Şerif Cürcânî ( rahmetullâhi aleyh ) “Tarifat”ında der ki: “İlham, feyiz yolu ile gönüle (kalbe) atılan şeydir. Denildi ki: “İlham, kalbe düşen bir ilimdir ve o ilim bir ayeti delil getirmeksizin ve bir delili düşünmeksizin amele çağırır.”[1]
İlham; ya yüce Allah tarafından ya da (Allah’ı izni ile) melekler tarafından olur. O ilhamdan ise; emir, nehiy, teşvik ve sakındırma anlaşılır.
A. Allah Tarafından Olan İlham
Hazret-i Allah Kitab’ında Meryem ( radıyallâhu anha )’den bize hikaye ederek onun bir kış gününde hurma ağacına sığınması ve vasıtasız olarak, ruhî bir ilham ve vahiy ile Meryem ( radıyallâhu anha )’e hitap ederek Meryem Suresi 25-26. ayetlerinde:
∃
“ Hurmanın dalını kendine doğru silkele, üzerine derilmiş (olgunlaşmış) taze hurmalar dökülsün. Artık ye, iç, gözün aydın olsun.” buyurdu.
Fahreddin Râzî ( rahmetullâhi aleyh ) bu ayetin tefsirinde, muhakkak bu, Musa (aleyhisselâm) ’nın anası hakkında Kasas Suresi 7. ayetinde:
“ O esnada Musa’nın anasına şu vahyi verdik.” buyurduğu gibi, kalbe ilka ve ilham edilip gönüle üfürmek yolu ile gelen şey idi.[2]
Hz. Allah ( celle celâluhu ), Musa (aleyhisselâm) ’nın annesiyle ilgili olarak vakta ki annesi oğlundan dolayı sıkıntıya düştüğünde ve Firavun’un ordularının onu öldürmek için hücuma geçtiklerinde ona ilham ettiğini ve vasıtasız olarak vahyettiğini Kasas Suresi 7. ayetinde şöyle haber verdi:
“ O esnada Musa’nın anasına şu vahyi verdik: Onu emzir derken aleyhine bir korku hissettin mi? O vakit onu deryaya (Nil nehrine) bırakı ver! Hem korkma ve mahzun da olma, biz muhakkak onu sana iade edeceğiz ve kendisini (gönderilen) Resullerden biri yapacağız.” buyurdu.[3]
Musa (aleyhisselâm) ’nın anası ( Levhan b. Henit) ciğer paresini geniş dalgaları olan deryaya (Nil) attı. Bu kerim olan çocuk deryanın şiddetli dalgaları arasında acaba nereye gider, helak olmaktan başka ne olabilir? Halvetinde ve celvetinde vasıtasız olarak Rabb’inden gelen vahyi (ilhamı) işitmeye alışkın olduğu ve oğlu Musa (aleyhisselâm) hakkında yakîn bir bilgiye sahip olduğundan sadece Rabb’ine güvenip deryaya bırakmıştı.
Levhan, işte böyle inanan mü’mine bir hanımdır. O bir Peygamber değil ancak velîye idi.[4] İsrail ümmetinde (böyle bir kadın ise) Meryem ( radıyallâhu anha )’dir. Şimdi ümmet-i Muhammed hakkında ne diyeceksin? Zira diğer ümmetlerin üzerine hayırlı olduklarına yüce Allah, Âl-i İmrân Suresi 110. ayetinde şehadet ederek:
“ Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet olmak üzere vücûda geldiniz. Marufu emreder, münkerden de nehyedersiniz.” buyuruyor.
B. Melekler Tarafından Olan İlham
Melek, insanla konuşur şöyle ki Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Meleğin kalbe attığı hâtıra, hayrı vaad etmek ve hakkı tasdik etmektir. Her kim kalbinde bunu bulursa muhakkak ki o Allah’tandır. Öyle ise Allah’a hamdetsin.” buyurdu.[5]
Fahreddin Râzî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Yüce Allah Âl-i İmrân Suresi 42.ayetinde:
“ Vaktiyle melekler (Meryem’e de):” Ey Meryem şüphesiz ki Allah seni seçti (baştan beri) tertemiz kıldı ve seni âlemlerin kadınlarında seçkin kıldı.” demişti. Ayetine göre sen bil ki Meryem ( radıyallâhu anha ) peygamber değildir. Yüce Allah Yusuf Suresi 109. ayetinde:
“ Senden önce de şehirler halkından kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını Peygamber göndermedik.” buyurmaktadır.
Madem ki Meryem ( radıyallâhu anha ) peygamberlerden değildi, öyle ise Cebrail (aleyhisselâm) ’in kendine gelmesi onun kerametidir. Meryem ( radıyallâhu anha ) ile Cebrail (aleyhiselam)’in yüzyüze konuşması yalnız Meryem ( radıyallâhu anha )’e mahsus değildir. Melekler daha nice nice salihlerle konuşmuştur.[6]
Rivayet olundu ki Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Bir kimse başka bir beldede bulunan bir kardeşini ziyaret etti. Allah’u Teâlâ o kimsenin geçeceği yola gözcü bir melek gönderdi. O zat meleğin yanına gelince Melek: “Nereye gitmek istiyorsun?” diye sordu. O zat: “Şu beldede bulunan din kardeşimi ziyaret etmek istiyorum.” dedi. Melek: “Onda sahibi olduğun bir nimet mi (çıkarın mı) var?” diye sordu. O zat: “Hayır yoktur. Lâkin ben onu Aziz ve Celil olan Allah için sevdim, bir menfaat için değil” dedi. Melek: “Ben Allah’ın sana şu haberini iletmek için yolladığı bir elçiyim. Senin o kimseyi Allah için sevdiğin gibi Allah da seni sevmiştir.” dedi.[7]
“Riyaz-us Salihin”in şarihi Allâme Muhammed b. Allan Sıddıki Şafiî ( rahmetullâhi aleyh ): “Yüce Allah onun yoluna gözetlemesi için bir melek gönderdi ve ona rastgeldiğinde: “Nereye gitmek istiyorsun?” diye sordu. Bunun zahiri meleğin onunla yüzyüze karşılıklı ve şifaen konuştuğuna delildir.”[8]
Yüce Allah Fussilet Suresi 30-31. ayetlerinde:
∃
“ Şüphesiz Rabb’imiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: “Korkmayın, üzülmeyin, size vaad olunan cennetle sevinin derler. Biz dünya hayatında da ahirette de sizin dostlarınızız.” buyurdu.
Allâme Âlûsî ( rahmetullâhi aleyh ) bu ayette: “Meleklerin inmesini” tefsir ederken der ki: “Melekler, ölüm anında, kabre konduğunda ve ba’s (dirilme) vakitlerinde iner. Denildi ki: “Meleklerin inmesi” nden murad ise melekler kulların başına gelen dinî ve dünyevî sıkıntılara karşı ilham yoluyla onların gönüllerini açarak korku ve hüzünlerini gidererek onlara yardım ederler. İşte zahir olan da budur ki melekler onların üzerlerine üç veya daha başka yerlerde inerler. İnsanlardan (âlimlerden) bir toplum birçok zamanlarda muttakilerin üzerlerine meleklerin indiğini ve onlardan ilhamları ve hitapları aldıklarını söylerler. Sen de iyi düşün.
Sonra Âlûsî ( rahmetullâhi aleyh ) Fussilet Suresinin 30. ayetini tefsir ederek; sözlerine şöyle devam etti:
“ Onlara korkmayın, üzülmeyin size vaad olunan cennetle sevinin derler.”
Yani peygamberlerin size vaadettiği cennet ile sevinmekten kasıt, yukarıda meleklerin ineceği üç vakitten biri olan ba’s (dirilme) vaktini işaret ederek mü’minlerin cennete gireceği müjdelenmiştir. Yine Âlûsî ( rahmetullâhi aleyh ) Fussilet Suresi 31. ayetinde:
’“ Biz dünya hayatında da sizin dostlarınızız.” bu ise dünyada olan beşaretlerdendir. Yani bütün işlerinizde yardımcılarınızız. Size hakkı ilham edip hayır ve iyiliğe irşad ediyoruz ve sözüne şöyle devam etti. Bu yerlerden başka yerlerde de melekler bazı ittika erbâbı ile yüzyüze konuşur ve biz dünya hayatında sizlerin dostlarınızız derler.[9]
Fahreddin Râzî ( rahmetullâhi aleyh ) bu ayetlerin tefsirinde der ki: “Hz. Allah, meleklerin mü’minlere şöyle dediklerini haber vererek:
“Biz sizin dünya ve ahirette dostlarınızız.” ayetinin manası: Meleklerin mü’minlerin dostuyuz demesi nasıl ki şeytanlar, ruhları vesveseler ve batıl hayaller ile etkiliyorsa melekler de beşerî ruhlara ilhamlarla, yakınî keşiflerle ve hakiki makamlarla tesir ederler.
Keşif ve müşâhede erbâbına her cihetten malum olan şey, bütün meleklerin, tayyib ve tahir olan bütün ruhların dostu olmasıdır. Bu dostluk dünyada olduğu gibi ahirette de bâkidir. Muhakkak ki meleklerle olan bu alaka sabittir, kaybolması düşünülemez. Belki de ölümden sonra daha kuvvetli ve bâki olur. Zira nefsin cevheri meleklerin cinsindendir. O güneşe göre şule, denize göre de bir damla gibidir. Melekler ile nefis arasındaki cismanî bağlantılar Peygamber Efendimiz ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in
buyurduğu
gibi:
“Şeytanlar
Adem
oğlunun
kalbinde dolaşmasaydı,
Adem
oğlu
semaların
melekutunu
(alemlerini) seyrederdi.” Cismanî alakalar ve bedeni tedbirler zail olduğunda, muhakkak ki örtü ve engeller de zail olur. Ve eser müessire yetişir. Damla denize, şule de güneşe ulaşır. Şu ayetteki murad budur:
“ Dünya ve ahiret hayatında sizin dostlarınızız.”[10]
İmran b. Husayn ( radıyallâhu anhu ) meleklerin tesbihatını işitirdi. Ne zaman ki hastalandı ve kendisini dağladılar, meleklerin tesbihatını işitemedi. Bir zaman sonra Allah’u Teâlâ kendisine bu durumu iade etti ve tekrar meleklerin tesbihatını işitmeye başladı. İbn-i Esir ( rahmetullâhi aleyh ) “Üsdü’l Gabe” adlı kitapta senedi ile şöyle rivayette bulunmuştur. Resulullah (sallallâhu aleyhive sellem): “Ateşle dağlamaktan sakındırdı.” İmran ( rahmetullâhi aleyh ): “Biz dağlandık, ancak ne iflah olduk ne de başarıya ulaştık” dedi.
Yine anlattığına göre hastalandığında melekler kendisine selam verirlerdi. Ne zaman ki dağlandı, meleklerin selamı kesildi. Ancak bir müddet sonra meleklerin selamını yine işitmeye başladı.[11]
Sûfiler ilhamdan doğan ilme ilm-i ledün diye isim verirler. Bu ilim sırf Allah’ın fazlı keremi ile ibare (kelimeler) vasıtası olmaksızın hasıl olmuştur.
Bazıları der ki:
“Biz ilmi harfsiz, sessiz öğrendik,
Sehiv ve fevt etmeksizin okuduk.”
Yani fevz-i İlâhi ve ilham-ı Rabb’ânî yolu ile lafzı tâlim ve sözlü tedrisat olmaksızın öğrendik demektir.
İmam Gazalî ( rahmetullâhi aleyh )’ye ilhamdan sorulduğunda: “İlham gayb lambasının ışığıdır. Bu ışık saf, latif boş bir kalbe düşer.” dedi. Bütün bunların hepsi keşfin mümkün olduğuna ve ilhamın da sıhhatine delalet eder. Ne zaman ki kalp, dünya alaka ve üzüntülerinden uzaklaşıp günahın zulmetinden ve paslarından arınır ve boşalırsa hakiki ilham ve keşif mümkün olur. Görmez misin sineklerin kirli ve yıkanmamış kaplara konduğunu işte bunun gibi zulmanî şeytanlar da ancak bozulmuş kalplere inerler. Bu sebeple de kalp hakikatı mütâlaa etmekten perdelenir. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Şeytanlar Adem oğlunun kalbinde dolaşmış olmasalardı, semaların melekutunu seyrederlerdi.” buyurdu.[12]
Ancak vesveseler Allah’ın zikrine ve mürakabesine devam etmekle o kalplerden uzaklaşır. Muhakkak şeytan Adem oğlunun kalbine hortumunu (ağzını) kor. Eğer Allah’ı zikrederse gizlenir, zikri unutursa kalbini lokma gibi ağzına alır.” buyurdu.[13] Kalp ne zaman vesveseye alışır, yüce Allah’ın zikrinden gaflete düşerse o kalp hasta olur. Ama kalp zikre alışır, zikrin nurları ile sulanır ve yüce Allah’ın tecelliyat güneşi üzerine yayılır ise o zaman kalp dirilir ve yaşayanlardan sayılır. Nebi (aleyhisselâm) : “Rabb’ini zikreden ile zikretmeyenin misali, yaşayanla ölü gibidir.” buyurdu.[14]
Bir mü’min ne zaman ki yüce Allah’ın zikrine devam ederse o mü’min şerîat üzere müstakim olur. Takva ile ziynetlenir, Rabb’i ile ünsiyet eder, Allah’ın dilemesi ile canlı olur ve yaşar. Sûfîler der ki: “Kalpler iki kısımdır: Doğurmayan ve doğum zamanı yaklaşmayan kalp. Bu kalp bilakis şehvetler, sapıklıklar ve hatalar karnında cenin (çocuk) olur.
Diğeri ise: Doğuran kalp, tevhid fezasına çıkar, marifet semasına süzülerek uçar, nefsin zulmetinden, şehvetinden ve hevâsına uymaktan kurtulmuş olur. Allah’ın izni ile sürurlanır. Yakîn şu’aları ile etrafını aydınlatır ve onu şeffaf bir ayna kılar. Artık şeytan o kalbe girmeye yol bulamaz ve ona etki edemez. Bu durumlar uzak değildir. Ruhî takat, gayb alemine gitmiş, sahibi ölü iken hayat bulmuş, karanlıkta iken nurlanmış ve şeytan iken melekleşmiştir. Yüce Allah En’am Suresi 122. ayetinde:
“Hem bir adam ölü iken biz onu diriltmişiz ve kendine bir nur vermişiz. İnsanlar içinde onunla yürüyor.” buyurdu.
Şüphe yok ki bu ruhî sırlara sadece kuru bir söz ile yetişilmez. Bir kimsenin bir şeyde nasibi yok ise erbâbına havale etmenin zararı olmaz. Ok ehline verilir.
Bir şiirde:
“Kesafet için yaratılan kavimler olduğu gibi,
Muhabbet için de yaratılan ciğerler ve gözler vardır.”
Bu ilimde en az nasip ise onu tasdik edip ehline teslim olmaktır. Bunu inkâr edenlerin en az cezası da ondan bir nasip almamaktır. Zira bu ilim sıddıkların ve mukarrabinlerin (Allah’a yakın olanlar.)dir.[15]
Dipnotlar
- Tarifet-u Şerif-ül Cürcânî s.23’de
- Fahrettin Râzî, Tefsir-ul Kebir, c.2 s.669’da
- Allâme Âlûsî bu ayetin tefsirinde c.16 s.170’de; burada vahiy Cumhur’a göre ilham manasına gelir. Yüce Allah Nahl Suresi 68.ayetinde: “Rabb’in bal arısına şöyle vahyetti” kavlinde olduğu gibi. Âlûsî sonunda şöyle diyor: “En mukaddes ve en nefis ilham bunun gibidir. Bunda aklın anlayamayacağı bir şey yoktur. Çünkü ilham keşfin bir nevidir.”
- Ulemanın çoğuna göre Musa (aleyhisselâm)’ın anası Nebi değildi. Zira Nebilik erkeklere mahsustur. Yüce Allah Yusuf Suresi 109.ayetinde: “Senden evvel gönderdiğimiz Peygamberler de başka değil, ancak kendilerine vahiy eylediğimiz birtakım erkeklerdir” buyurdu. Kur’an-ı Kerîm’de olan vahiy sadece Nübüvvet manasına gelmez. Belki de ilham manasına gelir. Yüce Allah Mâide Suresi 111.ayetinde: “Hani Havarilere vahiy (ilham) etmiştim.” Yine Taha Suresi 38.ayetinde: “O vakit ki, annene şu ilhamı verdik.” buyurdu. (Bu ayetlerdeki vahiy: İlham manasınadır. İyi düşünelim, Mütercim.)
- Tirmizi Kitab-ut Tefsir’de Bakara Suresinin tefsirinde İbn-i Mesud (radıyallâhu anhu)’dan rivayet etti. Hadisi hasen garib dedi.
- İmam Fahreddin’in Tefsiri Kebir’inde c.2 s.669’da
- Müslim Sahihinde Kitab-ul Birr Ves-Sıla Bâb-u Fazlı El-Hubbi Fillah Ebû Hureyre (radıyallâhu anhu)’den rivayet etti.
- Delil-ul Falihin Lit Turuki Riyaz-us Salihin, c.3 s.232
- Hicri 1270’de Bağdat’ta vefat eden Allâme Mahmud Âlûsî’nin Ruh-ul Maani Tefsiri c.24 s.107’de
- İmam-ı Râzî’nin Tefsiri c.7 s.371’de
- Celaleddin Suyûtî (rahmetullâhi aleyh): “Tenviril Halek fi İmkani Ru’yet-in Nebiyyi vel Melek” diye isimlendirerek bir risale telif etti. Bizi ilgilendiren kısmını ondan naklediyor ve bu hususta olan mevzuyu konuşuyoruz: Celaleddin Suyûtî (rahmetullâhi aleyh) dedi ki: “Müslim Sahihinde Mutraftan rivayet ederek tahriç etti ve dedi ki: “İmran b. Husayn (radıyallâhu anhu) dedi ki: “Ben dağlanıncaya kadar, bana melek selam verirdi. Ancak ben dağlanınca beni terketti. Ben sonra dağlanmayı terkettim, o da bana geri döndü.” Müslim diğer bir vecihle Mutraf’tan tahriç ederek dedi ki: “İmran b. Husayn (radıyallâhu anhu) vefat etmiş olduğu hastalıkta ona haber gönderildi ve dedi ki: “Ben sana konuşacağım (melekler tarafından bana selam verilirdi), yaşarsam bunu sakla, vefatımdan sonra istersen konuş.” Nevevî (rahmetullâhi aleyh) Müslim’in şerhinde evvelki hadisin manası İmran b. Husayn (radıyallâhu anhu)’da basur hastalığı vardı, acısına sabrederdi. Melekler de ona selam verirdi. İyi olması için dağlandı. Bunun üzerine meleklerin selamı kesildi. Sonra dağlanmayı terketti. Meleklerin selamı yeniden gelmeye başladı” dedi. İkinci hadisin manası: “Eğer ben yaşarsam bunu sakla.” Burada meleklerin kendisine selam verdiğini kasdetmiştir. Zira bunun kendisi hayatta iken açıklanmasını hoş görmüyordu. Çünkü kendi kendini fitneye arzetmiş olurdu. Öldükten sonra ise durum öyle değildir. Kurtubî (rahmetullâhi aleyh) Müslim’in şerhinde dediğine göre melekler ona ikramen ve ihtiramen selam veriyorlardı. Ta ki dağlanıncaya kadar devam ettiler. Dağlandıktan sonra selamı terkettiler. (Dikkat edin) burada Evliyaların kerametlerinin isbatı vardır… Malikî İmamlarından biri olan ve Tirmizi’yi şerheden Kadı Ebû Bekir İbn-il Arabî (rahmetullâhi aleyh) Kitab-u Kanun-ut Tevil’de dedi ki: “Sûfiyyunun iddiası bir insan için nefis temizliği kalbin tezkiyesinde hâsıl olursa, bütün dünya alakaları ve dünya sebeplerinin sevgisini şeref ve mal cinsi olanlardan kesilip ve her yönü ile sürekli ilim, devamlı amel yapmakla Yüce Allah’a yönelir ise, elbette onun için kalpler açılır. Melekleri görür, sözlerini işitir ve Enbiyaların ruhlarına muttali olur ve sözlerini işitir. Sonra İbn-i Arabi (rahmetullâhi aleyh) kendi indinden dedi ki: “Enbiyayı ve melekleri görüp, kelamlarını işitmek mü’min için
- İmam Ahmed (rahmetullâhi aleyh) Ebû Hureyre (radıyallâhu anhu)’den rivayet etti.
- İbn-i Ebi Dünya, Ebû Yala ve Beyhaki Enes (radıyallâhu anhu)’den rivayet ettiler. Terhib ve Terğib’de de böyledir, c.2 s.400’de mesturdur.
- Buhari Sahihinde Kitab-ud Davad’da, Ebû Musa Eşarî (radıyallâhu anhu)’den rivayet etti.
- Gazalî (rahmetullâhi aleyh) İhya’sı, bu konuda geniş bir bahis vardır. İsteyen oraya müracat etsin.
- Allâme Yafiî (rahmetullâhi aleyh) dedi ki: “İnsanlardan kerameti inkâr edenler muhtelif kişilerdir. Bunlardan bazıları evliyanın kerametlerini bütünüyle inkâr ederler. Bunlardan bazıları, tevfikten uzaklaşan maruf mezhebteki kimselerdir. Bazıları ise yaşadıkları zamanın evliyasının kerametlerini yalanlar, Maruf-u Kerhi, İmam Cüneyd ve Sehl-ül Tüsteri (rahmetullâhi aleyhim) gibi eski zamanların evlayısının kerametlerini tasdik ederler. Hasan Şazelî (rahmetullâhi aleyh)’in dediği gibi: “Allah’a yemin olsun ki; bunlar israiliyetten başka bir şey değildir. Onlar Musa (aleyhisselâm)’yı tasdik eder, lâkin zamanına yetiştikleri Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i inkâr ederler. Bunlardan bazıları da Yüce Allah’ın evliyasını ve onların kerametlerini tasdik eder, velâkin zamanlarındaki bilinen bir kimsenin kerametini tasdik etmezler. İmam-ı Yafiî (rahmetullâhi aleyh) Ravdu’r Reyyahin, s.18’de.
Erginli Sözlüğünden
(filhâm-ı ilâhi; mükâleme; ta'lim-i rabbâni-'ilm-i a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/insan/" insâni /a ; ümniyye
Hâvâtır: Kalbe gelen şey, hayır işindense buna ilhâm ... denir. Çünkü bunlar ilhâm ya nefsin hâtırıdır ya hasedi sebebiyle düşmanın (şeytanın) hâtırıdır ve yahut da melekten gelen bir İtems dir. (Küt, I, 126
Vahiy ya uyanıkken veya uyku hâlinde (meleği görmeden) sesini işiterek a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kelam/" kelâmın /a tam olarak zaptedilmesi şeklinde ya da ilhâm şeklinde olur. Bu da ya açık vahiy veya a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/te-vil/" te'vil /a ve tâbire ihtiyaç duymayan bir rüya olur. Bâtıl olmaz, anlatımı devam ederse, onlardan birine ihtiyaç duyar. Bu da şahıslara, vakitlere ve âdetlere göre değişir. Vahiy te'vile, hüküm ise tâbire göredir. (İşârât, IV, 144
Havâtır, kalblere gelen bir hitâbdır. Havâtırı, kalbe bazen melek, bazen de şeytan bırakır. Bazen nefsin vesvesesi şeklinde olur. Bazen de Hakk Teâlâ tarafından gelir. Melekten gelen havâtıra ilhâm , nefs tarafından gelene İhevâcis , şeytan tarafından gelene ise a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vesvas/" vesvâs /a denir. Havâtır, Cenab-ı Hakk tarafından kalbe bırakılmış ise buna da hâtır-ı Hakk denir. (Kuşeyri, 46
Allah Teâlâ buyurmuştur ki: Yanında Kitâb'dan bir ilim bulunan biri de Sen gözünü açıp kapamadan ben sana onu getiririm dedi İlhâm, muhaddeslerin makamıdır. Bu makam, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/firaset/" firâset /a makamının üstündedir. Çünkü çoğunlukla firâset nâdiren vâki olur ya da sâhibine bir vakit zor gelir ve onu sıkıntıya sokar. İlhâm ise, ancak muhterem bir makamda olur
İlhâmın üç derecesi vardır: Birinci derecesi peygamberlerin ilhâmıdır. Bu hâl, duymaya yakın kesin ya da a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mutlak/" mutlak /a vahiy şeklinde vâki olur. İkinci derecesi, gözle görme şeklinde vâki olan ilhâmdır. Bunun sıhhatinin alâmeti, hiçbir örtüyü yırtMaması, sınırı aşmaması ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a asla hata söz konusu olmamasıdır. Üçüncü derecesi ise sadece tahkik yakini için ortaya çıkan ilhâmdır. Bu ilhâm, sadece mutlak ezelden konuşur. İlhâmın, kendisine a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işâretten /a imtinâ edilen (çekinilen) bir gayesi vardır. (Menâzil, 30
Havâtır, kalbde zikir (hatırlama) ve düşünceden hâsıl olan şeylerdir. Bundan teceddüd ve tezekkür yoluyla kalbe gelen bilgileri kasd ediyorum. Bunlara havâtır denir, çünkü kalb bunlardan habersizken kalbe gelirler. İşte irâdeyi harekete geçiren bu havâtır dır. Şübhesiz niyet, azim ve irâde ancak bir şey hatırlandıktan sonra olur. İşlerin başlangıcı hâtırlardır
Hâtır arzuyu, arzu azmi, azim niyeti, niyet ise organları harekete geçirir ve böylece iş meydana gelir. Arzuyu harekete geçiren hâtır iki kısımdır: Bir kısmı ileride zararı dokunacak olan kötülüğe, diğeri ise âhirette faydalı olacak iyiliğe doğru hareket ettirir. Bunlar bir birinden farklı iki hâtır oldukları için ayrı ayrı isim alırlar. Dolayısıyla iyiliğe çağıran hâtıra ilhâm , kötülüğe çağıran hâtıra da vesvese denmiştir. Sen bu hâtırların hâdis olduğunu, her hâdisin de bir muhdisi olması gerektiğini bilirsin. (İhyâ', HI, 32-33
Ta'lim-i Rabbâni: İlâhi bilgi, insana iki yoldan biriyle ulaşır. Birinci yol vahiydir. Şöyle ki, nefs a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâle /a erince tabiatındaki pislikten, hırs ve emel kirlerinden arı428 ilhâm
nır. Gözü a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyâ /a şehvetlerine bakmaz. Fâni ve içi boş arzulardan ilgisini kesip, yaratıcısına, Rabb'ine yönelir. O'nun lütuf ve ihsanına yapışır. O'nun nürunun feyzine dayanır, güvenir. Yüce Allah da güzel inâyetiyle her türlü kirden arınmış bu nefse tam olarak yönelir ve ona ilâhi bir nazarla bir bakar. O nefsten bir levha, Külli Nefs'ten de bir kalem edinerek, bütün bilgileri o levhaya kaydeder. Külli Akıl hoca, Kudsi Nefs ise talebe konumundadır. Böylece nefs, bütün bilgileri elde etmiş olur. Bütün süretler, düşünmeden ve öğrenmeden ona nakşolur
İkinci yol ilhâmdır. İlhâm külli nefsin, insanın cüz'i nefsini, temizliği, kabiliyeti ve istidâdı kadar bilgilendirmesidir. İlhâm vahyin eseridir. Çünkü vahiy, gaybe ait
Kaynak: Zafer Erginli (ed.), Metinlerle Tasavvuf Terimleri Sözlüğü.
