Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 3, 2026

İlim (Tasavvuf Sözlüğü)

İlim[1] amellerin esası, imamı ve tashih edicisidir. Amelsiz ilimde fayda olmadığı gibi ilimsiz amelde de fayda yoktur. Bir şiirde: “İlmi ile amel etmeyen birçok âlim var ki puta tapanlardan evvel azap olunur, İlimsiz …

İlim[1] amellerin esası, imamı ve tashih edicisidir. Amelsiz ilimde fayda olmadığı gibi ilimsiz amelde de fayda yoktur.

Bir şiirde:

“İlmi ile amel etmeyen birçok âlim var ki puta tapanlardan evvel azap olunur,

İlimsiz amel eden kimselerin amelleri reddolunur, kabul olunmaz” denilmiştir.

İlim ve amel ikizdirler, birbirlerinden ayrılmazlar. Bir sâlik sülûkun hangi merhalesinde olursa olsun, Allah’ı bilmek, iman yolunda onun rızasına kavuşmak için yine de ilme muhtaçtır.

Seyr-i sülûkun başlangıcında akaîd ilmini, ibadetleri düzgün yapmayı ve muamelelerin doğruluğunu bilmesi elbette lazımdır. Sülûku esnasında, kalp hallerinde, güzel ahlâkta ve nefsin tezkiyesinde ilme muhtaçtır…Bunun için tasavvufun amelî programında zarurî ilmi kazanması ve ona itibar etmesi temel esaslarından biridir. Öyle ise tasavvuf, zahir ve bâtın yönlerin hepsinde tam olarak İslâm’ın ameli tatbikatından başka bir şey değildir.

İlmin fazilet ve ehemmiyeti için ilmin makamına, şanına ve azametine işaret eden Kur’an-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerden birer nebze zikredeceğiz.

A. Kur’an-ı Kerîm’de İlmin Fazileti

Allah’u Teâlâ Fatır Suresi 28. ayetinde:

“ Allah’tan kulları içinde ancak âlimler (gereğince) korkar! Şüphesiz Allah daima üstündür, çok bağışlayandır.”

Zümer Suresi 9. ayetinde:

...“ hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.”

Mücadele Suresi 11. ayetinde ise:

“ Allah sizden inananları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” buyurmaktadır.

B. Sünnet-i Şerif’de İlmin Fazileti

Ebû Derdâ ( radıyallâhu anhu ) dedi ki: Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın şöyle dediğini duydum: “Her kim ilim aramak için bir yola çıkarsa Hz. Allah ona cennetin yolunu kolaylaştırır. İlmi talep edene yaptığından razı oldukları için bütün melekler kanatlarını indirirler. Muhakkak âlim için yerdekiler ve göktekiler hatta sudaki balıklara varıncaya kadar her varlık onun için istiğfar ederler. Âlimin, âbid üzerine fazileti, ayın sâir yıldızlar üzerine fazileti gibidir. Muhakkak âlimler Peygamberlerin vârisidirler. Hakikaten Peygamberler miras olarak altın ve gümüş bırakmamışlar, fakat onlar miras olarak ilim bırakmışlardır. Her kim onu (ilmi) alırsa geniş nasip almış olur.”[2]

Ebû Zerr ( radıyallâhu anhu )’den Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Ya Eba Zerr! Muhakkak senin sabahlayıp Hz. Allah’ın Kitab’ından bir ayet öğrenmen senin için yüz rekât namaz kılmandan daha hayırlıdır ve (yine) senin sabahlayıp -onunla amel edilsin yahut edilmesin- bir bâb ilim öğrenmen senin için bin rekat namaz kılmandan daha hayırlıdır.” buyurdu.[3]

Osman ( radıyallâhu anhu ), Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in: “Kıyamet gününde üç sınıf kimse şefaat eder. Onlar, Nebiler sonra âlimler sonra da şehitlerdir.” buyurduğunu söyler.[4]

İbn-i Mesud ( radıyallâhu anhu ), Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in: “Hazreti Allah bir kula hayır murad ederse onu dinde fakih (anlayışlı) kılar. Ona doğru yolu (kalbine koyup) ilham eder.” buyurduğunu ifade eder.[5]

Ebû Bekre ( radıyallâhu anhu ), Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’dan duydum: “Öğreten ol yahut öğrenci ol yahut dinleyici ol veyahut da seven ol! Beşincisi olma! Helak olursun!” buyurdu. Ata ( radıyallâhu anhu ), “İbn-i Mesud bana: Sen yanımızda olmayan beşinciyi ekledin.” beşincisi ise: “İlme ve ilim ehline buğzedendir.” dedi.[6]

C. İlim Öğrenmenin Hükmü

İlim, şer’i hükmü sebebiyle üç kısma ayrılır: Emrolunan İlimler, Nehyedilen İlimler, Mendup Olan İlimler.

a. Emrolunan İlimler

Birincisi farz-ı ayndır: Mükellefin bizzat kendisi (Allah’ın emirlerini) uygulamadıkça üzerinden sakıt olmaz.

Mükellefe farz-ı ayn olan ilimleri saymadan evvel bu konuyla alakalı bazı kaideleri tesbit etmek lazımdır. “Vacibi ancak vacip tamamlar.” kaidesi bundandır. Yine bir kaide vardır ki: “İlim mâluma tâbidir.” Farzın uygulamasına gerekli olan ilim farzdır. Vacibin uygulamasına yetişen ilim de vacip olur. Sünnetin uygulamasına yetişen ilim de sünnet olur. Bu kaidelere binaen her mükellefin üzerine farz-ı ayn olan ilimleri sayalım:

1İmanî olan meselelerde her bir meseleyi icmali delilleriyle beraber taklit bağından çıkarabilmek, inkârcıların şüphesi önünde imanını ve sapıkların kandırmalarından da kendini muhafaza edebilmek için ehl-i sünnet vel-cemaat akîdesini öğrenmek.

2Namaz, zekat, hac ve oruç gibi mükellefin üzerine edası farz olan ibadetleri gücü yettiğince öğrenmek.

3Alışveriş, icar, nikah ve talak gibi muamelelerle meşgul olan kimseye haramdan sakınmak ve şer’i şerifin hududuna iltizam edip kontrol altında tutmak için bu ilimleri öğrenmek.

4Tevekkül, korku ve rıza gibi kalp halleriyle ömrü boyunca karşı karşıya olan Müslümana kalbî olan halleri öğrenmek.

5- İyi ve kötü ahlâkı öğrenmektir.

Ahlâk-ı Hasene : Allah’a tevekkül, ondan razı olmak, ona teslim olmak, tevazu ve hilim gibi güzel ahlâkı tatbik etmektir.

Ahlâk-ı Seyyie : Kibir, gurur, cimrilik, hased, kin ve riya gibi kötü ahlâklardan sakınmaktır. Bu sebeple onları terk etmek üzere nefisle mücâhede edilmeli! Bu mücâhede her mükellefin üzerine farzdır. Bunun meydana gelmesi güzel ahlâkı ve kötü ahlâkı bilmesiyle ve Saadat-ı Sûfiye’nin meşgul olduğu mücâhede yollarının marifeti ile hâsıl olur. Bunun için Ebû Hasan Şazeli ( rahmetullâhi aleyh ): “Her kim bizim bu ilmimize dalmadan ölürse günah-ı kebâirde ısrar ettiğini bilmeden ölür.” der. Muhakkak günah-ı kebairin ve fuhuşların, zina ve içki içmek gibi zahir olanları olduğu gibi kibir, nifak gibi bâtınî, kalbî olanları da vardır. Bunun için Hazret-i Allah hepsini de nehyederek En’am Suresi 151. ayetinde:

“ Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayınız.” buyurur. Zahiri fuhşu işleyen, zararına muttali olduğu için ondan tevbe eder. Ama gizli fuhşa gelince, uzun seneler onu yaşar. Ya hükmünü bilmediğinden yahut da onu anlamadığından dolayı tevbe etmeyi düşünmez.

İkincisi Farz-ı Kifayedir : Bazı kişilerin yapmasıyla sorumluluğun diğerlerinden sakıt olduğu ibadettir. Hiç kimse yapmadığında ise o toplumdaki bütün müslümanlar günahkâr olur.

Farz-ı kifaye olan ilimler, bütün ümmetin salahına dayandığı ilimlerdir. İlm-i fıkıhta ihtiyaçtan fazla derinliğine dalmak[7] olduğu gibi tefsir, hadis, fıkıh usûlü, itikad usûlü, hesap, tıp, sanat ve silah ve teçhizat hazırlama ilmi de farz-ı kifayedir.

b. Nehyedilen İlimler

1Sapık mezheplerin derslerine, şüpheye düşüren fikirlere, sapık olan akîdelere dalmak nehyedilmiştir. Ancak bu ilimleri öğrenmek tehlikeleri defetmek maksadıyla olursa caiz olur. Onların sapıklığını açıklamak, şüpheleri reddetmek, akîdeleri tashih etmek ve dini savunmak için bu ilimleri öğrenmek de farz-ı kifayedir.

2- Çalınan eşyaların mekanlarını, hazine yerlerini ve yitiklerin yerini bildiklerini zan ve iddia ederek yıldızlama ve fala bakmak kehanet (gaip) ilmi olduğu için şer’i şerif bunları yalanladı ve tasdik etmeyi de haram kıldı. Ama ilmi dersler için namaz vakitlerini bilmek ve kıble tayini için ilmi nücumu (astronomi ilmini) bilmekte bir beis yoktur.

3Sihir ilmini öğrenmek ondan sakınmak için olursa caiz olur.

Bir şiirde:

“Şerri yapmak için değil, şerden korunmak için öğrendim.

Her kim şerri bilmezse o şerre düşer.” denilmiştir.”

c. Mendup Olan İlimler

Mendup olan ilimlerden bazıları bedenî ve kalbî olan amellerin faziletlerinin ilmini bilmek, farz-ı kifaye, sünnet, nafile ve mekruhları bilmek, ilm-i fıkhın fürunu, derinliğini ve akîdenin tafsilî delillerini bilmektir.[8]

Hülâsa

İslâm’da ilmin hükmü ve ehemmiyeti, geçen derslerde açıklanmıştı. Muhakkak Saadat-ı Sûfiye’nin ilim konusundaki duruşları açıktır, delil getirmeye ihtiyaç yoktur. Zira onlar ilim ve marifet ehlidir. Onlar aydın kalplerin ve hür ruhların erbâbıdırlar. İman, İslâm ve ihsanı kontrol edip gözden geçirmenin ehlidirler. Bu farz-ı ayn olan ilimleri öğrendikten sonra da ilmiyle amel ederler. Kalbin ıslahı, nefsin tezkiyesi ve sıdk ile Allah’a yönelirler. Bunun için yüce Allah rızayı, rıdvanı, marifeti ve gufranı onlara ikram etti.

Dipnotlar

  1. Birinci baskıda ilim konusuna temas etmemiştik. Çünkü kitabımız tasavvufi işaretler, gerçeklerin açıklanması ve o husustaki şüphelere cevap için tahsis edilmişti. Bundan dolayı akaid, ibadet ve muamelat konularına değinmemiştik. Diğer yönden bir Müslüman nefsini tezkiye etmeye, kalbini temizlemeye, içini ve dışını düzeltmeye çalışırken, her şeyden önce imanını tashih etmesi, farz olan ibadetlerin tamamını yerine getirmesi ve muamelelerinde dürüst olması lazımdır. Bu da ancak sıhhatli bilgi ile olur. Bu ise açık ve aşikar bir durumdur. Çünkü ilmin fazileti apaçık meydandadır. Amelleri tashih etmede ilmin şart olması herkesin ittifak ettiği bir durumdur. Bu baskıda ilim bahsini yazmamız, ilmin şeref ve menzillerini açıklamak ve tasavvuf ricalının ilme değer vermeyip ona gereken ihtimamı göstermediklerini iddia edenlere cevap vermek içindir.
  2. Tirmizi, Ebû Davud ve İbn-i Mace Kitabul İlim’de rivayet etmişlerdir.
  3. İbn-i Mace isnadı hasen olarak Sünnet bâbında rivayet etti. Bunun iki şahidi vardır. Onları da Tirmizi tahriç etmiştir.
  4. İbn-i Mace Kitab-uz Zühd’de rivayet etti.
  5. El Bezzar Vet Taberani Kebîr’de rivayet etti. Ricalı mevsuktur dedi.
  6. Taberanî üç yerde rivayet etti. Bezzar ricali mevsuktur dedi. Mecmaü'z Zevaid, c.1 s.122’de olduğu gibi.
  7. Bir memlekette Müslümanların dini sorunlarında müracaat edecekleri âlim olan bir müftünün bulunması farz-ı kifayedir ki böyle birinin bulunması o memlekettekilerden bu günahı sakıt eder.
  8. Bu mevzuların tafsilatı için İmam-ı Birgivî’nin Tarikat-ı Muhammediyye ve Hüccet-ül İslâm olan İmam-ı Gazalî’nin İhya-u Ulumiddin adlı kitabına bak, orda geniş bilgi bulursun.
  9. El-Müfredat fi Garib-il Kur’an Cehd maddesi s.101

Erginli Sözlüğünden

olmadığına, O'ndan daha merhametlisi bulunmadığına inandınsa, kalbin kesin olarak sadece O'na güvenip, O'ndan başkasına yönelmez. Eğer kendinde bu hâli bulamıyorsan, sebebi şu iki şeyden biridir: Ya bu hasletlerden birine karşı yakinin zayıftır, ya da varlığını korkaklığın kaplaması sebebiyle, kalbin, zayıflığı ve vehimlerinin te'sirinde kalarak tereddüdde kalmasıdır. Çünkü kalb, vehmin devam etmesi ve kendisinin ona uyması sebebiyle, yakininde eksiklik olmasa bile bazen tereddüd geçirir. Şöyle ki bal yiyen bir kimsenin nazarında, bal pisliğe benzetilse, her a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a ondan tiksinir ve artık yiyemez. (Kudâme, 355

Tevekkül, muhibbin (sevenin), sıkıntısını mahbübun (sevgili) eliyle atması, güvenini O'na bağlamasıdır. Muhiblerin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/havassin/" havâssına /a göre bunda şâibe kalıntısı ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/heybet/" heybetin /a kaybedilmesi durumu vardır. Bunun için onlar, kendilerini gerçek Mahbüb'un Zât'ından başka hiçbir şeye bağlamadılar. Kullar O'na güven ve tevekküllerinde samimi olurlarsa, O, onların her şeyine yeter. (Ravza, 413

Tevekkülün a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ihsan/" ihsân /a makamında şart olmasının sebebi şudur: Bir kimse Allah Teâlâ'nın kendisini gördüğünü görürse, o kimsenin bütün işlerini Cenâb-ı Hakk'a havâle etmesi şarttır. Çünkü Allah, o kimseye ait maslahatları daha iyi bilir. Bundan dolayı mütevekkil olan kimse, elinde olmayan şey hakkında kendisini asla yormaz. Tevekkülün şartı, kölenin efendisine, istediğini yapması için teslim olmasıdır. (İnsân, II, 29

Tevekkül üç kısımdır: Avamın tevekkülü şefâate, havâssın tevekkülü tâate, ehâssın tevekkülü ise a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/inayet/" inâyete /a yöneliktir. (Câmi’, 61

Bil ki, yakin ehline ait hâllerin furülarının ulaştığı yakin makamlarının asılları yedi tanedir: Tevbe, sabır, şükür, recâ, havf, zühd, tevekkül, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mehabbet/" mehabbet /a ve rızâ. (Câmi, 218

Tevekkül, Allah'ın katında bulunana güvenmek, insanların elinde olana ümid bağlamamaktır. Denilmiştir ki Tevekkül, insanın yanında az ile çoğun eşit olmasıdır. Yine denilmiştir ki, Henüz gelmemiş zamanın kaygısını üzerinden atmaktır.

Tevekkül, kulun hiçbir alâka olmaksızın Allah'la bâki olmasıdır da denilmiştir. Yahya Muâz, alâkanın açıklamasına dâir olmak üzere Süfinin dükkânı olmaz. Zühd hakkında söz söylemek zanaattır, kafilelerle sohbet etmek açığa vurmaktır. Işte bunların hepsi alâkadır demiştir

tevekkül 1101 Yine denilmiştir ki Tevekkül, Allah'a yakinin tam olmasıdır. Çünkü Allah'a yakin, ancak O'na hüsn-i zan beslemekle, vereceği rızık vaadine güvenmek ve kazasına râzı olmakla tamamlarıır. Allah'a yakinin tam olmasına tevekkül denir

Ayrıca şöyle de söylenmiştir: Tevekkül a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/bidayet/" bidâyet /a (başlangıç) olup a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mu-min/" mü'minin /a , teslim vâsıta forta hâl) olup evliyânın, tefviz ise nihâyet (son basamak) olup ehâss-ı havâssın sıfatıdır. (Câmi’, 242

Tevekkül iki kısımdır. Birincisi, avamın tevekkülü olup, rızık işini Allah'a havâle etmek, Allah'ın keremine dayanıp (rızık husüsundaki) vaadine güvenerek sebeblerle ilgiyi kesmektir

İkincisi havâssın tevekkülüdür. Bu da kulun her türlü işini Allah'a ısmarlayıp, O'nun kazâ ve kaderinin hükmü altında, bedenini istediği tarafa evirip çevirdiğinde irâdesiz ve ihtiyarsız kalan -gassâl elindeki meyyit (ölü yıkayan kişinin elindeki ölü) gibi- hareketsiz ve irâdesiz kalmasıdır. Eğer kalbinde bir hareket meydana gelirse Allah'la hareket etmiş olur, yok eğer sükün hâsıl olursa yine Allah'la sükünete ermiş olur. Tevekkül, sükünsuz ızdırâb, ızdırâbsız sükündur diyen kimsenin sözü de bu duruma a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işâret /a eder. (Câmi’, 243

Tevekkül, âcizliği izhâr ederek başkasına güvenmektir. Tüklân (dayanmak, tevekkül etmek) isminin lugatteki mânâsı, din âlimlerinin verdikleri mânâya muvâfıktır

İmâm Muhâsibirb tevekkülü şöyle târif etmiştir: Tevekkül, sevdiği veya sevmediği, umduğu veya ummadığı her husüsta sebebsiz olarak ve Allah'tan başka hiçbir sebebe dayanmaksızın sadece O'na güvenmektir.

Şeyhler tevekkül husüsunda konuşmuşlar, yine Muhâsibi şöyle demiştir: Tevekkülün a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikati /a , Allah'tan başka her husüstaki arzuyu gidermek, gıda husunda nefsin tedbirini terk etmek, kâfi olanla yetinmek, kalbin Rabb'in murâdını kabüllenmesi

Kaynak: Zafer Erginli (ed.), Metinlerle Tasavvuf Terimleri Sözlüğü.