ünsüdür. (Menâzil, 26
Ünsiyet devam edip, hâkim olarak yerleşirse, şevkin ızdırâbı onu karıştırmadığı, değişiklik ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hicab/" hicâb /a korkusu düzenini bozmadığı zaman bu durum, söz, iş ve Allah'a a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/munacat/" münâcâtta /a bir genişlik, bir neş'e meydana getirir. Bazen de a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/heybet/" heybetin /a azlığı ve cüretkârlığından dolayı kaba söz ve hareketlerde bulundurur. Bu hâl ünsiyet makamında olanlarda görüldüğü gibi, bu makama ulaşmayan, ancak kendini söz ve hareketlerinde onlar gibi göstermeye çalışanlarda da görülebilir. Onların bu sözleri kendilerini küfre düşürebilir. (İhyâ', V,59
(Hâllerden) ...üns, Allah'ta sükün bulmak ve bütün işlerde ondan yardım beklemektir... (Âdâb , 21
Allah'la ünsiyet, halktan uzaklaşıp, Allah'ın dostlarıyla ünsiyet etmektir. Çünkü Allah dostlarıyla ünsiyet etmek, Allah'la ünsiyet etmek demektir
Zünnün'a Üns nedir? diye soruldu, şöyle cevâb verdi: Âşıkın, mâşükun yanında serbest olması, resmiliğin ortadan kalkmasıdır.
Vâsıti de şöyle demiştir: Kâinâttan bütünüyle uzaklaşmayan kimse üns mahalline varamaz. Ebu'l-Hüseyin Verrâk ise şöyle demiştir: Allah'la ünsiyetle birlikte a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mutlak/" mutlaka /a tâzim de bulunmalıdır. Çünkü Allah'tan başka, kendisiyle ünsiyet ettiğin her şeyin tâzimi kalbinden kalkar. O'na olan heybet ve tâzimin artmadıkça O'na ünsiyetin de artmaz.
Harrâz şöyle demiştir: Uns, kurb meclislerinde rühların Mahbüb'la ( Allah'la) sohbet etmeleridir. ( Avârif, 300
Allah'a itâat, O'nu zikretmek, kelâmını tilâvet etmek ve Hakk'a yaklaştıran diğer emirlere yapışmak gibi şeylerle ünsiyet etmek de bazen ünsten meydana gelir. Bu kadarlık bir üns de Allah'tan bir lütuf ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ihsan/" ihsândır /a . Fakat bu üns, muhiblerde olan üns hâli değildir. Üns, şerefli bir hâl olup, bâtının temizlenmesi, sâdık bir zühdle süpürülmesi, takvânın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâle /a ermesi, her çeşit sebeb ve alâkalardan koparak bütün havâtırı yok etmekle gerçekleşir. Bana göre ünsün a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikati /a , Cenâb-ı Hakk'ın azametini görmenin ağırlığı ile beşeri varlığın silinip süpürülerek bir kenara atılması, rühun fetih meydanlarında serbestçe yayılmasıdır
Ünsün, kalbi tek başına etkisi altına alan bir yönü vardır. Üns beraberindeki heybetle kalbi toparlar, onun muhtelif şeylerle olan alâkasını keser
Heybet hâlinde olan rühun bütün gücünü toplayarak nefsi hâkimiyeti altına alması sözkonusudur. Buraya kadar anlatmış olduklarımız Zât ünsiyeti ile Zât heybeti olup, fenâ geçidini geçtikten sonra beka makamında meydana gelir. Bu ikisi fenânın varlığını gideren heybet ve ünsten başkadır. Çünkü heybet ve üns, fenâdan önce celâl ve cemâl sıfatlarının zuhürundan sonra ortaya çıkar. İşte bu, telvin makamıdır
a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/uns-heybet/" üns-heybet /a 1143
Zünnün şöyle der: Hayâ, geçmişte Allah'a karşı işlediğin günâhların verdiği sıkıntının te'siri ile kalbde heybetin bulunmasıdır.
İbn Atâ şöyle der: En büyük ilim heybet ve hayâdır. Kişiden heybet ve hayâ giderse onda hayır kalmaz.
Heybet, kalbde Allah'ın celâlini müşâhede sayesinde beliren izdir. Bu, celâlin cemâli olan cemâlden de kaynaklanabilir
Üns ise, celâlin cemâli, gönülde ulühiyyet mertebesini temâşa etmekten dolayı kulda hâsıl olan eserdir. (Istılâh, 532
Tecelli etmedikçe kalbde Sevgili
Safâ vermez üns ona
İnsanın, kabz ve bast diye adlandırılan iki hâlin bir araya geldiği birçok hâli vardır. Bunlara ister havf ve recâ, ister vahşet ve üns, istersen heybet ve teennüs (üns) bulma ya da daha başka şey söyle. İnsan ister ârif, ister temkin, isterse telvin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibi /a bir mürid olsun, herhangi bir vakitte, herhangi bir sebebe ve gereğe bağlı olmadan bu hâllerle vasıflanmamış olması imkânsızdır. (Rüh, 39
Mecâlis-i heybetin (heybet meclislerinin) sıfatları nelerdir? sorusuna şöyle cevâb verilebilir: Heybet olduğunda vakar hâsıl olur. Allah'ın meclisini, yani Allah'ın huzürunda oturduğunda O'nun meclisinin nasıl olduğunu sordu. Cevâb: Başka bir şeye iltifât etmemek, sırrın müşâhede edilenle meşgul olması, kalbi hatarâttan, aklı düşüncelerden, âzaları ise hareketten alıkoymak, güzel ile çirkini ayıramamak, kulaklarını O'na dikmiş, gözleri yere çakılmış, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/basiret/" basiret /a gözü kör olmuş bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a olmak, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/himmet/" himmeti /a toplayarak O'nun nefsinde küçülmek, organlarını cızıltı çıkacak kadar toplamak, gözü kımıldamadan donuk bir şekilde inlemeden durmak, bast hâlinin ancak nazlandırması, Rabb'iyle sohbette bulunduğunda misâl âlemi makamından mübarek mekânda; Tür'un sağ tarafındaki ağaçtan konuştuğu gibi bir yere bağlı olarak sohbette bulunduğunda kulağının onda olmasıdır. Bir başka hakikate kulağını verirse Allah Teâlâ, husüsi bir yönde kendini ona bağlamışken, 0 O'na bağlanmamış olacağından edebsizlik etmiş olur. Bu takdirde de heybet meclisinde bulunmamış, heybet meclisi ve fenâ sâhibi olmamış olur. Ancak o huzür ya da istihzâr sâhibidir. Örselemez ve örselenmez, ölçüyü tamamen kaldırmaz, ona insan da denmez. Çünkü insan zıtlık ve değişiklikleri bünyesinde toplar. (Fütühât, II, 103
Üns nedir? diye soracak olursan deriz ki: Ulühiyyet mertebesinin cemâlini temâşa etmenin gönüldeki te'siridir. Bu ise cemâlin celâli olup, heybet hâlinde iken olmaz.
Heybet nedir? Deriz ki, O, kalbde Allah'ın cemâlini müşâhede etmektir. Süfi tabakalarının çoğu, üns ve bastın cemâli sıfatlardan olduğunu iddiâ ederler. Oysa böyle değildir. (Fütühât, TI, 130
Bil ki heybet, kulun kalbine ilâhi cemâlin celâliyle tezahür eden bir hâldir. Heybet, ilâhi mertebe için Zât'a ait bir sıfattır diyen kimse görürsen, bil ki o doğru değildir. O, ilâhi cemâlin celâlinin kalbe tecelli etmesiyle ancak ilâhi mertebenin Zât'a ait bir izidir. Bu, kalbinde bu tecelliyi hisseden kimse için büyük bir şeydir. İfrata kaçtığında, bu hâlin vasfı kaybolur, ama kendisi devam eder. Rabb'in dağa tecelli a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiğinde /a , bu tecelli ile dağı paramparça etmiştir. Ancak O'nun yüceliği ortadan kalkmamıştır. Hz. Müsâ'nın bakışı, dağın yüceliği içinde kaybolmuştur. Dağa tecelli, Hz. Müsâ'ya yakın olmayan taraftan olmuştur. Dağ paramparça olunca Hz. Müsâ için tezâhür etmiştir. Hz. Müsâ yıldırım çarpmış gibi bayıldı. Zira Müsâ, süretini ayakta tutan rüh sâhibi biriydi. Canlılar hâriç, onun rühu başka bir şey değil, hayatının kendisiydi. Hz. Müsâ'nın yıldırım çarpmış gibi olması gücünün farklı olmasından dolayı dağın paramparça olmasına benzer. Çünkü dağın süretini ayakta tutan bir rühu yoktur. Böylece dağa bu ismin verilmesi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/imkani-2/" imkânı /a ortadan kalkmıştır. Ancak yıldırım çarpmış gibi olmasıyla, Hz. Müsâ'dan Müsâ ismi de, insan ismi de kalkmamıştır. Hz. Müsâ ayılmıştır, fakat dağ parçalandıktan sonra dağa dönüşmemiştir. Zira dağın kendini ayakta tutacak rühu yoktur
Şübhesiz eşyâdaki rühların hükmü, onlarda bulunan hayatın hükmüdür. Hayat her şeyde süreklidir. Rühlar, vâliler gibi —ki onlar bir vakit azledilir, bir vakit idârelerine devam eder, bazen de idâreleri devam etmekle birlikte kendileri kaybolurlar- zaman itibâriyle sınırlıdırlar. (Fütühât, II, 529
Bir topluluğa göre üns, kula Hakk'tan gelen genişlik ve neş'edir. Bu bast hâli bazen keşf ve hicâb üzere olur. Üns, cemâlin tecellisinden dolayı kalbde hâsıl olan bir hâldir. Çoğunluğa göre bu hâl, cemâl tecellisinden meydana gelir. Bu ise onların yaptığı yanlışlardan sadece biridir. Onlar doğruyla yanlışın arasını ayıramadıkları için bu tür yanlışlıklar yapıyorlar. Ehlullâhın hepsi, müşâhedeleri sahih olmakla beraber temyiz ve furkan kâbiliyetine mazhar değillerdir. Fakat asıl mesele, müşâhedenin vâki olduğu şeyin ne olduğunu bilmektir. Biz müşâhedesi hak olan, fakat, müşâhede ettiği şeyi bilmeyip de, dnu yolunun dışında bir şeye haml eden bir cemaat görmüştük... (Fütühât, TI, 530
Kendisine üns hâli hâkim a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/olan-kimse/" olan kimse /a halvet ve yalnızlığı arzular. Çünkü Allah'la ünsiyet, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/baskasindan/" başkasından /a uzak kalmayı gerektirir. Allah'la ünsiyet eden kalbe en ağır gelen şey, halvete mâni olan şeydir
Ünsün alâmeti nedir? Denildi ki: Ünsün en belirgin alâmeti, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halkin/" halkın /a içine karışmaktan sıkıntı duymak, onlarla olmaktan sıkılmaktır. Kaldı ki halka karışsa bile yine yalnız gibidir. O sadece bedenen onlarla beraberdir, kalbi yalnızdır. Bil ki ünsiyet devamı edip a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/galebe/" galebe /a çalmak süretiyle yerleşirse, şevkin ızdırâbı onu karıştırmadığı, değişiklik ve hicâb korkusu düzenini bozmadığı zaman bu durum, söz, iş ve Allah'la münâcât bir genişlik bir neş'e meydana getirir. Bazen de heybetin azlığı ve cüretkârlığından dolayı kaba söz üns-heybet 1145 ve hareketlerde bulundurur. Bu hâl ünsiyet makamında olanlarda görüldüğü gibi, bu makama ulaşmayan ancak kendini söz ve hareketlerinde onlar gibi göstermeye çalışanlarda da görülebilir. Onların bu sözleri kendilerini küfre düşürebilir. (Kudâme, 377
Heybet, kalbde tâzimin bulunmasıdır. Bu tâzim, sevgiliden başkasına bakmaya mâni olur. O, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mehabbet/" mehabbetten /a ayrılmayan zâti bir makamdır. Tecelli anında celâlin sıfatlarını kuvvetlendirir. Ancak müşâhedenin yokluğunda kesilir. (Ravza, 643
Üns, sevgilinin cemâlini müşâhede etmekten dolayı rakib hissetmeksizin kalbin neşesidir. Muhibbin uyanıklığını ve vaktinin sefâsını gerektiren bir hâldir. Bu hâlde bulunan kimse, kendisini zelil edecek gailelerden korku duyar. (Ravza, 650
Şeyh İbn Arabirt şöyle demiştir: Bir topluluğa göre üns, kula Hakk'tan gelen genişlik ve neş'edir. Bu bast hâli, bazen keşf ve hicâb üzere olur. Üns, cemâlin tecellisinden dolayı kalbde hâsıl olan bir hâldir. Çoğunluğa göre bu hâl cemâl tecellisinden meydana gelir. Bu ise onların yaptığı yanlışlardan sadece biridir. Onlar gerçeğin arasını ayıramadıkları için bu tür yanlışlıklar yapıyorlar. Ehlullâhın hepsi, müşâhedeleri sahih olmakla beraber temyiz ve furkan kâbiliyetine mazhar değillerdir. Fakat asıl mesele müşâhedenin vâki olduğu şeyin ne olduğunu bilmektir.
Allah Teâlâ ile ünsiyetin, üns sâhiblerinde bir kısım belirtileri vardır. Burası, ehl-i tarik kimselerin yanlış yaptığı bir yerdir. Kendilerinde üns hâli peydah olduğunda, hemen bunun üns billah olduğunu zannederler. Bu hâl kaybolur olmaz, üns billah da kaybolur. Bize ve çoğunluğa göre o kimsenin ünsü aslında kendi hâliyle ilgilidir, Allah'la üns değildir. Sebebine gelince, Allah'la ünsiyet hâli bir kulda hâsıl olduğunda o hâl onda her zaman devam eder. Bundan dolayı bir kısım süfi demiştir ki, Kim yalnızken Allah'la ünsiyet eder de kalabalıkta bu ünsünü kaybederse, bu kimse halvetle ünsiyet etmiştir, Allah'la değil.
Şunu da bil ki, muhakkiklere Allah ismiyle ünsiyet sahih değildir. Üns sadece başka bir ilâhi isimle olur, ama Allah ismiyle değil. Aslında bütün âlem Allah'la ünsiyet hâlindedir. Fakat üzeride bulunduğu üns hâlinin Allah'la ünsiyet olduğunun farkında değildir. Çünkü ünsün farkına varabilmek için üns ya devamlı olmalı veyahutta ünse intikal etmelidir. (Esfâr, 78
Hâller, hâl sâhiblerine ancak bu semâdan verilir. Bunlar kabz, heybet ve havf gibi celâliyet de olsa; bast, üns ve recâ gibi cemâliyet de olsa hakikatte birdir. (Esfâr, 164
Üns, zulmetsiz bir nür, gediksiz bir kaledir. (Câmi’, 54
Üns, üç kısımdır: Avamın (halkın) ünsü halk ile, havassın (aydınların) ünsü zikrullahla, ehass-ı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/havassin/" havâssın /a (seçkinlerin) ünsü Hakk iledir. Halk ile üns vâkidir. Zikrullahla üns faydalı bir şeydir. Hakk ile üns aydınlatıcı bir nürdur. (Câmi’, 62) 1146 üns-heybet
Ünsün aslı, kurb ve ünsün rahatlığıyla rahatlamaktır. Bu hâldeki kul, sülükundaki terakkisini müşâhede ettikçe rahatlar, huzüra kavuşur. Bunun
