Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 8, 2026

edilen (Tasavvuf Sözlüğü)

şeyin hükmü, beka ile bâki (başka bir varlığa muhtaç olmadan bizâtihi kendisi bâki) olan şeyin hükmünden farklıdır. Beka ile bâki olanın (bekası başka bir varlığa bağlı olmayanın) aynı devam eder. İbka ile bâki kılınanın …

şeyin hükmü, beka ile bâki (başka bir varlığa muhtaç olmadan bizâtihi kendisi bâki) olan şeyin hükmünden farklıdır. Beka ile bâki olanın (bekası başka bir varlığa bağlı olmayanın) aynı devam eder. İbka ile bâki kılınanın (bekası başka bir varlığa bağlı olanın) ise, aynı değil, misâlleri devam eder, aynı devam etmez. Bu şekilde sürekli nimetlenir, nimetler ona dâimâ bolca ve aralıksız olarak gelir. (Fütühât, NI, 107-108

Latif, şeffaf, kesif, görünen veya görünmeyen ne varsa bunların hepsi ecsâmdır (cisimlerdir). Ecsâd (cesetler) ise uyanıkken cisim şeklinde a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/zahir-olan/" zâhir olan /a veya uyuyan kimsenin rüyasında -cisim olmadıkları a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a - cisim şeklinde görüp hissettiği şeylerdir. Bil ki âlemde insan-ı kâmilin mertebesi, nefs-i nâtıka mertebesidir. O'ndan kâmili yoktur, O da Hz. Muhammed'dir. Diğer kâmil insanların dereceleri bu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâl /a derecesinden aşağı doğru gider. Kemâl derecesi, insanoğlunun âlemde mânevi güç derecesinde varacağı son noktadır ki, onlar peygamberlerdir. Allah'ın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/salat/" salât /a ve selâmı üzerlerine olsun

Âlemde kemâl derecesinde bundan aşağı derecede olanlar ise, insanlardan his gücü yönünden önde olanlardır ki, onlar da vârislerdir. Allah kendilerinden râzı olsun. Bunların dışında geriye kalan, şeklen insan süretinde olanlar ise hayvanlar cümlesindendir. Onlar, insanda duymalarını ve gelişmelerini sağlayan hayvâni rüh mertebesindedirler. (Fütühât, III, 181-182

Mâlik-i dih şâh- cismâni olur

Sâhib-i dil şâh-ı rühâni olur

Fer'idir çeşmin nazar bi-reyb şek

Pes değildir merdüm illâ merdümek

Bundan efzün nutka a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ruhsat/" ruhsat /a yok bana

Vârid oldu men-'i merdân-ı Hüdâ

(Mesnevî, I, 67

Köy ağası, tenlerin, bedenlerin pâdişâhıdır. Gönül a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibi /a ise a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/gonullerin/" gönüllerin /a a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sultani/" sultanıdır /a

Hiç şübhe yok ki, yaptığımız bütün işler, ameller, şu gözümüzün, görüşümüzün çeşitli şekillerde kendini gösteren, çeşitli dallara ayrılan eserleridir. Şu hâlde, insan, gözbebeğinden başka bir şey değildir

İnsan-ı kârmnilin, kâinâtın merkezi ve gözbebeği olduğu hakikatinin tamamını söylemeyeceğim. Çünkü merkezin sâhibi olan peygamberler bunu men etmişlerdir. (Mesnevî , I, 121

Feyz vâsıtası ve medet vâsıtası, birbiriyle münâsebeti sebebiyle Hakk ile halk arasında bağ olan insan-ı kâmildir. Nitekim kudsi hadiste Sen olmasaydın, felekleri yaratmazdım Aclüni, II, 123, 164) buyurulmuştur. (Kâşânî, 48

Hayatın zuhür a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a bazı kimselerde hayat, tam olarak zuhür eder. İşte bu hayat zuhürunu tam olarak alan insan-ı kâmildir. Çünkü o kendi nefsi için mevcüddur, ama hakiki bir vücüdla. Bunda ne izâfet vardır ne de mecaz. Onun Hakk'a yakınlığı, sayılan hâllerin hiçbiriyle ilgili değildir. Başkasına göre o, tam bir hayat sâhibidir. Bu çeşit hayat sâhibi sınıfına bir başka tâife de dahildir. Bunlar Yüce Allah'ın Müheymin ismi ile adlandırılan illiyyün melekleridir. Ayrıca bu sınıfa katılan Kalem-i Âlâ ve Levh vardır. Bunlar tabiat unsurlarından meydana gelmiş değillerdir. Tabiat unsurları dışında kalan bu iki türden başkaları da vardır. Bunların hepsi insan-ı kâmile katılır. Anla! Sonra hayvâni insan, melek ve cin gelir. Bazı mevcüdlarda hayat kendi oluşu gibi zuhüra gelir. Ancak tam bir hayat değildir. Bu çeşit hayata hayvani insan, melek ve cin sâhibi olurlar... (İnsân, I, 44

Insan-ı kâmil demek, evvelinden âhirine kadar vücüd feleklerinin üstünde deverân ettiği kutub demektir. Bu mânâdaki insan-ı kâmil, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucudun/" vücüdun /a evveli olmayan zamanından sonsuza değin olan tek şeydir. İnsan-ı kâmilin çeşitli elbiseleri vardır. İbâdethanelerde ortaya çıkar. Bir elbise itibâriyle kendisine verilen isim, diğer elbisesı itibâriyle kendisine verilmez. İnsân-ı kâmilin asli ismi Muhammed'dir, künyesi ise Ebu'l-Kasım'dır. Vasfı Abdullah, lakabı Şemseddin'dir. Başka elbiseleri itibâriyle de başka başka isimleri vardır. Her zamanda o zamanın elbisesine göre isim alır

Hz. Muhammed (Mustafâ'yı insan-ı kâmil olarak temsil eden zât) ile birlikte bulundum, şeyhim Şerafeddin Ismâil Ceberti'nin süretinde idi. Ben biliyordum ki o Hz. Peygamber idi. Ama şeyhimin süretinde idi. Bu benim tarihinde Yemen'in Zebid şehrinde vuku bulan müşâhedemdir. Bu işin sırrı şudur ki, Hz. Muhammed her sürette tasavvura kadirdir. Edebli kişi, O'nu hayatındaki Muhaminsân-ı kâmil medi sürette görürse kendisine o zamanki ismini verir. Eğer başka süretlerden bir sürette görür de, O'nun Hz. Muhammed olduğunu bilirse, o zaman ancak o süretin ismiyle isimlendirir. Sonra o ismi yine Hakikat-i Muhammediyye'den başkasına vermez. (İnsân, II, 46

İnsân-ı kâmil, vücüd hakikatlerinin hepsinin mukabilidir. Latifliğiyle ulvi hakikatlere, kesifliğiyle, süfli hakikatlere mukabil olur. Halki hakikatlere mukabelede ilk zâhir olan şey arş olup, ona kalbiyle mukabildir. (İnsân, II, 47

İnsân-ı kâmil, zâti isimlere ve ilâhi vasıflar üzerinde hak sâhibidir. Bu hak ediş, Zât'ın muktezâsının hükmüyle, asâlet ve mâlikiyetle istihkaktır. Buraya kadar a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikati /a açıklanan ve bu işâretlerle latifesine a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işâret /a olunan ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucudda/" vücüdda /a (varlıkta) zâti isimlerin ve ilâhi sıfatların dayandığı yer a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/insan-i-kamil/" insân-ı kâmildir /a . İnsan-ı kâmilin Hakk'a a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbetle /a misâli, bir kimsenin kendini görmesine mahsüs aynası gibidir. Böyle olmazsa o zaman aynada kendisinin süretini göremez, sadece Allah ismini görür. O zaman onun aynası yalnız Allah ismi olur. İnsan-ı kâmil Hakk'ın aynası olduğu gibi, Hakk da insan-ı kâmilin aynasıdır. Çünkü Yüce Allah, isim ve sıfatlarının sadece insan-ı kâmilde görülmesini kendine vâcib kılmıştır

İnsân-ı kâmile nisbetle isimlerle sıfatların tamamı iki kısma ayrılmıştır: Bir kısmı insan-ı kâmilin sağ tarafındadır: Hayat, ilim, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kudret/" kudret /a , irâde, sem , basar ve benzerleri gibi. Bir kısmı da sol tarafındadır: Ezeliyyet, ebediyyet, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/evveliyyet/" evveliyyet /a , âhiriyyet ve benzerleri gibi. Bunların hepsinin ardında insan-ı kâmile sirâyet eden bir lezzet vardır. Bu lezzete ulühiyyet lezzeti denir. Insan-ı kâmil bunu insihâb hükmüyle (İlâhi kutsiyetin cezbesi gereği) bütün vücüdunda bulur, hisseder. Öyle ki bazı dervişler bu lezzette devamlı olarak istiğrakı temenni etmişlerdir. (İnsân, TI, 48

Hayat beş türlüdür: Vücüdi hayat, ulvi ve süfli, latif ve kesif tüm mevcüdâtın hayatıdır. Bu mevcüdât bu tür hayatla hayat bulmuştur. Bu hayat kendi varlığının bizzât kendisidir. Bir topluluk bunu mevcüdâtta yürüyen, dolaşan vücüd olarak ifâde etmiştir

Rühi hayat, rühâni âlemdeki mevcüdâtta bulunan, tebe'iyyet (tâbi olma yoluyla, başkasına bağlı olarak) değil, zâti kemâllerinden dolayı, asalet yoluyla hayât sâhibi olan meleklerin hayatıdır. Bundan dolayı onlar, Allah'ın bâki olmasıyla bâkidirler. Çünkü burada rüh saf hayatın rühudur. Bu ise ölüme de yok oluşa da zıttır. Büyük yok oluş günü meleklerin yıldırımla ölümleriyle ilgili haberlerde anlatılanlar ise itibâridir, tüm yönlerle değil, bir yönle alâkalıdır. Bu rühâni hayattan diğer hayvanların da nasibi vardır. Ancak bu hayat onlar için asalet yoluyla değil, tebe'iyyet yoluyla mümkündür. Onların akl-i meâşileri dünyevi hayat ve geçime yönelik akılları) yoktur. Bundan dolayı O'nun hayatına göre a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyâ /a hayatı zâil; uhrevi hayat bâki olmuştur. Âhirette tüm hayvanların bekası kendi hayatlarına göre olacaktır

Havyani hayat, ciğerlerin derinliklerinde dolaşan kanda saklı sıcaklık ve yaşlığin hayatıdır. Bu, hayvâni nefs olarak da adlandırılmıştır. Yanlış anlama! Bazı hayvanlarda kanın olmadığını görürsün. Onun ciğeri yoktur. Onun yerine geçen esas bir organı vardır. Bu, ciğerin hayvani bedenlerde tasarrufu gibi kendi bedeninde gıdayı harcar

Arızi hayat, ilim gibi -ki bu bilgisizliğin hayatıdır-, bahar mevsimi gibi —ki bu yerin hayat bulmasıdır-, güneşin ay yüzüne yansıması gibi —ki bu, ayın hayat bulmasıdır- ve güneşin yerin yüzeyine vurması gibi -ki bu, yeryüzünün hayat bulmasıdır- durumlara uygun olarak hâsıl olan kemâlâttır

Tüm yönlerden gerekli olan asıl itibâriyle hey'etin hayatı ise şudur: Bu itibâri durumlarla kemâlin son noktasına varılır. İşte bunlar hayat türleridir. Mevcüdât içinde bir, iki, üç, hatta dört türe birden a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib-olan/" sâhib olanlar /a vardır. Beş türün hepsini ihtiva edenler ise sadece insan-ı kâmil olanlardır. İnsan-ı kâmil hayatın tüm türlerini a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a taşır. Bunun, ondan başkasında var olması mümkün değildir. İnsan-ı kâmil, kendi dışında olmayan bir cem mertebesine sâhibdir. (Merâtib, 41

Fe kabe kavseyni ev ednâ liki yay mesâfesi hatta daha da yakın) makamındaki büyük sırrı dinle

İnsân-ı kâmil; seyr a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilallah/" ilallah /a 'tan sonra, seyr fillah tahakkuk edip, Allah'ın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ahlak/" ahlâkı /a ile ahlâklanarak icmâl yoluyla bu seyir de tamamlandığında —ki, isim ve sıfatların aksetmesinin zuhür dâiresinin tamamlanması seyr fillah'a bağlıdır-, Mâşük'un kendisinde asâletiyle zuhür etmesine lâyık ve müstehak olur. Bu zuhür, zılli şâibe (gölge şâibesi), hâl ve mahal vehmi olmaksızın gerçekleşir. Hatta öyle ki (bu zuhürda), Mâşük'un Zât'ına ait sıfatlar Zât'ından ayrılmaz. Zât'ın, sıfatlarıyla âşıkın aynında zuhür etmesi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/zaruri/" zarüri /a hâle gelir. Böylece kavseyn (iki yay), yani sıfatların kavsıyla Zât'ın kavsı hâsıl olur. İşte bu, en yüce makam olan kabe kavseyn makamı olup aslın zıll şâibesi olmadan zuhüruyla alâkalıdır

Allah'ın inâyetiyle sâdık olan âşıkta, herhangi bir isim ya da sıfat murâdı olmaksızın mükemmel irtibât ve Mâşük'un Zât'ıyla alâka zuhür ettiği zaman, işte bu vakitte isim ve sıfat, Allah'ın kudretinin fazlıyla gözünden tamamen gizlenir, fikrinde ve müşâhedesinde Zât'tan başka hiçbir şey kalmaz. (Mektübât, II, 137

(Bu hâlde,) sıfatlar mevcüd olsalar bile, müşâhede etmesi mümkün olmaz. Burada Ev ednâ (daha yakın) sırrı zuhür eder, kavseynden de eser kalmaz

Bu yüce makamdan ayrıldığı zaman, önce halk âlemine ayak basar, hatta toprak unsuru üzerine oturur. Bu temiz unsur, Kuds âlemine uzaklığı ve ondan ayrı kalmış olmakla beraber, Kuds âlemine her şeyden daha yakındır. İniş ve düşüşe baktığımız zaman, kurb (yakınlık) devletini halk âleminin nasibi olarak buluruz. Bilakis o, toprak a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/unsurun/" unsurunun /a nasibidir

insân-ı kâmil Evet! Dâiredeki urüc (yükseliş) yönünde bulunan ilk noktayı düşündüğümüz zaman, dâire içinde bu yöne en yakın nokta olarak ikinci noktayı buluruz. Düşüş yönünden düşündüğümüz zaman da, ilk noktaya en yakın olarak, ilk noktaya dönük olan ve ona bakan son noktayı buluruz. O'na dönük olanla, O'ndan yüz çeviren arasında ne büyük fark vardır! İkinci noktanın, ilk noktanın zuhürâtına meyli vardır. Son nokta ise, zuhürâtı sırtının arkasına atarak zâhir olan Zât'ı ister. O nerede, bu nerede laralarında ne büyük fark vardır)! (Mektübât, II, 138

İnsan-ı kâmil, külli ve cüz'i nefs ve akıllardan, kevni ve ilâhi bütün mertebeleri ve son vucüd tenezzülüne kadar tabiat mertebelerini içinde taşır. Buna amâ mertebesi de denir. İlâhi mertebenin bir benzeri olup, aralarında sadece a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/rububiyyet/" rubübiyyet /a ve merbübiyyet farkı vardır. İşte bu sebebden dolayı Allah'ın halifesi olmuştur

Ahadiyyet mertebesi, kendiyle beraber başka bir şey olmamak şartıyla vücü