.

Sevgi bulunduğunda zorluklar kolay ve lezzetli olur:

“Ey varlığın sirri!

Eğer sen olmasaydın ne yaşamım,

Ne de varlığım güzel olurdu.

Ne namazım, ne rükuum ve

Ne de secdelerimde terennüm etmezdim.” denildi.

Hubb (sevgi), kalbe yerleştiğinde kalbin kara noktalarından biri olan dünyayı kalpten çıkarır. Sahibi ise güzel ve nimetli bir hayat yaşar. Hiçbir sıkıntı onun kalbine gitmeye bir yol bulamaz.

Sûfilerden birisi mezarlıkta bir kabrin üzerinde bir kişinin ağladığına rastgelir ve neden ağladığını sorar. O der ki: “Benim bir dostum vefat etti, ona ağlıyorum.” Sûfi ona: “Bir ölüme mahkum olan dostu sevmekle nefsine zulmetmişsin. Eğer sen ölmeyen, senden ayrılmayan bir dostu (Allah’ı) sevseydin, o dostunun ayrılmasıyla sen de azap görmezdin.” demiştir.

Sevdiği kişiye kavuşmaktan ümidini kesen kişinin ölümünü ucuz görmesi veya basit bir mal karşılığında kalbinin bağlandığı kimseden kesilmesi, intihar, kendini yakma, ölüm kayasına atlama gibi sevenlerin bu tür işlerini üzüntüyle dinliyoruz.

Bir şiirde:

“Eğer sen hoşa giden hayatı yaşamak istersen,

Gitmesinden korktuğun şeyi ittihaz edinme!” denmiştir.

Allah’ı seven, O’nu Rabb, Muhammed ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’i Resul, İslâm’ı din olarak seçen Allah ve Resülü’nün aşıkları nerede!

Onlardan ölümü seven kimseler ve arkasından sevdikleriyle karşılaşmak için ölüme şu sözlerle merhaba diyenler vardır: ”Yarın sevdiklerimle,

Muhammed

( sallallâhu

sellem )

ve

ashabıyla, buluşacağım.” Onlardan cihat sahasında nefsini ve kanını feda edenler, Allah’ın rızasına nail olup karşılaşmak, nasiplerini almak isteyenler ve onlardan nefsini Allah yolunda feda eden toplumlarla, nefsini basit ve hakir olan bir şey için feda edenler arasında büyük bir fark vardır.

Bir şiirde:

“Sen kimin sevgisi sebebiyle ölüme düçar oldun?

Aşk hususunda nefsin için kimi istiyorsan onu seç.”

Sevenin toplayacağı en yüksek ve en pahalı meyveler,

karşılıklı sevgi:

“ Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler.” (Maide 54) ,

karşılıklı rıza :

“Allah onlardan, onlar da Allah’tan razıdır.” (Beyyine 8 )

karşılıklı zikir :

“ O halde beni zikredin, ben de sizi anayım.” ( Bakara 152)

İsa (aleyhisselâm) ibadetten dolayı renkleri değişmiş, bedenleri zayıflamış âbidlerden bir taifeye uğradı. Onlara: “Siz kimlersiniz?” diye sordu. Onlar da: “Biz yüce Allah’a ibadet eden kimseleriz.” dediler. O: “Ne için ibadet ettiniz?” diye sordu. Onlar: “Allah bizi cehennem ateşi ile korkuttu. Biz de ondan korktuk.” dediler. İsa (aleyhisselâm) : “Yüce Allah sizi korktuğunuzdan emin kıldı.” dedi. Sonra onlardan daha şiddetli ibadet eden bir taifeye uğradı. Onlara: “Ne için ibadet ediyorsunuz?” diye sordu. Onlar: “Allah bizi cennetiyle, velîlerine hazırladığı ile heveslendirip şevklendiriyor ve biz ibadetimiz sebebiyle cennetini umuyoruz.” dediler. İsa (aleyhisselâm) : “Yüce Allah umduğunuzu size verdi.” dedi. Sonra onları geçti ve ibadet eden başka bir topluluğa uğradı. Onlara: “Siz kimsiniz?” diye sordu. Onlar: “Bizler yüce Allah’ı seven muhib kimseleriz. Narından korkarak ve cennetine heveslenerek ibadet etmedik. Lâkin ona muhib olup celalına tazim ettiğimiz için ibadet ediyoruz.” dediler. Onlara: “Siz hakikaten Allah’ın velîlerisiniz. Ben sizlerle beraber olmak için emrolundum.” dedi ve onların aralarında kaldı.[16] Bu delil, amaçlarının farklılığıyla insanların da farklı olduğuna işaret ediyor. Zira onlardan dünyayı isteyenler, ahireti isteyenler ve yüce Allah’ı isteyenler vardır.

Sûfilerden bazıları, yüce Allah’ın Âl-i İmrân Suresi 152. ayetinde:

“ Kiminiz dünyayı istiyordu, kiminiz de ahireti istiyordu.” buyurduğunu işittiklerinde bir sûfi, “Yüce Allah’ı isteyenler nerede!?” dedi.

Bundan dolayı İmam Ali ( radıyallâhu anhu ): “Bazı kavimler yüce Allah’a cenneti isteyerek ibadet ettiler. Bu tüccarların ibadetidir. Bazı kavimler de cehennemden korkarak ibadet ediyor, bu da kölelerin ibadetidir. Bazı kavimler ise yüce Allah’a sırf şükretmek için ibadet ediyor. Bu da hürlerin ibadetidir.” dedi.

Allah’tan gayrıyı sevmeyip yalnız yüce Allah’ı murad edenlerin vasfedildiği bir şiirde:

“Onların maksatları ne adn cenneti,

Ne güzel yüzlü huriler ve ne de çadırlardır,

Yalnız kerim olan kavmin maksatları,

Celil’in nazarından başka bir şey değildir.”

Aşk olsun şu kavme ki gecenin karanlığı kendilerini kapladığında içlerinde korkan kişilerin iniltisi duyulur ve sabahladıklarında onların renklerinin değiştiğini görürsün…

Bir şiirde:

“Ne zaman gece olursa, güçlüklere göğüs gererler,

Onlar rükuda iken hava aydınlanır,

Emniyet ehli dünyada sükunet içinde,

İstirahatta iken şevk onların uykularını kaçırır ve onlar kalkarlar.”

Evet onların cesetleri kulluğa sabreder. Geceleri ayakları teheccüdle kaim olur. Onların ne duaları ne de sözleri reddolunur. Onları gecelerinde secde ve rükuda görürsün. Bir münadi onlara seslenir ve bir şair de şöyle çoşturur:

“Ey gece erleri, gayret gösterin birçok söz reddedilmez,

Geceleri ancak sebatlı ve ciddi olanlar kalkar,

Başkaları (tembeller) kalkamaz.”

Onlar eğer gecelerde uyumak için bir saat yatmayı isteseler, içlerinde olan şevk onları telaşa düşürür ve onlar kalkarlar. Vecd ve aşk onları cezbeder, onlar ancak uyuklarlar. Hazreti isteyenler, hazretin lisanıyla şiir okur, onları tahrik eder, münâcâta götürür ve onları teşvik eder:

“Bineklerinizi hareket ettirin ve ciddi olun,

Eğer kalplerde benim için aşk varsa,

Muhakkak gizli durumların meydana çıkması,

Ve amel defterlerinin açılma zamanı geldi, ona hazır olun!”

Çünkü döşekler kendilerine müştak, yastıklar onlara üzgün, uyku onların gözlerine aşık, rahatlık yanlarına hasret ve yanında geceler vakitlerin tayin edildiği kıymetli mertebelerdendir. Onların gece arkadaşları, teheccüd zamanında yıldızları gözlemektir. Karanlıkta uykuyu terk ederler, ayakta uzun durmakla süslenirler. Rabb’lerine en güzel kelamla gizlice fısıldar, dua eder ve Melik-il Allam olan Allah’a yakınlıkla ünsiyet ederler. Geceler onlardan saklanırsa yani geceyi kaçırırlarsa onlar elbette erirler. Geceler bir an bile onlardan kaçmış olsa onlar hoşnut olmazlardı. Seher vaktine kadar teheccüde devam ederler ve seherde uyanıklığın semerelerini beklerler…

Allah Tebareke ve Teâlâ’nın sevenlerine tecelli edeceği bize yetişti. Yüce Allah onlara: “Ben kimim?” der. Onlar: “Sen bizim sahibimizsin” derler. Yüce Allah: “Siz benim dostluğumun ve inayetimin ehlisiniz. İşte Zatım, ona şahid olunuz, işte kelamım onu dinleyiniz ve işte dolu kâsem ondan içiniz.” buyurdu. Yüce Allah Dehr (İnsan) Suresi 21. ayetinde:

“ Rab’leri onlara şarab-ı tahur sunmaktadır.” buyurdu. İçtiklerinde lezzet alır ve lezzet aldıklarında kendilerinden geçerler. Lezzet aldıkları zaman kalkar, kalktıklarında ise coşarlar.

İşte o zaman saba rüzgârı Yusuf (aleyhisselâm) ’un gömleğinin kokusunu getirdiğinde, onun mührünü Yakup (aleyhisselâm) ’dan başkası açamadı. Bunu ne Kenan ahalisi ne de onun yanından çıkanlar bildi. Hatta gömleği getiren Yahuza da bilmedi.[17]

Arınmış nefiste hubb-u ilâhi fıtrîdir, nefsini hakikatı anlamaya ve şevkin yaradanını bilmeye çeker. İman kemâlleştikçe sevgi ziyadeleşir. Sevgi, nefsin kemâlı miktarınca, saadet ve nimetler de sevginin miktarınca olur. Allah sevgisi insanı zevk alacağı bir duruma yükseltir. Sahibini razı, mutmain ve latif olmaya dönderirir.

Muhakkak sûfiler sevgiyi, tamahkârlık ve şehvetlerden soydular. Çünkü onlar Allah’a sevgilerinde ihlâslı oldular. Onların sevgilerinde başka bir illet ve gaye olmaz. Onların aşklarının devası mevlalarını razı etmekten başka bir şey değildir. Rabiat-ül Adeviyye ( rahmetullâhi aleyh a) bir şiirinde:

“Onların hepsi ateşten korkarak ibadet eder,

Kurtulmayı bol nasip görürler,

Cennetlerde sakin olup, kaselerle sel-sebil içerek,

Nasiplerini almayı isterler,

Yahut da hep birden saraylarda sakin olmayı arzu ederler,

Ben ise sevgimi hiçbir şeye değişmek istemem” demiştir.

Bu şiirin manası: O, hayatı ancak Allah’ı sevmek, emirlerinin ve nehiylerinin yanında durmakta görür. Zira muhib sevdiği kimseye itaat eder. Bazı muhibler bir şiirde der ki:

“Hayat acıdır, keşke sen tatlı olsaydın!

Mahluk gadablıdır, keşke sen razı olsaydın!

Ne olaydı, seninle benim aram mamur olaydı da;

Benimle âlemin arası harap olaydı,

Senin sevgin sahih olduğunda, bana her şey kolay gelirdi,

Toprak üzerinde olan her şey toprak olur.”

Muhakkak sûfiler sevginin yolunu bildiler ve o yola yürüdüler…

Yüce Allah hadis-i kudside: “Kulum bana kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili bir şeyle yaklaşamaz. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Nihayet ben onu severim. Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı mesabesinde olurum. Dili ile her ne ister ise muhakkak onları da kendisine ihsan ederim, bana sığınmak isteyince de muhakkak kulumu sığındırır, korurum.” buyurmuştur.[18]

Sevgi, Allah’a olan seyr-i sülûkun aslı ve marifetine vasıl olmaktır. Zünnûn-i Mısrî ( rahmetullâhi aleyh )’ye muhabbetten sorulduğunda dedi ki: “Allah’ın sevdiğini sevmen, Allah’ın buğzettiğine buğzetmen, bütün hayırları yapman ve Allah’tan meşgul eden bütün şeylerden ayrılıp onları terketmendir. Allah için, seni levmedenlerden korkmaman, mü’minlere acıyıp şefkat göstermenle beraber, kafirlere karşı şiddetli ve sert davranman ve dinde Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a ittiba etmendir.” dedi.[19]

Yine dedi ki: “Allah’ı sevenin alametlerinden biri de ahlâkta, fiillerde, emirlerde ve sünnetlerde Habibullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a uyum göstermektir.[20]

Seyyid Ahmed er-Rifaî ( rahmetullâhi aleyh ): “Her kim Allah’ı severse nefsine tevazuyu öğretir, onu dünya alakarından keser, her halinde Allah’ın emirlerini tercih eder. Onun zikri ile meşgul olur. Nefsi için Allah’tan başkasına rağbeti terkeder ve onun ibadetinde kaim olur.” dedi.[21]

Muhammed b. Ali et-Tirmizî el-Hakim ( rahmetullâhi aleyh ): “Muhabbetin hakikatı zikir ile devamlı ünsiyet etmektir.” dedi.[22]

İbn-ül Debbağ ( rahmetullâhi aleyh ): “Vakta ki kâmil akıl ve faziletli nefis sahiplerinin talebleri en yüksek saadete nail olmaktır. Yani Mele-ul Ala’da daimi hayata ve kudsi olan Mevla Hazretleri’nin nurlarını müşâhede etmektir. En yüksek Cemal-i İlâhiyi görmekle lezzet almak, kıymetli ve mukaddes olan nurun doğuşunu görmektir. Bu saadet ise ancak arınmış bir nefis için hasıl olur. Çünkü ezelde inayet-i Rabbanîye’nin onu gerçek muhabbete ve ilâhi nurlara, şevke götüren ilmî ve geniş amelî yollara gitmesini kolaylaştırdığı nefisler için hâsıl olur. Bu saadetin hâsıl olması ile arif nefisler için gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve beşerîn kalbine gelmeyen lezzet ve hoşlanma hâsıl olur. Bu yüksek emirleri tahsil etmek ve insanlardan çok azının yetiştiği selsebil ırmağının yolundan koşmak her akıllı kişiye vacibtir. Aşık bu yüce vatana özlem duyar. Onun koyu gölgeliğine, aheste esen rüzgârına ve tatlı pınarının yoluna kendini atar. Şimşeği (sâlikin ilk halında görmüş olduğu parıltı) de O yüce Cenab’tan geldiği ve eşsiz Cemalinin sırrından haber verdiği için gözetler. Bunun için şimşeklerin parıltısı aşıkların ciğerlerini şevk ile parçalardı.[23]

Bunun gibi zevkler sûfileri mütmain olmaya ve ilâhi sevginin gölgesinde rızaya yetiştirir. Hayatın fayda ve şehvetlerinden başka, ruhî faydalar görürler. Onların Allah’la sevinip mesrur olmaları kendilerine yeter. Ona yakınlıkları ile nimetlenir, faziletini ve cömertliğini anlarlar. Yüce Allah Beyyine Suresi 8. ayetinde:

“ Allah onlardan razı oldu ve onlar da Allah’tan razı oldular.”

Mâide Suresi 54. ayetinde:

(“ Allah) onları sevdi, onlar da Allah’ı sevdiler.” buyurdu.

Yüce Allah onları sevip razı olduktan sonra onları seçti. Onlar yaratılanların özü ve sevdiklerinin havâssıdır.

Onlar hakkında denildi:

“Allah’a sevgilerinde ihlâslı olan kavimler vardır,

Allah onları seçti ve hizmetlerinden razı oldu,

Üzerlerine gece karanlığının bastığı kavimler,

Onları secde ederken ve kaim olurken görürsün,

Onlar geceleri onun zikri ile lezzet alır,

Gündüzleri de oruca göğüs gererler,

Cennetlerdeki çadırlarda barınır ve gelinlerle ganimetlenirler,

Gözleri kendilerine gizli olan şeylerle aydınlanır,

Celil olan Allah’tan selam sözünü işitirler.”

Dipnotlar

  1. İmam Gazalî (rahmetullâhi aleyh) İhya’nın Kitab-u Muhabbet ve Şevk c.13 s.2570’de
  2. İbn-i Arabî Hatimi Tai, Futuhat-ul Mekkiyye 178.muhabbet bâbı.
  3. Meşaruk-ul Envaru’l Kulûb ve Mefatih-u Esraru’l Guyub li Abdurrahman b. Muhammed Ensarî, İbn-i Debbağ diye meşhur olmuştur, s.21’de
  4. Medaric-üs Salikin c.3 s.11’de
  5. Buhari Sahihinde Kitabu’l İman’da tahriç etmiştir.
  6. Buhari Sahihinde Kitab-ur Rıkak Bâb-u Tevazu da tahriç etti.
  7. Buhari Sahihinde Kitab-ul Bed-ul Halk bâb-u Zikr-il Melaike de tahriç etti.
  8. Tirmizi Kitab-ud Da’vad’da tahriç etti ve hadis hasen garib dedi.
  9. Buhari ve Müslim Sahihlerinde Kitab-ul İman bahsinde Enes (radıyallâhu anhu)’den rivayet ettiler.
  10. Tirmizi Kitab-ul Menakib’de rivayet etti. Hadis hasen garib dedi.
  11. Buhari Sahihinde Kitabu’l Menakib’de, Müslim Sahihinde, Kitab-ul Birr’de, Enes (radıyallâhu anhu)’den rivayet ettiler.
  12. Kitab-ul Medaric-us Sâlikin s.11-12’de
  13. Buhari Kitab-ur Rikak’ta, Müslim Sahihinde Kitab-uz Zikir’de Bâb-u ‘Men Ehabba Lika Allahi’ de rivayet ettiler.
  14. İhya-u Ulumiddin’de, Kitab-ul Muhabbet Veş-Şevk ve Futuhat-ul Mekki li İbn-i Arabi kitablarına bakınız.
  15. Medaric-us Sâlikin, s.18’e bakınız.
  16. Nur-ut Tahkik s.84’de
  17. Kitab-u Nehir-iz Zeheb fi Ahbarı Men Zeheb, Şeyh Kâmil b. Hüseyin Halebî, c.2 s.191-192’de
  18. Buhari Sahihinde, Kitab-ur Rikak Bâbu Tevazu’da Ebû Hureyre (radıyallâhu anhu)’den rivayet etti.
  19. Tabakat-üs Sûfiyye Lis-Sülemî s.18’de
  20. Tabakat-üs Sûfiyye Lis-Sülemî s.18’de
  21. El-Burhan-ül Müeyyet Lis-Seyyid Ahmed Rifai s.59’da
  22. Tabakat-üs Sûfiyye s.219’da
  23. İbn-i Debbağ, Meşarik-ul Envari’l Kulûb, s.36. İbn-i Debbağ h.696 senesinde vefat etmiştir.
  24. Seyyid Şerif’in Tarifat’ında s.110’da
  25. Tirmizi, Ebû Said el-Hudrî (radıyallâhu anhu)’den Kitab-ut Tefsir’de rivayet etti.
  26. Mirac-üt Teşevvüf s.18’de
  27. Hüccet-ül İslâm İmam Gazalî der ki: “Kalbin cilası ve basireti ancak zikirle hâsıl olur. O ise ancak ittika ehli olanlarda yerleşir. Takva zikrin kapısı, zikir keşfin kapısı ve keşif de fevzül ekberin (büyük kurtuluşun) kapısıdır. Fevz ise Yüce Allah’a mülâki olmaktır. İhya-i Ulumiddin lil Gazalî c.3 s.11’de