Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 8, 2026

istihlâk (Tasavvuf Sözlüğü)

gibi şeylerin gerekleri arasında en şerefli türler mevcüddur. Bu yüzden de bunlar irfân ve saadet ehline mahsüs olan mehabbete basamak kılınmamışlardır. (Ravza, 524 Mehabbet bir iddiâdır ki, delil olmadıkça sırf onunla …

gibi şeylerin gerekleri arasında en şerefli türler mevcüddur. Bu yüzden de bunlar irfân ve saadet ehline mahsüs olan mehabbete basamak kılınmamışlardır. (Ravza, 524

Mehabbet bir iddiâdır ki, delil olmadıkça sırf onunla Hakk isbât edilmiş olmaz. Mehabbetin delil ve alâmetlerini şöyle sayabiliriz: Sevilen'in işlerine râzı olmak, O'na şevk ve aşk duymak, O'na karşı korku duymak ve ümid beslemek; kıskançlık, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/heybet/" heybet /a , tâzim, kabz, bast ve sevileni anınaya devam etmek gibi bir kısmı mehabbet mehabbetin zâtı ile ilgilidir, ondan asla ayrılmaz. Diğer alâmetler ise geçicidir, bunlar yücelir, artar, eksilir, zorlaşır veya nâdir hâle gelir. (Ravza, 630

Mehabbet üçe ayrılır. Birincisi fiilidir. İkincisi sıfatla, üçüncüsü ise Zât'la alâkalıdır. Fiili mehabbbet avâinın mehabbetidir. Bu mehabbet, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ihsan/" ihsânın /a artırması için, kulun ihsân ve ihtiyaç duyduğu şeylerde Allah'ı aramasıdır

Sıfatla alâkalı olan mehabbet a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/havassin/" havâssın /a mehabbetidir. Bunlar, Allah'ı, perdeyi açması ve peçeyi kaldırması talebinde bulunmadan, sadece cemâli ve celâlinden dolayı severler. Bunların mehabbeti kendilerine göre sebeblerden kaynaklanır. Çünkü bunların mehabbeti sırf Allah'a duyulan cinsten değil de nefsâni sebeblerden kaynaklanan mehabbettir. Oysa samimi olarak a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/seven-kimse/" seven kimse /a bu duygulardan uzaktır

Ehâss-ı havâssın mehabbeti, Mâşük'un (âşık olunan Allah'ın), bütün nüruyla âşıkta, kuvvetiyle iz bırakan zâti bir aşktır. Buna göre, aralarındaki aşk dolayısıyla rühun, bedenin süretine bürünmesi gibi, âşık Maşük'unun sıfatında görünür

Avâmın mehabbeti fiilidir. Şehidlerin mehabbeti sıfatla alâkalıdır. Mukarreblerin mehabbeti ise Zât'la alâkalıdır. (Insân, II, 94

Mehabbetin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikati /a nedir? diye sordum. Bana şöyle cevâb verdi: Ey Şibli! Allah'a yemin ederim, mehabbetin bir damlası denizlere damlayacak olsa tümü cehenneme dönerdi. Mehabbetin tek zerresi dağlara konulsaydı, unufak olurdu. Peki aşkın endişe ve ateş giydirdiği, karasevdanın yaktığı kalblerin durumu nasıl olur? (Meşârık, 12

Murâkabe-i mehabbet ( Allah'ı severler, O da onları sever )... Peygamberlerin velâyeti olan bu en büyük velâyet türünde, sahih idrâk sâhibinde ilk hâllerinden farklı hâller belirir. Sonra toprak unsuru dışında diğer üç unsurda bâtın ismiyle adlandırılan murâkabe hâli meydana gelir. Bu velâyete velâyet-i ulyâ fen yüce velâyet) adı verilir. Bundan sonra toprak a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/unsurun/" unsurunda /a peygamberlik kemâlâtının murâkabesi meydana gelir. Daha sonra ise, risâlet kemâlatı meydana gelir

Risâlet kemâlâtından sonra ulu'l-azın peygamberlerin kemâlâtı meydana gelir. Bu kemâlâtan sonra da vahdâni hey'et, yani on latifeden oluşan hey'et meydana gelir. Bu latifelerin beşi emir âlemindendir. Bunlar da kalb, rüh, sır, hafi ve ahfâdır. Diğer beş tanesi ise halk âlemindendir. Bunlar da nefs-i nâtıka ve dört unsurdur (elementtir). Bu latifeler a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâle /a erince, hepsi tek bir latife gibi olur ve feyzin kaynağı hâline gelir. (Buğye, 154

Şâzeli şöyle söylemiştir: Mehabbet, Allah'ın kulunun kalbini kendisi dışındaki her şeyden çekip almasıdır. Bu durumda nefsi Allah'ın itâatine meyletmiş; aklı onu tanımaya tahsis edilmiş; rühu hazretinden sıyrılmış; sırrı da onun miüşühedesi ile mamür olmuş görürsün. Kul istedikçe ona verilir, en tatlı münâcatı ona açılır. Bunun sonucunda ona a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kurbet/" kurbet /a (yaklaşma) yaygısı üstünde a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/takrib/" takrib /a (yaklaştırma) elbisesi giydirilir, el mehabbet

değmemiş hakikatlere ve yeni ilimlere el sürer. Bu yüzden Allah'ın velileri Onun güveyleridir; mücrimler onları göremez' denilmiştir.

Şâzeli'ye Sevginin ne olduğunu biliyorsun, peki sevginin şarâbını, sevgi kadehini, sâkisini, zevkini, içmeyi, içeceğe kanmayı, sarhoşluğu ve ayıklığı biliyor musun? diye sorulunca, buna şöyle cevâb vermiştir: Evet biliyorum. Şarâb, sevilenin cemâlinden parıldayan nürdur. Kadeh, kalblerin dudaklarına bu nüru ulaştıran lütuftur. Sâki, seçkin ve sâlih kulların yardımcısı olan Allah'tır. Kime Allah'ın bu cemâlinden bir veya iki nefes keşfolunur sonra da üzerine a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hicab/" hicâb /a (perde) örtülürse, o kimse zevk hâlinde olur (tadar) ve ister. Bu hâlin bir veya iki saat kadar devanı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a kimse, o şarâbı hakiki mânâda şiirb hâlinde fiçmiş) olur. Üzerinde bu hâlin devam ettiği, Allah'ın bol miktardaki nürlarıyla damarları ve mafsalları dolana kadar içmeyi sürdüren kimse, reyy hâlinde (kanmış) olur. Ne dediğini ve ne denildiğini bilmeyecek şekilde maddeden ve akli hâllerden gaib a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/olan-kimse/" olan kimse /a ise sarhoş olur. Bazen onlara kadehler dolaştırılır, hâlleri değişir. Zikir ve tâate koyulurlar, takdir edilmiş hâllerle birlikte sıfatlar onlardan gizlenmez. İşte bu vakit, uyanıklık nazarlarının genişlemesi ve ilimlerinin arttığı vakittir. Bunlar, ilim yıldızları ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevhid/" tevhid /a ayı ile gecelerinde mârifet güneşleriyle yollarını bulurlar ve gündüzlerini de aydınlatırlar. (Câmi’, 49

Bil ki, yakin ehline ait hâllerin furülarının ulaştığı yakin makamlarının asılları yedi tanedir: Tevbe, sabır, şükür, recâ, havf, zühd, tevekkül, mehabbet ve rızâ. (Câmı , 218

Mehabbet dilde sevmek mânâsındadır. İlim ehline göre mehabbet, irâde demektir. Hakikat ehline göre, Allah'ın kulunu sevmesi, birçok nimetleriyle onu murâd etmesi, kulunu kendisine yakınlaştırmak süretiyle ona ihsânda bulunması, ona güzel hâller ve yüksek makamlar vermesidir. Allah'ın irâdesi tektir, ancak taalluk ettiği yer itibâriyle değişir

Eğer irâde, umümi nimete taalluk ederse rahmet , husüsi nimete taalluk ederse mehabbet adı verilir. Mahlükun mahbübunu sevmesi ve onda ünsiyet bulması gibi sıfatlardan anlaşılan mehabbete gelince, Allah Teâlâ bundan münezzehtir. Allah Teâlâ'nın kulunu sevmesinin alâmeti, kulun Allah'ı sevmesidir. Kulun Allah'ı sevmesinin alâmeti ise kalbinde bulduğu, fakat ibârelere sığmayan, hiçbir vasıfla anlatılamayan, akla mehabbetten daha açık ve daha yakın bir şekilde târif edilemeyen bir hâldir

İnsanlar mehabbet kelimesinin dil bakımından nereden türediği hakkında birtakım görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu görüşlere göre mehabbetin İtabab kelimesinden türediği söylenmiştir. Habab dişlerin beyazlığı ve parlaklığı demektir. Buna göre mehabbet, sevginin saflığını ifâde eder

Mehabbetin habâb kelimesinden kaynaklandığı da söylenmiştir. Habâb sürahi gibi bir kaba su döküldüğünde üzerinde oluşan kabarcığa verilen addır. Bu mânâya göre mehabbet, kalb sevdiğine olan özlemle tıpkı suyun üstündeki kabarcığın fokurdaması gibi kaynar ve heyecanlanır

mehabbet Mehabbetin hibâbu'l-mâi kelimesinden türetilmiş olduğu da söylenmiştir. Hibâb büyük su kütlesi demektedir. Buna göre mehabbet, kalbdeki duyguların büyük bir kısmının adı olmaktadır. Mehabbetin aslının ayrılmamak ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sebat/" sebât /a etmek olduğu söylenmiştir

Mehabbet kelimesinin ehabbe'l-batru (deve çöktü, kalkamadı) cümlesinden alındığı da söylenmiştir. Tıpkı bunun gibi seven, kalbinde sevdiğini anar, durur ve ondan ayrı kalamaz

Mehabbetin, habb kelimesinden türetildiği de söylenmiştir. Habb varil, fıçı gibi içinde su taşınan kap demektir. Çünkü kap, su ile dolduğunda başka bir şey almaz. Kalb de su kabına benzer; sevgi ile dolduğu zaman sevdiğinden başkasının sevgisi oraya giremez. Bütün bu târifler dil âlimlerinin târifleridir

Şeyhlerimizin mehabbet hakkındaki târifleri ise şöyledir: Mehabbet, kulun Allah'ı sevmesi, O'nu yüceltmesi, rızâsını tercih etmesi, sabrının az olması ve daima Allah'ın zikriyle ünsiyette bulunması demektir.

Bir görüşe göre ise mehabbet, gerek farz ve gerekse nafile olsun ibâdetleri yapmaya koşmak ve günâhlardan son derece kaçınmaktır. (Câmi’, 230

Şeyhlerimiz mehabbet hakkında konuşmuşlardır. İmam Şihâbeddin Sühreverdi , şöyle söylemiştir: Sevgi, umümi ve husüst olmak üzere ikiye ayrılır. Umümi sevgi emirlere uymakla tefsir edilir. Sevgi çoğunlukla nimetler vâsıtasıyla ilmin madeninden oluşan bir sevgi olur. Bu sevgi sıfatlardan kaynaklanmaktadır. Kulun kesbinin de (kazanımının da) sevgide etkisi vardır. Bu mânâda sevgi, makamlar arasında sayılır. Husüst sevgiye gelince bu, rühun mütâlaa etmesinden kaynaklanan zâtı sevmekten ibârettir. Kendisinde sarhoşluk hâli olan bu sevgi, Kerim olan Allah Teâlâ'nın kulu için halk etmesi ve sevgiyi kuluna seçmesidir. Bu sevgi bir hâldir. Çünkü o, Allah tarafından bir hibedir, kesbin onda bir katkısı yoktur. Nitekim Hz. Peygamber Efendimizin 5: En sevdiğim soğuk sudur sözünden anlaşılan da budur. Çünkü bu söz, zât sevgisiyle lezzet bulan rühun vicdanından kaynaklanan bir sözdür

Yüce hâllerin aslı ve bu hâllerin sebebi olan husüsi sevgi, makamların içerisinde tevbe ne ise, hâller içinde de sevgi odur. Tevbesi kemâl üzere doğru olan kimse zühd, rızâ, tevekkül gibi makamları da tahakkuk ettirir. Husüsit mehabbeti doğru olan kimse de fenâ, beka, salv, mahv gibi hâlleri tahakkuk ettirir.

Yine Sühreverdi , şöyle söylemiştir: Mahbübun (sevilenin) üzerine nerede husisi mehabbet nürları doğarsa muhibb (seven), nefsin vasıf ve sıfat elbiselerini çıkarır. Yine o: Makanıların hepsi nefsi sıfat ve vasıfları temizler ve ayıklar. Meselâ ziülıd makamı rağbeti; tevekkül makamı nefsin câhilliğinden kaynaklanan güvensizliği; rızâ makamı çekişme damarının sebeb olabileceği gerginliklerden nefsi temizler ve ayıklar. Nefste do644 a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mehabbet-i-asliyye/" mehabbet-i asliyye /a

nukluk kaldığı için çekişme üzerine husüsi mehabbet güneşi doğmamış, bu yüzden de nefsin zulmeti ve donukluğu kalmıştır. Husüst mehabbeti tahakkuk ettirebilen kimsenin nefsi yumuşar ve donukluğu gider.

(Ben de dedim ki:) Yani, Hakk Teâlâ'nın cezbelerinden birine tutulmuş olan nıuhibbin üzerine mehabbet güneşi doğduğunda, nefste makamların temizleyeceği bir şey kalmaz.

şöyle demiştir: Değişme avâmdan olan muhibler için makamların ilerlemesine müteveccihtir (yöneliktir). Gelişme döşeklerini kat etmek ise, havâss (seçkin) olan muhibler içindir. Bunlar mahbiib olanlardır (Nebhâni, I, 351

Ebu'l-Kasım Cüneyd'e Mehabbet nedir? diye sorduklarında şöyle cevâb vermiştir: Mehabbet, sevenin sıfatlarına karşılık, Mahbüb'un sıfatlarının yerleşmesidir. (Nebhâni, I, 356

Mehabbetin hakikati şudur: Mehabbet, ciğerleri yakan bir ateş, büyüyen ve çogalan bir tutkudur

Mehabbetin hakikati, gayb müşâhedelerinde muhibbe (sevene) tecelli eden mahbübun sırrını saklamaktır. (Kavânin, 20

Mehabbet, nail olma düşüncesi olmadan meyilde aşırı gitmektir. Yani herhangi bir ihsâna ulaşma ve karşılık beklentisi olmadan kalbin Rabb'ine ve ona yakınlığa götüren emirlere meyletmesidir. (Rihle, 209

Altın veya gümüş külçesini alıp kuyumcuya götürsen ve ondan bir zincir veya kolye yapmasını istesen ne yapar?! Kuyumcu bu külçeyi alır bir potaya döker, sonra onu ateşin üzerine koyar, ateşi körükler. Ateş de harlanır, sıcaklığı artar. Potanın içindeki külçe eriyince onu oradan çıkarır, örsün üzerine koyar ve ona istediği şekli verinceye kadar çekiçle iyice döver. Sonra da onu sultanların göğsünü süsleyen bir kolye hâline getirir

Mehabbetin durumu da buna benzer. Mehabbet Allah'ın ateşidir. Zikir bu ateşi harlatan havadır. Mürid o ateşe sokulan külçedir. Çekiç hâller, kuyumcu ise a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mursid/" mürşiddir /a . (Nefehât, 115

(Ayrıca bk. hevâ; hubb; ma'rifet