tenzihin (Allah'ı yaratılmışlara benzetmeme, O'nu kendisine lâyık olmayan sıfatlardan uzak görme) teşbih (Allah'ı yaratılmışlara benzetme) mertebesine indiği, Vâcib'in mümkün olması ve benzeri olmayanın benzeri olmaya dönüşmesi değildir. Çünkü bunların tamamı, küfür, ilhâd, sapıklık ve zındıklıktır. Bu noktada ne a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ittihad/" ittihâd /a , ne ayniyyet (aynılık), ne tenezzül (mertebenin düşmesi) ve ne de teşbih vardır
Şu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a Hakk 3 , şu anda olduğu gibidir. O, kâinâttaki hâdiseler yoluyla Zât, sıfat ve isimlerinde değişikliğe uğramaktan münezzehtir. O, sürekli olarak a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mutlak/" mutlak /a sırflığı hâliyle bâki olup, vücüb yüceliğinden imkân alçaklığına meyl etmez
Bütün bu görüşlerin (hakiki) mânâsı, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/yanin/" eşyânın /a mâdüm olup, O'nun mevcüd olmasıdır. Hüseyin Mansür Hallâc'ın (şatahât türündeki) Ene'l-Hakk (Ben Hakk'ım! sözündeki maksadı, Ben Hakk'ım, O'nunla ittihâd ettim demek değildir. Çünkü bu söz küfürdür ve sâhibinin katlini gerektirir. Aksine, bu sözün mânâsı şudur: Ben mâdümumı (yokum), mevcüd (var) olan O Hakk'tır
Bu husüsta söylenecek son söz şudur: Süfiyye, eşyâyı, Hakk'ın zuhürâtının aynaları olarak görmüşler, tenezzül şâibesi, tagayyür ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tebeddul/" tebeddül /a (değişme ve bo502 a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ittisal/" ittisâl /a
zulma) zannı olmaksızın onların, O'nun isim ve sıfatlarının tecelligâhları olduklarını sanmaktadırlar. Tıpkı bir şahsın gölgesinin uzayıp durduğu zaman, Bu gölge bu şahısla ittihâd etmiştir (birleşmiştir), onunla ayniyyet nisbetiyle beraberdir ya da Bu şahıs tenezzül etmiş ve gölge süretinde zuhür etmiştir denmesinin mümkün olmadığı gibil, Hakk için de benzer şeyler söylenemez). Aksine o şahıs, kendi asıl sırflığındadır (kendisinin gölgeye dönüşmesi imkânsızdır). Gölge de, tenezzül ve tagayyür şâibesi olmadan ondan vücüd bulmuştur. Hatta bazı vakitlerde, bir topluluğun o şahsın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucudun/" vücüduna /a sevgisinin mükemmel olması sebebiyle gölgenin varlığı gizli kalır. Hatta öyle ki, bazen o şahıstan başka hiçbir şey kalmaz. Belki de o zaman, Gölge şahsın aynıdır derler, yani gölge yoktur, mevcüd olan yalnız o şahıstır
Bu tahkikten bize gereken şudur: Süfilere göre eşyâ, Hakk Teâlâ'nın aynı değil, sadece O'nun zuhürlarının aynalarıdır. Bu hâlde eşyâ Hakk'tandır, ama Hakk değildir. O zaman, onların tüm söylemiş oldukları sözlerin mânâsı şu olur: Her şey O'ndandır. Büyük âlimlerin tercih a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a görüş de budur. Bu husüsta büyük âlimlerle, muhterem süfiler arasında bir ihtilâf olması mümkün değildir. Allah öz onları hakikatte sâbit kılarak a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kiyamet/" kıyâmete /a kadar sayılarını çoğaltsın
Her iki görüşün de gideceği nokta birdir. Aralarındaki fark sadece, süfilerin Eşyâ Hakk'ın zulürlarının aynalarıdır derken, âlimlerin, hulül ve ittihâd vehminden korunabilmek maksadıyla böyle sözler söylemekten sakınmalarıdır. (Mektübât, IL, 72
İttihâd, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kullun/" küllün /a (bütünlüğün) var olduğu, mutlak, bir ve gerçek varlığın temâşâ a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilmesi/" edilmesidir /a . Kendisi bizâtihi yok, ancak başkası sâyesinde var olan şeyler, bu temâşâ esnâsında birleşir ve tek olarak görülür. Burada farklı iki asli varlığa a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib-olan/" sâhib olan /a şeyin birleşmesi söz konusu değildir. Bir'in temâşası ancak, Mutlak Bir söz konusu olduğunda, yani her şeyin, sadece onunla birleşmesiyle gerçekleşir. Çünkü Mutlak Varlık'ın ötesinde onun ihata edemediği harici bir varlık tasavvur edilemez. Aksi takdirde iki ayrı varlığın bir olması gibi tuhaf bir durum ortaya çıkar. Mutlak Bir'in temâşâsı ancak nafilelerle Allah'a kurbiyetle gerçekleşir. (Kâşânî, 24; Câmi’, 75
